Tipi ve Çelik

1907 Words
Kapı hızla açıldığında giren rüzgâr, gaz lambasının alevini neredeyse boğuyordu. Teoman, kapının eşiğinde bir heykel gibi durdu; geniş omuzları ahşap pervazı tamamen kapatmıştı. Elindeki telsizi kemerine takarken bakışları doğrudan Neva’nın açık duran, toplanmamış çantasına kilitlendi. "Yirmi dakikan doldu Şehirli," dedi. Sesi, dışarıdaki tipiden bile daha soğuktu. "Eşyaların hâlâ ortalıkta. Sana bavulunu topla dedim, sergi aç demedim." Neva elindeki büyüteci masaya yavaşça bıraktı. Üzerindeki kalın örgü kazağın kollarını dirseklerine doğru çekerken başını hafifçe yana eğdi. Yüzünde, Teoman’ın o kaskatı askeri ciddiyetine inat, hafif muzip ama bir o kadar da dikbaşlı bir ifade belirdi. "Birincisi, benim bir adım var: Neva. İkincisi, emir eri değilim ben Yüzbaşı. Öyle 'topla, bin, git' komutları bende çalışmıyor." Teoman tek bir adım attı içeriye. Taş zemin postalının altında gıcırdadı. Odaya girdiği an, tavan sanki iki metre aşağı inmiş gibi alan daraldı. Boyunun bir doksanı aşan heybetiyle masanın başına kadar yürüdü, ellerini arkasında birleştirdi. Tepeden, hiçbir duygu barındırmayan o çelik grisi gözlerle Neva’ya baktı. "Burası senin konfor alanın değil Şehirli," dedi tane tane, kelimelerin üzerine basarak. "Burası operasyon bölgesi. Rüzgâr sertleşti, telsiz irtibatı yarım saate kesilir. Kar yolları kapattığında seni burada sağ tutmak için askerlerimin canını tehlikeye atamam. Ayağıma dolanma. Şimdi o pılını pırtını topla ve dışarıdaki araca geç." Neva bir an nefesini tuttu. Kalbi, adamın yaydığı o ezici otorite karşısında hızlansa da tek bir geri adım atmadı. Hatta tam aksine, boy farkına hiç aldırmadan çenesini dikleştirip Teoman’ın tam gözlerinin içine baktı. Ela gözlerinde inatçı bir parıltı çaktı. "Ayağına dolanmak mı?" Dudaklarında alaycı, incecik bir kıvrım belirdi. "Siz gerçekten insanlarla iletişim kurmayı hiç öğrenmemişsiniz değil mi? İki kelime nezaket gösterseniz dişlileriniz mi paslanır? Yürüyen bir dondurucusunuz resmen. Hatta direkt Buzdolabı. Çalışma prensibiniz sadece etrafı soğutmak üzerine kurulu galiba." Teoman’ın çenesi gerildi. Yüzündeki ifade değişmedi ama şakağındaki hafif yara izinin hemen yanındaki damar milimetrik bir hareketle belirginleşti. İlk defa bir sivil, hele de yirmi üç yaşında, çıtı pıtı, bir üflemede savrulacakmış gibi duran bir kız çocuğu ona askeri bir unvanın dışında böyle pervasızca sesleniyordu. "Bana bak Şehirli," dedi Teoman. Sesi bir desibel bile yükselmedi ama tonundaki ağırlık havayı anında dondurdu. "Sana ikinci bir seçenek sunmadım. Ya o çantayı kendin kapatırsın ya da seni de o tozlu taşlarını da tek elimle kucaklar, o pikabın kasasına fırlatırım. Anladın mı?" "Denesenize bir," dedi Neva, gözlerini kırpmadan. Yüzündeki o hayat dolu, korkusuz ışık bir an bile solmadı. Teoman’ın heybeti karşısında bir serçe gibi kalıyordu ama duruşu bir kartal kadar pervasızdı. "Deneyin de görün bakalım. Çantamdaki şu kırmızı mühürlü dosyayı görüyor musunuz Sayın Buzdolabı? Valilik ve Bakanlık ortak görev emri. Beni buradan zorla çıkarırsanız, görevi engellemekten tutanak tuttururum. O koca apoletleriniz bile kurtaramaz sizi." Teoman gözlerini kısarak Neva’ya doğru yarım adım daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe öyle kısaldı ki, Neva adamın nefesindeki ayazı, ceketine sinmiş barut ve is kokusunu genzinde hissetti. Teoman eğildi; yüzü kızın yüzüne sadece bir karış uzaklıktaydı. Gözleri Neva’nın ela harelerine bir hedef gibi kilitlendi. "Bana bürokrasi anlatma," dedi Teoman fısıltı gibi ama dişlerinin arasından ezerek. "Bu dağda kanun da emir de benim. Kar kapıyı vurduğunda senin o mühürlü kâğıtların soba tutuşturmaktan başka işe yaramaz. Buradan sağ çıkmak istiyorsan sözümü dinleyeceksin." "Ben zaten sağ çıkacağım," dedi Neva, adamın nefesini yüzünde hissederken bile sesini titretmemeyi başararak. Gözlerinde küçücük, meydan okuyan bir gülümseme parladı. "Hem de o kitabeleri tek parça halinde kurtararak. Ve siz de... o koca gövdenizle kapıda dikilip bizi koruyarak bana yardım edeceksiniz Yüzbaşı. Şimdi o devasa gölgenizi masamın üzerinden çekin de fenerin ışığı işime vursun." Teoman ilk kez Neva’nın yüzüne gerçekten, dikkatle baktı. Karşısında korkudan ağlaması gereken bir kız vardı; oysa o ela gözlerde korkunun zerresi yoktu. Tam aksine, aklını başından alacak kadar saf, meydan okuyan ve adamın hayatı boyunca inşa ettiği bütün kuralları hiçe sayan garip bir ışık parlıyordu. Teoman tek bir kelime bile etmedi. Yumruklarını kamuflajının ceplerine sokup geri çekildi. Kapıya doğru yürüdü, eşikte durdu ve arkasını dönmeden konuştu: "Dışarıda fırtına başladı Şehirli. Yol kapandı. Gitmek istesen de gidemezsin artık." Başını hafifçe omzuna çevirdi, profilden keskin yüz hattı karanlıkta belirdi. "Umarım soğuktan donmamayı biliyorsundur. Çünkü bu gece o çok güvendiğin kâğıtlar seni ısıtmayacak." Tipi, sarp kayalıkların çevrelediği eski manastır sığınağının taş duvarlarını acımasızca tokatlarken, içerideki cılız gaz lambasının ışığı duvarda devasa gölgeler yaratıyordu. Teoman’ın az önce kapıyı sertçe kapatıp gitmesinin ardından içeride kalan hava daha da ağırlaşmış, dışarıdaki rüzgârın uğultusu adeta taşların arasına sızmıştı. Neva, avuçlarının içini masanın soğuk tahtasına dayayarak derin bir nefes verdi. Kalbi göğüs kafesini delip geçecek gibi hızlı çarpıyordu ama yüzündeki o dikbaşlı gülümseme henüz tamamen silinmemişti. "Buzdolabı..." diye mırıldandı kendi kendine, fırçanın sapıyla oynayarak. "Kendi ekseni etrafında dönen koca bir kutup ayısı. Sanki bu dağlar sadece onun tapulu arazisiymiş gibi davranıyor." Tam o sırada, montunun derin iç cebinde titreyen uydu telefonu tiz ve boğuk bir sesle çalmaya başladı. Bölgede normal şebeke zaten sıfırdı; Ankara’daki enstitü ve restorasyon ekibiyle tek irtibatı, bakanlığın ona tahsis ettiği bu kaba, ağır uydu cihazıydı. Ekranındaki yeşil ışıkta ekip lideri Arda Hoca’nın ve asistanı Selin’in ortak çağrısı yanıp sönüyordu. Neva aceleyle eldivenini dişleriyle çekip çıkardı, cihazın kalın antenini yukarı doğru kaydırıp yeşil tuşa bastı. "Neva! Sonunda açtın! Sesimiz geliyor mu?" Selin’in panik dolu sesi hışırtıların arasından güçlükle sıyrılıyordu. "İki saattir sana ulaşmaya çalışıyoruz. Bölge jandarmasından uyarı geldi, hava durumu kırmızı alarma geçmiş. Minibüsle yoldaydık ama ilçe çıkışında jandarma yolu kesti, yukarı araç bırakmıyorlar!" Neva arkasını dönüp demir sürgülü kapıya, ardından odanın köşesindeki buz tutmuş küçük pencereye baktı. Dışarıda göz gözü görmüyordu; fırtına beyaz bir perde gibi inmişti dağın üstüne. "Selin, sakin ol, sesin net geliyor," dedi Neva, sesine en rahat, en güven verici tonunu yerleştirmeye çalışarak. "Ben sığınaktayım. Yapı oldukça sağlam, yüzyıllık taş duvarlar rüzgârı kesiyor." Hemen ardından hatta Arda Hoca girdi; nefes nefeseydi, arkadan araçların motor sesleri ve rüzgâr uğultusu duyuluyordu. "Kızım, hemen toparlanman lazım. Askeri birliğin komutanına ulaştık ama hattı kapandı. Seni oradan tahliye etmeleri gerekiyor. Gece dağda fırtınanın hızı saatte seksen kilometreyi bulacakmış. Donarsın orada, malzemeler batsın, insan canından önemli değil!" Neva derin bir iç çekti. Ekibin buraya gelmesi şu an tam anlamıyla bir intihar olurdu. Arda Hoca yaşlıydı, Selin ise hayatında şehir dışına bile nadiren çıkmış bir laboratuvar insanıydı. Bu tipide o minibüsün virajlı uçurumlardan aşağı yuvarlanması işten bile değildi. Üstelik kapıdaki o devasa "Buzdolabı" zaten bir kişiyi bile fazlalık görürken, arkasından dört kişilik sivil bir ekibin gelmesi karakolu birbirine katardı. "Hocam, beni çok iyi dinleyin," dedi Neva kesin ve tavizsiz bir ses tonuyla. "Sakın yukarı çıkmaya çalışmayın. Yolu zaten kapatmışlar, çok da iyi yapmışlar. Burası şu an bildiğiniz gibi değil; hava berbat, tipi göz açtırmıyor. Yollar tamamen buz pistine dönmüştür. Buraya gelmeye kalkarsanız yolda kalırsınız, kimse de sizi o uçurumlardan çekip çıkaramaz." "Ama sen tek başınasın Neva! O kitabeleri tek başına nasıl sandıklayacaksın?" "Tek başıma değilim hocam, merak etmeyin," dedi Neva, gözlerini devirerek. Aklına Teoman’ın o heybetli, kapıyı kaplayan silüeti ve buz grisi gözleri geldi. "Burada Özel Kuvvetler timi var. Başlarındaki yüzbaşı... tam bir yürüyen nizamname. Biraz fazla kaba ve insani duygulardan tamamen arındırılmış bir robot gibi ama güvenliği eksiksiz sağlıyorlar. Bana bir şey olmaz. Siz ilçedeki öğretmenevinde kalın. Sakın ama sakın yola çıkmayın. Tipi dinsin, yollar açılsın, hava biraz düzelsin öyle gelirsiniz. Anlaştık mı?" Selin hattan araya girdi: "Neva, gerçekten iyi misin? Sesin titriyor gibi." "Soğuktan o Selin, korkudan değil," diyerek hafifçe güldü Neva. Hayat dolu enerjisini telefondan bile hissettirmek istiyordu. "Merak etmeyin beni. Çantamda kumanyam var, gaz ocağım çalışıyor. Kitabelerin ilk yüzey temizliğini bitirdim bile. Siz sadece yerinizde kalın ve hava raporlarını takip edin. Şimdilik gelmeyin, tamam mı? Hadi, şarjı idareli kullanmam lazım, haberleşiriz." Telefonu kapattığında derin bir nefes alıp omuzlarını düşürdü. Ekibi durdurmuştu ama şimdi bu dağın başında, dondurucu bir cehennemin ortasında, o geçit vermez dev adamla baş başa kalmıştı. Aynı dakikalarda, taş manastırın hemen elli metre aşağısında, kayalara oyulmuş geçici operasyon ve gözetleme merkezinde hava kurşun gibi ağırdı. Teoman, kışlık kamuflaj parkasının önünü açmış, üzerindeki balistik yeleğin ağırlığını zerre umursamadan harita masasının başına dikilmişti. Bir doksanı aşan boyu, geniş omuzları ve çelikten dökülmüş gibi duran heybetiyle loş sığınağın tam merkezindeydi. Karşısında timin kıdemlileri; Üsteğmen Serdar, Keskin Nişancı Kıdemli Başçavuş Barış ve Muhabereci Uzman Çavuş Murat hazırrolda bekliyordu. Odada sadece telsiz cızırtıları ve dışarıdaki fırtınanın taşlara çarpan çığlığı vardı. Teoman elindeki lazer işaretleyiciyi duvara asılı topoğrafik haritanın üzerine tuttu. Kırmızı nokta, manastırın hemen arkasındaki derin kanyona kilitlendi. Yüzünde tek bir mimik bile oynamıyordu; bakışları her zamanki gibi dondurucu, duygusuz ve jilet kadar keskindi. "Beni iyi dinleyin," dedi Teoman. Sesi bağırmıyordu ama odanın içindeki herkesin iliklerine işleyecek kadar tok ve tavizsizdi. "Aşağı vadiyle karayolu irtibatı tamamen kesildi. İlçe jandarma son aracını geri çekti. Bu gece bu dağda bizden başka dost unsur yok. Hava eksi yirmi ikiye inecek, rüzgâr kuzeydoğudan bindiriyor." Gözlerini haritadan ayırıp tek tek adamlarının üzerinde gezdirdi. Bakışlarındaki o buz dağı, en ufak bir zafiyete yer bırakmıyordu. "Barış," dedi, sesi bir kırbaç gibi şakladı. "Emredin komutanım!" "Üst gözetleme kulesindeki termal kameranın merceği donma yapar. Her yirmi dakikada bir manuel kontrol edilecek. Kuzey sırtındaki kör nokta senin sorumluluğunda. Fırtınayı fırsat bilip sınırdan sızma yapmaya kalkan olursa, ayak sesini duymayacaksın; nefesinin buharını yakalayacaksın. Gözünü kırpmak yok. İki saatlik vardiyaları bir buçuk saate indiriyorum, donma riskine karşı adamların sürekli hareket halinde olacak. Anlaşıldı mı?" "Anlaşıldı komutanım!" Teoman ardından telsiz masasının başındaki Murat’a döndü. Keskin çene hattı gerilmiş, şakağındaki eski yara izi gölgede daha da belirginleşmişti. "Murat, ana komuta kademesiyle son durumu geçtin mi?" "Geçtim komutanım. Fırtına sebebiyle çanak antenlerde sinyal kaybı var ama kriptolu uydu hattı devrede. Valilik ve Özel Kuvvetler Komutanlığı durumdan haberdar." "Güzel. Aküleri ve jeneratörü kontrol et. Mazot donmasın diye katkı maddesini çift doz atın. Telsizler susarsa bu dağda kör kalırız. O telsiz bataryaları göğsünüzde, vücut ısınızla korunacak. Tek bir telsizin bile şarjının bitmesini mazeret kabul etmem." "Emredersiniz komutanım!" Son olarak Üsteğmen Serdar’a baktı. Serdar, Teoman’ın yıllardır tanıdığı, operasyonlarda sırtını kollayan en güvendiği adamıydı. "Serdar, çevre emniyetini iki katına çıkar. İç avluya ve sığınağın girişine bubi tuzaklarını aktif edin. Gece görüş cihazlarını kontrol ettir. Bu hava sadece doğanın değil, bu dağda saklanan çakalların da sevdiği bir hava. Herkes tetikte olacak. Namlular kılıflı kalmayacak, emniyetler açık, parmaklar tetik korkuluğunda olacak." Serdar hafifçe yutkundu, ardından çekinerek sordu: "Komutanım... Yukarıdaki sivil? Restoratör kız... Aşağı giden son araca binmedi mi?" Teoman’ın gri gözlerinde anlık, karanlık bir fırtına koptu. Yumruklarını hafifçe sıktı, ardından ellerini tekrar arkasında birleştirdi. Duruşundaki o heybetli kaya parçası bir milim bile sarsılmadı. "Binmedi," dedi Teoman, sesindeki soğukluk odayı bir kez daha titretti. "Aklı sıra kâğıt parçalarıyla bana meydan okuyor. Şehirli aklıyla devlete iş öğreteceğini sanıyor." Serdar hafifçe gülümsedi ama Teoman’ın yüzündeki o taşlaşmış ifadeyi görünce anında ciddileşti. "Peki ne yapacağız komutanım? Gece o taş sığınakta kalırsa hipotermi geçirir. Oranın bacası çekmiyor, soba da kurulmadı." "Kendi kaşındı," dedi Teoman sertçe. Ama ses tonundaki mutlak kayıtsızlığın altında, sadece kendisinin bildiği o derin kontrol mekanizması işliyordu. "Benim görevim sahayı korumak. Kimsenin dadısı değilim. Ama benim nöbetimde, benim emniyetimde olan bir bölgede tek bir sivilin bile burnunun kanamasına izin vermem. Zaafiyet istemiyorum dedim diye kimseyi dağ başında ölüme terk edecek değilim." Hızla masanın kenarındaki ağır askeri parkasını üzerine geçirdi. Fermuarını sert bir hareketle boğazına kadar çekti, kalın kışlık eldivenlerini taktı. "Serdar, sen buradaki koordinasyonu sağla. Murat, frekansı açık tut." "Siz nereye komutanım?" diye sordu Serdar. Teoman kapının demir koluna asıldı. Eşikte durup omzunun üzerinden geriye baktı. Yüzü bir heykel kadar hareketsiz, gözleri kış gecesi kadar zifiri ve soğuktu. "Yukarıya," dedi kısık ama çelik gibi sert bir sesle. "Buzdolabının fişini çekmeye gidiyorum. O Şehirli bu gece donarsa, tutanağını bana tuttururlar. Gidip şu inatçı baş belasına askeri disiplin neymiş, bu dağda nasıl hayatta kalınır bizzat göstereyim." Kapıyı hızla açtı ve tipiyle yıkanan karanlığın içine, manastırın merdivenlerine doğru devasa adımlarla yürümeye başladı. Rüzgâr koca gövdesine çarpıp parçalanıyor, o ise ayazın tam kalbine doğru bir zırh gibi ilerliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD