Nöbetin Günahı

2081 Words
Saat sabaha karşı dördü vurduğunda, dağın sırtındaki rüzgâr artık bir ses değil, taşları kemiren sağır edici bir uğultuya dönüşmüştü. Hava eksi yirmi dörttü. Kollarım, bacaklarım, askeri kamuflajımın altındaki tenim artık soğuğu hissetmiyordu; çünkü bedenim saatlerdir o kapının önünde bir kaya parçası gibi donmuştu. Ama aklım... Aklım tek bir saniye bile durulmamıştı. Mazotlu ısıtıcının sesi bir süre önce değişmişti. Aşağıdaki revirden kendi ellerimle getirdiğim o portatif aletin yakıt deposu küçüktü; bu havada en fazla dört saat dayanırdı. Sesin hırıltıya dönüştüğünü, ardından tamamen sustuğunu duyduğum an sırtımı dayadığım taştan ayrıldım. "Bana ne?" dedim içimden, sesimi sertleştirmeye çalışarak. "Donarsa donar. Kendi inadının cezasını çeksin." Ama ayaklarım beynimi dinlemedi. Harekât merkezine inip depodan kalın, askeri yün bir battaniye kaptım. Yedek mazot bidonunu da diğer elime aldım. Ağır, sessiz adımlarla tekrar o basamakları tırmandım. Kendime görev süsü veriyordum; güya bir sivilin donarak ölmesi resmi bir skandal olurdu, başıma iş açılırdı. Yalandı. Katıksız, aşağılık bir yalandı. O taş duvarların ardındaki kızın soğuktan titrediği düşüncesi, içimde bir yerleri lime lime ediyordu. Kapının demir sürgüsünü milim milim, tek bir ses bile çıkarmadan geriye çektim. Kapıyı aralayıp içeri süzüldüm. Odanın içi buz kesmişti. Isıtıcı gerçekten durmuştu ve bacasız yapının içine dağın ayazı sinsi bir yılan gibi çökmüştü. Mazot bidonunu köşeye bırakıp aletin haznesini doldurdum, fitili yeniden ateşledim. Sıcak havanın ilk dalgası odaya yayılırken gözlerim gayriihtiyari köşedeki portatif kampa karyolasına kaydı. Neva oradaydı. Üzerindeki ince yün kazağı ve kot pantolonuyla, cenin pozisyonunda kıvrılmıştı. İncecik bir poların altına sığınmaya çalışmıştı ama soğuk öyle sertti ki, dişlerinin birbirine vurduğu ta buradan duyuluyordu. Avuçlarını çenesinin altına sıkıştırmış, dizlerini karnına çekmişti. Elimdeki kalın askeri battaniyeyle yatağa doğru yaklaştım. Bir askerin bir pusuya yaklaşırken gösterdiği o mutlak sessizlikle attım adımlarımı. Yanına vardığımda durdum. Battaniyeyi üzerine örtmek için eğildiğim an... Nefesim göğsümün ortasında kilitlendi. Neva uyuyordu. Ama uyanıkken bana aslanlar gibi kafa tutan, o ela gözlerinden alevler saçıp "Sen kimsin be buzdolabı!" diye bağıran o hırçın kız gitmişti. Yerine, yirmi üç yaşının bütün kırılganlığıyla, dünyadaki tüm kötülüklerden habersiz küçücük bir kız çocuğu kalmıştı. Yanakları soğuktan pembeleşmişti. Koyu renk, dalgalı saç tutamları yastığın üzerine ve alnına gelişigüzel dağılmıştı. Upuzun kirpikleri, yanağının üzerine gölgeler düşürüyordu. Dudakları hafifçe aralıktı; her nefes verişinde ağzından havaya incecik, masum bir buhar yükseliyordu. O kadar narin, o kadar savunmasız ve öyle saf bir güzellikle doluydu ki... Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibiydi. Sanki biraz sert nefes alsam, bir kar tanesi gibi dağılıp yok olacaktı. Elimdeki battaniyeyi ağır ağır, göğsüne kadar çektim. Omuzlarını sımsıkı sardım. Tam elimi çekecekken, Neva uykusunda hafifçe kıpırdandı. Sıcağı hissetmiş gibi yüzünü battaniyenin sert yününe gömdü, küçücük bir iç çekişle gülümsedi. O an, o küçücük tebessüm benim göğsümün tam ortasına bir hançer gibi saplandı. Kımıldayamadım. Geri çekilmem gerekiyordu. Arkamı dönüp o kapıdan defolup gitmem gerekiyordu. Ama yapamadım. Dizlerimin bağı çözülmüş gibi yatağın kenarında çakılı kaldım. Bir doksanlık devasa gövdemle, o küçücük yatağın başında, bir tapınakta günah işleyen bir kafir gibi durup onu izledim. Kaç dakika geçti bilmiyorum. Beş dakika mı, bir asır mı? Yüzünün her bir santimini, o masum çene hattını, alnındaki o küçücük beni gözlerimle ezberledim. Hayatımda ilk defa bir insanın nefes alışını dinlemek bana dünyanın en ağır işkencesi gibi geldi. Çünkü ona dokunmak, o buz kesmiş parmaklarını avuçlarımın içine alıp ısıtmak, o alnına dökülen saç telini usulca geriye itmek için içimde öyle vahşi, öyle dayanılmaz bir arzu kabardı ki... Parmaklarım titremeye başladı. “O benim tipim değil,” demiştim ona birkaç saat önce. Yalanını sikeyim Teoman. O senin tipin değildi; o senin bu dünyada aklını başından alacak, sana unuttuğun her şeyi bir kurşun gibi hatırlatacak tek kadındı. Neva uykusunda derin bir nefes alıp başını diğer yana çevirdiğinde, üzerindeki büyü bir anda bozuldu. Sanki yüzüme bir kova kaynar su dökülmüş gibi sarsıldım. Gözlerim dehşetle açıldı. Ne yapıyordum ben? Bir avcı gibi gecenin köründe bir sivilin odasına girmiş, uyuyan bir kızı mı dikizliyordum? Hızla iki adım geri çekildim. Kalbim deli gibi çarpıyordu; bir çatışmanın en kanlı anında bile böyle çarpmamıştı o lanet olası kalp. Arkamı döndüm, kapıya doğru adeta kaçarcasına yürüdüm. Dışarı çıkıp kapıyı ardından kapattığımda, sırtımı taşa dayayıp ciğerlerimi yakan ayazı içime çektim. Taş basamakları nasıl indiğimi, aşağıdaki kendi odama nasıl girdiğimi hatırlamıyordum bile. Odaya girer girmez kapıyı kilitledim. Sırtımı kapıya yaslayıp yere doğru kaydım. Ellerimle yüzümü kapattım, tırnaklarımı şakaklarıma geçirdim. "Allah belanı versin Teoman," diye hırladım karanlığa, sesim boğuk ve paramparçaydı. "Allah senin bin belanı versin şerefsiz herif." Yumruğumu kaldırıp yanımdaki taş duvara var gücümle indirdim. Bir, iki, üç... Eklem yerlerim patladı, parmaklarımdan taşın üzerine sıcak kan süzüldü ama acıyı hissetmedim bile. Göğsümdeki o iğrenç, o aşağılık yangını bastırmaya yetmiyordu bu acı. "Karı gibi dikildin başında ulan!" dedim dişlerimi birbirine sürterek, kendimden ölesiye nefret ederek. "Uyuyan kızı mı izledin şerefsiz? Sen kimsin? Sen ne hakla o kıza öyle bakarsın?" Boynumdaki zinciri çekip Elif’in alyansını avucuma aldım. Parmaklarım kan içindeydi, altın halkaya kanım bulaştı. Gözlerimi kapattım ama karanlıkta Elif’in değil, az önce o battaniyenin altında masumca nefes alan Neva’nın yüzü belirdi. "Haysiyetsiz piç..." diye küfrettim kendime, başımı geriye vurarak. "Karnında bebeğinle ölen kadının kemiklerini sızlattın bu gece. Bir çift ela göze, iki parça saç teline sattın ulan geçmişini. Değmezsin sen. Nefes almaya değmezsin." Yere yığılmış halde, kanayan elimi göğsüme bastırıp sabaha kadar öylece kaldım. Ağlayamıyordum, bağıramıyordum; sadece içimdeki o ölü adamın, o kızın tek bir tebessümüyle nasıl dirildiğini gördükçe kendi leşimin üzerine toprak atıyordum. Sabahın ilk ışıkları, dünkü vahşi fırtınanın yerini bıraktığı derin ve duru bir sessizlikle manastırın karlı sırtlarına vurdu. Gece boyunca dağı inleten rüzgâr çekilmiş, bulutlar dağılmış; gökyüzü cam gibi berrak, buz mavisi bir renge bürünmüştü. Zirvelerden süzülen altın sarısı kış güneşi, bakir kar örtüsünü milyonlarca elmas gibi parlatıyordu. Neva gözlerini açtığında odanın içindeki ılıklığı ve omuzlarına sarılmış ağır, yün askeri battaniyeyi hissetti. Bir an şaşkınlıkla doğruldu. Gece incecik polarıyla titrediğini hayal meyal hatırlıyordu; bu kalın battaniye nereden gelmişti? Mazotlu ısıtıcı da sessizce, harıl harıl çalışıyordu. Aklına hemen Teoman’ın gece kapı önündeki silüeti geldi ama kafasını hızla iki yana salladı. "Yok canım," dedi kendi kendine, "O kaba adam hayatta bana battaniye taşımaz. Kesin Barış ya da Serdar nöbet arasında gizlice getirmiştir." İçini birdenbire çocuksu bir sevinç kapladı. Güneşli havayı pencereden gördüğü an yataktan fırladı. Kalın botlarını ayağına geçirdi, montunu giydi, renkli atkısını boynuna gelişigüzel dolayıp beresini taktı. Demir sürgüyü neşeyle çekip kendini manastırın geniş avlusuna attı. Hava dondurucuydu ama güneş öyle tatlı vuruyordu ki, ciğerlerine çektiği o tertemiz dağ havası Neva’yı adeta sarhoş etti. Avludaki kar diz boyuna yakındı. Neva kıkırdayarak ilk adımını attı, kara bata çıka avlunun ortasına kadar ilerledi. Etrafına baktı, kollarını iki yana açıp güneşe doğru döndü. Hayat doluydu, yirmi üç yaşının o taptaze enerjisiyle bu dondurucu karakol avlusunu bir anda masal diyarına çevirmiş gibiydi. Eğildi, çıplak elleriyle temiz kardan koca bir avuç aldı. Parmakları donuyordu ama umursamadı. Karı sıkarak kusursuz bir top haline getirdi. Tam o sırada harekât merkezinin önünde nöbet değişimine çıkan Barış ve Murat’ı gördü. İki asker de geceki ayazın yorgunluğuyla esneyerek avluya adım atıyordu. "Hey! Barış! Murat!" diye bağırdı Neva, yüzünde tüm vadiyi aydınlatacak kadar parlak bir gülümsemeyle. İki asker şaşkınlıkla başlarını çevirdi. Daha ne olduğunu anlayamadan Neva’nın fırlattığı kar topu Barış’ın omzuna pof diye çarptı. "Bu ne cüret Neva Hanım!" dedi Barış, anında yüzüne yayılan muzip bir sırıtışla. "Özel Kuvvetler personeline pusu mu atıyorsunuz?" "Evet! Teslim olun askerler!" diye kahkaha attı Neva. Eğilip bir kar topu daha yaptı, bu kez Murat’ın botlarının dibine fırlattı. "Hadi ama! Şu havaya bakın, güneş pırıl pırıl! İki dakika insan gibi eğlenin, gelin buraya!" Murat kollarını sıvadı. "Komutanım, karşı taarruza geçiyorum, emri sizden almadım ama can güvenliğim tehlikede!" diyerek hemen kenardan koca bir avuç kar kaptı. Barış da geri kalmadı. Saniyeler içinde manastırın asırlık, kasvetli avlusu bir savaş alanına değil; kahkahaların, şen çığlıkların yankılandığı bir oyun alanına döndü. Neva karın içinde bata çıka koşuyor, askerlerin attığı kar toplarından kaçarken çocuksu çığlıklar atıyordu. Yanakları soğuktan ve kahkahadan elma gibi kızarmıştı; ela gözleri güneşin altında ışıl ışıl parlıyordu. Bir ara dengesini kaybedip yumuşacık kar yığınının içine sırtüstü düştü ama kalkmak yerine karların içinde yatarak kahkahalarla gülmeye devam etti. Barış ile Murat da onun bu saf, bulaşıcı neşesine kapılmış, yıllardır unuttukları o tasasız çocukluklarına dönmüş gibi gülüyorlardı. "Vuruldum! Karargâh düştü!" diye bağırdı Neva karların içinden, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak. Tam o anda, manastırın üst taş merdivenlerinde öyle bir ses yankılandı ki, avludaki bütün neşe bir saniyede bıçak gibi kesildi. "NE OLUYOR BURADA?!" Ses, bir gök gürültüsü gibi kayalıklara çarpıp geri döndü. Neva hızla dirseklerinin üzerinde doğruldu. Barış ile Murat’ın elindeki kar topları pıt diye yere düştü; ikisi de saniyesinde çakı gibi hazırrola geçti. Merdivenlerin başında Teoman dikiliyordu. Üzerinde sadece siyah termal kazağı, taktik pantolonu ve ayağındaki ağır botlar vardı; ceket bile giymemişti. Bir doksanı aşan devasa gövdesiyle merdivenlerin başında bir ölüm meleği gibi duruyordu. Ama asıl korkutucu olan yüzüydü. Gözleri kan çanağı gibiydi; geceki uykusuzluğun, kendine sıktığı yumrukların ve kanayan elinin acısı yüzündeki o taşlaşmış ifadeye kazınmıştı. Ve şimdi... Aşağıda, karların üzerinde sere serpe yatan Neva’yı ve onun etrafında gülen adamlarını gördüğü an, Teoman’ın gözlerinde öyle vahşi, öyle zapt edilemez bir cehennem alev aldı ki; avludaki karlar bile eriyecek sandınız. Kıskançlık, adamın göğsünü bir pençe gibi yırtıp geçti. O kızın sabahın köründe karların içinde adamlarıyla kahkaha atması, o göz alıcı güzelliğini, o şen kahkahalarını başkalarına cömertçe saçması Teoman’ın aklını başından aldı. Kendisine sadece dikenlerini gösteren bu hayat dolu ateş parçası, başka erkeklerin karşısında bir papatya gibi açıyordu. Bu görüntü Teoman’ı çıldırttı. Merdivenleri öyle sert, öyle ağır adımlarla indi ki her basamakta taşlar inledi. Avludaki karı yara yara doğruca onların yanına yürüdü. Önce Barış ve Murat’ın üzerine yürüdü. Boyun damarları birer halat gibi kabarmıştı, dişlerini öyle bir sıkıyordu ki çene kemikleri dışarı fırlayacaktı. "Siz kendinizi nerede sanıyorsunuz lan?!" diye kükredi Teoman. Sesi dağları titretti. "Burası lunapark mı şerefsizler?! Görev yerini terk edip kar topu oynamak ne demek?! Ben size bu kışlayı, bu mevzileri bunun için mi emanet ettim?!" "Komutanım, valla sadece birkaç dakika—" "KES SESİNİ BARIŞ!" Teoman öyle bir bağırdı ki Barış’ın lafı boğazına tıkıldı. "İkiniz de derhal alt cephaneliğe iniyorsunuz! Akşama kadar tek bir mermiyi bile eksik sayarsanız, o cephaneliği sırtınızda taşıtırım size! YIKILIN KARŞIMDAN!" İki asker Teoman’ın bu gözü dönmüş, daha önce hiç görmedikleri kadar kontrolsüz öfkesi karşısında tek bir kelime bile edemeden hızla selam verip sığınağa doğru koştular. Meydanda sadece ikisi kaldı. Teoman hırsla arkasını döndü. Karların üzerinde hâlâ oturmakta olan Neva’ya doğru dev adımlarla yaklaştı. Tepesine bir karabasan gibi dikildi. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu, gözleri alev saçıyordu. "Sen de kalk ayağa!" diye emretti, sesi buzdan ve öfkeden titreyerek. "Kalk dedim!" Neva önce adamın bu anlamsız, abartılı hiddeti karşısında afalladı. Ama hemen ardından içindeki o asi damar yine şaha kalktı. Karları silkeleyerek ayağa kalktı, üzerini düzeltti ve başını kaldırıp Teoman’ın alev saçan gözlerine dikti ela harelerini. "Ne bağırıyorsun be?!" diye çıkıştı Neva, ellerini beline koyarak. "Ne istiyorsun o çocuklardan? Ne yaptık sanki? İki dakika hava aldık, biraz karla oynadık, güldük diye vatan mı elden gitti? Bu ne biçim bir kuralcılık, bu ne biçim bir öfke?!" Teoman kıza doğru öyle bir adım attı ki, aralarında sadece birkaç santim kaldı. Eğildi; yüzü Neva’nın yüzüne bir nefes kadar yaklaştı. Gözlerindeki kıskançlığın o kapkara yangını saklanamayacak kadar çıplaktı ama bunu kelimelere dökemiyordu. "Burası çocuk parkı değil Şehirli!" dedi Teoman, dişlerinin arasından tıslayarak. "Sen burada kafana göre adamlarımın aklını çelemezsin! Öyle karların içine yatıp kahkahalar atamazsın! Kime neyi sergiliyorsun sen?!" Neva kaşlarını çattı. Bu sözlerin altındaki o yakıcı, ilkel kıskançlığı zerre kadar anlayamadı. Onun gözünde Teoman sadece eğlenceye, hayata, neşeye düşman; dünyadaki tek amacı insanları mutsuz etmek olan katıksız bir diktatördü. Dudaklarını büküp alaycı, öfkeli bir nefes verdi Neva. "Sergilemek mi? Sen gerçekten hastasın biliyor musun?" dedi, işaret parmağını adamın göğsüne doğru sallayarak. "Sen eğlenmeyi unutmuşsun. Sen gülmeyi, mutlu olmayı günah sanıyorsun! Ruhsuzsun sen çünkü! Ruhsuz, kalpsiz, eğlenceden zerre kadar anlamayan koca bir buzdolabısın! İnsanlar birazcık tebessüm etsin, birazcık nefes alsın görsen kuduruyorsun. Çünkü senin içinde sadece zifiri bir karanlık var! Bırak artık insanların yakasını, herkes senin gibi mezar kaçkını olmak zorunda değil!" Teoman donup kaldı. Ruhsuz... Mezar kaçkını... Kızın bilmeden vurduğu o her bir kelime, Teoman’ın gece kanattığı yaralarına asit gibi döküldü. Ama asıl canını yakan bu değildi; bu kızın, kendisinin onu deli gibi kıskandığını, adamlarının yanında o kahkahaları attığı an aklını yitirecek gibi olduğunu hiç ama hiç anlamamasıydı. Neva onu sadece "kuralcı ve eğlence düşmanı" sanıyordu. Oysa Teoman, o karların üzerinde gülen yüzü sadece kendisi görsün, o kahkahalar sadece kendi göğsüne çarpsın diye içten içe cayır cayır yanıyordu. Teoman tek bir kelime bile edemedi. Çenesi kilitlendi. Yumruklarını sıktı; sağ elinin sargısız, patlamış eklemlerinden karların üzerine minik bir damla kırmızı kan sızdı. Gözlerini Neva’nın ela gözlerinden kaçırdı, arkasını döndü ve fırtınadan daha ağır adımlarla manastırın gölgelerine doğru yürüdü. Arkasında bıraktığı karların üzerinde ise sadece genç kızın hırçın nefesleri ve Teoman’ın bastıramadığı o yangının külleri kaldı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD