Gece yarısını çoktan geçmişti ama fırtına dinmek bir yana, manastırın asırlık taş duvarlarını sanki yerinden sökmek istercesine daha da gaddarlaşıyordu. Bacasız odanın taş zeminine çöken ayaz, Teoman’ın getirdiği mazotlu ısıtıcının hemen önünde erise de odanın geri kalanında nefesler havaya beyaz dumanlar halinde savruluyordu.
Neva, ahşap masanın başında, elinde ince uçlu kazıma spatulasıyla taşın üzerindeki kireç kabuğunu temizlemeye çalışıyordu. Fakat dikkati tamamen dağılmıştı. Parmakları soğuktan sızlamıyordu belki ama sinirden ve içerideki o boğucu gerilimden titriyordu. Teoman kapıyı çarpıp gittikten sonra bile odada onun bıraktığı ağır, kural tanımaz gölge asılı kalmıştı sanki. Masanın altına ittiği çorba kabına bir kez bile elini sürmemişti. İnat değil miydi? İçmeyecekti işte. O yürüyen nizamnamenin lütfuna kalmaktansa açlıktan bayılmayı yeğlerdi.
Tam o anda demir mandallı kapı yeniden sarsılarak açıldı. Rüzgârın karlar savuran nefesiyle birlikte Teoman içeriye adeta bir fırtına gibi daldı. Üzerindeki taktik hücum yeleğini çıkarmış, sadece askeri kamuflaj pantolonu ve kalın, vücudunu sımsıkı saran siyah kışlık termal kazağıyla kalmıştı. Bu haliyle, zırhlarından arınmış gibi görünse de omuzlarının genişliği ve bir doksanı aşan heybeti odayı daha da fazla boğuyordu. Saçları alnına hafifçe dökülmüştü, yüzündeki keskin hatlar loş gaz lambasının ışığında daha da sert, daha da acımasız görünüyordu.
Gözleri ilk olarak masanın altına kaydı. Çorba kabının kapağının bile açılmadığını gördüğü an, çenesindeki kaslar öyle bir gerildi ki dişlerinin gıcırtısı rüzgârın sesini bastırdı.
Ağır, tok adımlarla masaya doğru yürüdü. Teoman yaklaştıkça odanın içindeki oksijen çekiliyor gibiydi. Masanın tam önünde, Neva’nın burnunun dibinde durdu. İki elini masanın tahtasına sertçe dayayıp öne doğru eğildi.
"Sen gerçekten iflah olmaz bir geri zekâlısın Şehirli," dedi. Sesi bağırmıyordu ama her bir hecesi taş zemine çakılan kurşunlar kadar ağırdı. "Çorbaya dokunmamışsın bile. Aç karnına, eksi yirmi derecede direncinin kaç saat süreceğini sanıyorsun sen? Buraya intihar etmeye mi geldin, taş kemirmeye mi?"
Neva spatulayı hırsla masaya fırlattı. Çıkan tiz metal sesi taş duvarlarda yankılandı. Oturduğu tahta sandalyeyi geriye iterek ayağa fırladı. Boy farkı yüzünden Teoman’ın geniş göğsünün hizasında kalıyordu ama gözlerindeki ateş, adamın üzerindeki dondurucu havayı tutuşturacak kadar hırçındı.
"Sana ne be! Sana ne?" diye bağırdı Neva, ellerini beline koyarak. "İster yerim ister yemem! İster donarım ister bayılırım! Sen benim vasim misin? Babam mısın, komutanım mısın? Değilsin! Bırak artık yakamı! Girdiğin andan beri emirler yağdırıyorsun, azarlıyorsun, tehdit ediyorsun! Bir kere olsun insan gibi konuşmayı denemedin!"
Teoman masanın üzerinden bir milim bile geri çekilmedi. Gözlerini kısarak Neva’nın alev saçan ela gözlerine dikti. "Benim görev sahamdasın. Burada senin keyfine göre yaşama lüksün yok. Sen bayılırsan, senin yüzünden benim timimden bir adam başında nöbet beklemek zorunda kalır. Benim adamlarımın canı, senin bu çocukça kaprislerinden bin kat daha değerli."
Neva’nın sabır taşı çatladı. Göğsü inip kalkıyordu. Artık sadece üşümenin ya da yorgunluğun getirdiği bir öfke değildi bu; Teoman’ın o aşılmaz duvarlarına, o kaskatı ve kimseyi içeri almayan sahte zırhına duyduğu isyandı. Bir adım daha attı, Teoman’ın aralarına koyduğu o görünmez mesafeyi tamamen yerle bir etti.
"Yalan söylüyorsun!" dedi Neva, sesi titrese de geri adım atmayarak. Gözlerini adamın buz grisi irislerine kilitledi. "Mesele askerlerin falan değil. Mesele kurallar da değil! Sen baştan beri bana karşı sebepsiz bir kinle dolusun. Neden bana karşı bu kadar düşmanca davranıyorsun sen? Neden sürekli beni buradan kovmaya, ezmeye, sindirmeye çalışıyorsun?"
Bir an durdu. Yüzünde birden alaycı, meydan okuyan ve Teoman’ın zırhını delip geçecek kadar zehirli bir tebessüm belirdi. Başını hafifçe yana eğdi, dudaklarından dökülecek kelimelerin adamı nasıl çılgına çevireceğini bilerek fısıldadı:
"Yoksa... benden bu kadar kaçmanın sebebi aşık olmaktan korkman mı Yüzbaşı? Yoksa o koca buz dağın bir kadının karşısında erir diye mi ödün patlıyor?"
Odadaki zaman bir anda dondu. Dışarıdaki tipi bile sustu sanki.
Teoman’ın gri gözlerinde öyle tehlikeli, öyle karanlık bir şimşek çaktı ki Neva bir an nefesini tutmak zorunda kaldı. Adamın duruşu değişti; bir avcının avını köşeye sıkıştırmadan önceki o sessiz, ölümcül hareketsizliğine büründü. Masaya dayadığı ellerini yavaşça çekti.
Ağır ağır, hiçbir aceleye mahal vermeden Neva’ya doğru bir adım attı. Neva içgüdüsel olarak geriye gitmek istedi ama arkasında çalışma masası vardı; kaçacak yeri yoktu. Teoman durmadı; aralarındaki son boşluğu da kapatarak kızın tam üzerine eğildi. O devasa cüssesiyle Neva’yı tamamen gölgesinde bıraktı. Göğüsleri neredeyse birbirine değiyordu. Neva, adamın teninden yayılan o keskin ayazı, temiz çam ve barut kokusunu ciğerlerine kadar çekti. Teoman’ın nefesi, kızın alnını, dudaklarını sıcacık bir buhar gibi yalayıp geçti.
Teoman başını hafifçe eğdi, dudakları Neva’nın kulağının sadece birkaç milim uzağındaydı. Sesi kısık, boğuk ama bir hançer kadar keskindi:
"Sen..." dedi, kelimeleri eze eze. "Benim tipim bile değilsin Şehirli. Boş yere heveslenme."
Neva’nın kalbi göğüs kafesinde deli gibi çırpındı. Adamın bu kadar yakınında olması, o vahşi ve dizginlenemez enerjisi aklını başından alacak gibiydi ama gururu anında şaha kalktı. Başını yana çevirip Teoman’ın doğrudan gözlerinin içine baktı; yüzleri birbirine öyle yakındı ki Neva adamın gözbebeklerindeki minik hareleri bile görebiliyordu.
"Aman..." dedi Neva, dudaklarını büküp sahte bir küçümsemeyle gülerek. "Nasılmış senin tipin çok bilmiş komutan? Anlat da bilelim, dağlar padişahı ne tür kadınlardan hoşlanırmış?"
Teoman geri çekilmedi. Aksine, kıza tepeden bakarken çenesi bir kaya gibi sertleşti. Gözleri Neva’nın meydan okuyan yüzünde, o dikbaşlı ifadesinde gezindi.
"Bir kere..." dedi Teoman, sesi alçak ama buz gibi bir otoriteyle doluydu. "...senin gibi keçi kadar inatçı olmayacak. Her lafa bir kulp takıp car car konuşmayacak. Kibirli olmayacak; burnunun dikine gidip kendini dünyanın merkezi sanmayacak. Başına buyruk hareket edip insanların başını belaya sokmayacak. Nerede duracağını, kime nasıl hitap edeceğini bilecek."
Neva kaşlarını kaldırıp adamı alayla dinlerken, Teoman son darbeyi vurmak için derin bir nefes aldı. Ağzını açtı:
"Ve en önemlisi... senin gibi..."
Cümlesi boğazında düğümlendi. Kelimeler dudaklarının arasında kaskatı kesildi, çıkmadı.
Çünkü tam o anda, Teoman’ın gözleri Neva’nın yüzüne mıhlandı. Gaz lambasının sarı, titrek ışığı kızın kusursuz yüz hatlarına vuruyordu. Soğuktan hafifçe kızarmış o narin yanakları, pembe ve öfkeyle aralanmış dolgun dudakları... Alnına dökülen koyu renk, dalgalı saç tutamları ve o saçların arasından fırlayan, içinde koca bir kainatı, neşeyi, hayatı ve yangını barındıran o elmas gibi ela gözler...
Teoman otuz beş yıllık ömründe çok ülke, çok şehir, çok yüz görmüştü. Ama şu an, burnunun dibinde duran bu kız... Tanrım, bu kız bir insan olamayacak kadar, aklını başından alacak kadar güzeldi. O saf, yapmacıksız, hiçbir boyaya ya da süse ihtiyaç duymayan vahşi ve duru güzellik, Teoman’ın göğsünün tam ortasına balyoz gibi indi. "Senin gibi çirkin olmayacak" ya da "Senin gibi sıradan olmayacak" diyemedi. Dili damağına yapıştı. İçten içe, ruhunun en karanlık ve kimseye açmadığı o dehlizlerinde kabullendiği tek bir gerçek vardı: Bu kız, hayatında gördüğü, bu dünyada nefes alan en güzel kadındı. Ve bu gerçek, Teoman’ın tüm dengesini, tüm savunma mekanizmalarını yerle bir ediyordu.
Neva adamın aniden susmasıyla, gözlerindeki o donup kalan, derinleşen ve bir anlığına alev alan ifadeyi fark etti. Teoman’ın bakışları bir saniyeliğine dudaklarına kaymış, sonra hızla tekrar gözlerine tırmanmıştı.
Ama Neva altta kalacak bir kadın değildi. Adamın lafının yarım kalmasını fırsat bilip göğsüne sert bir darbe daha indirdi; bu kez iki eliyle adamı hafifçe geriye itti.
"Sensin kibirli!" diye parladı Neva, yanakları öfkeden ve utançtan al al olmuştu. "Sensin başına buyruk, kaba saba buzdolabı! Tipin değilmişim... Aman ne büyük kayıp! Sanki ben sana bayılıyordum! Sanki ben sabah akşam 'Ah bir dağ ayısı gelse de bana emirler yağdırsa' diye ölüyordum! Senin o taş kalbini, o ruhsuz suratını kim ne yapsın be? Asıl sen benim tipim değilsin! Git o çok sevdiğin telsizlerinle, tüfeklerinle evlen sen!"
Teoman geriye doğru sadece yarım adım gitti. Neva’nın ellerinin göğsüne çarptığı yer sanki dağlanmış gibi ısınıyordu. Yüzündeki o sarsılmış ifadeyi hemen toparladı, tekrar o aşılmaz, duygusuz maskesini takındı. Ama yutkunurken boğazının kuruduğu çok açıktı.
"Sesini alçalt Şehirli," dedi, sesindeki tını bu kez buzdan çok boğuk bir hırıltıya benziyordu. "Bu gece o çorbayı içeceksin. O sobanın başından da ayrılmayacaksın. Eğer sabah buraya geldiğimde seni baygın ya da donmuş bulursam... seni kendi ellerimle bu dağın tepesinden aşağı atarım."
"Atmazsan adam değilsin!" diye bağırdı Neva arkasından.
Teoman tek bir kelime daha etmedi. Arkasını döndü, devasa adımlarla kapıya yürüdü. Kapının kolunu kavradığında parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Dışarı çıkıp kapıyı ardından sertçe çarptı.
Neva odada bir başına kaldığında bacaklarının titrediğini hissetti ve hemen masanın kenarına tutundu. Kalbi öyle bir çarpıyordu ki sesini duyabiliyordu. "Gıcık... Katıksız, yürüyen bir felaket..." diye soludu. Ama gözleri gayriihtiyari yerdeki çorba kabına kaydı. Yanaklarındaki ateş ise dışarıdaki eksi yirmi derecelik tipiye rağmen bir türlü sönmek bilmiyordu.