Teoman, ekranı paramparça olmuş telefona son bir nefret dolu bakış fırlattıktan sonra odada bir saniye daha duramadı. Dört duvar üstüne yıkılıyor, geçmişin o yapışkan, sahte dünyası ciğerlerini tıkıyordu. Kapının sürgüsünü öyle bir hınçla asıldı ki, demir mandal duvara çarpıp kıvılcım çıkardı.
Tek bir derin nefes alabilmek, kafasındaki o zehirli sesleri susturabilmek için koridora fırladı. Gözleri alev alev yanıyor, şakağındaki damar her adımında zonkluyordu.
Tam o anda, koridorun taş kemerinin altından Neva belirdi.
Üzerinde hâlâ Teoman’ın fırlatıp attığı o geniş askeri parka vardı; montun kolları ellerini kapatmış, omuzları koca gövdenin içinde kaybolmuştu. Ama yüzünde, az önce aldığı kararın o tatlı, muzip ve pervasız ışıltısı parıldıyordu. Elinde küçük bir kâğıt tomarı vardı, dehlizdeki kitabelerin kopyasını almış, neşeyle koridordan geçiyordu. Teoman’ın bir barut fıçısı gibi odasından fırladığını görünce adımlarını yavaşlattı. Başını hafifçe yana eğip o elmas gibi parlayan ela gözlerini adama dikti.
"Hayırdır Yüzbaşı?" dedi Neva, dudaklarının kenarında alaycı, tatlı bir kıvrımla. "Yine ateşler saçıyorsun etrafa. Dağın karları yetmedi, koridorları da mı eriteceksin bu öfkeyle?"
Oysa Teoman o an bir insanı duyacak, bir şakayı kaldıracak halde değildi. Annesinin o kibirli sesi, "Gizem seni bekliyor" deyişi, yalılar, zoraki pazarlıklar ve en kötüsü... kendi iradesine duyduğu o derin nefret beynine öyle bir hücum etmişti ki, karşısındaki kızın o saf, alaycı tebessümü bardağı taşıran son damla oldu.
Gözleri bir anda karardı. Bir doksanlık gövdesiyle Neva’nın üzerine öyle bir hışımla yürüdü ki, kız gayriihtiyari bir adım gerileyip sırtını soğuk taşa yaslamak zorunda kaldı.
"YETER LAN!"
Teoman öyle bir kükredi ki, sığınağın tavanındaki asırlık kireç tozları aşağı serpildi. Sesi koridorda bir patlama gibi yankılandı.
"Yeter artık senin bu vıcık vıcık hallerinden çektiğim!" dedi Teoman, işaret parmağını kızın yüzüne doğru bir süngü gibi uzatarak. Boyun damarları birer urgan gibi şişmişti; gözlerindeki o vahşi, acımasız karanlık Neva’nın nefesini kesti. "Sen ne yüzsüz, ne arsız bir şeysin böyle?! Eğlence mi arıyorsun sen burada? Benim sabrımı mı sınıyorsun?!"
Neva donup kaldı. Yüzündeki o neşeli tebessüm bir anda dondu, silindi. "Ben... Ben sadece şaka—"
"Kes sesini!" diye böldü Teoman, kıza doğru bir adım daha atarak aralarındaki bütün boşluğu ezdi geçti. Gözlerinden saçılan nefret öyle çiğ, öyle yakıcıydı ki Neva’nın göğsü sıkıştı. "Şakan batsın senin! Gülüşün batsın! Kendini ne sanıyorsun sen ha? İki tebessüm edip, orasını burasını sallayarak her erkeği parmağında oynatabileceğini sanan o basit, şımarık şehir züppelerindensin sen! Görmüyor muyum sanıyorsun? Dibime kadar sokulmalar, elime dokunmalar, bana diklenmeler... Aklınca beni kendine mi çekeceksin? O kokuşmuş kadınlık numaralarınla bana oyun mu oynayacaksın?!"
Her bir kelime, Neva’nın kalbine atılmış kızgın bir demir gibi indi.
Kızın ela gözleri dehşetle, inanamayarak açıldı. Teoman’ın sözleri sıradan bir öfke değildi; doğrudan bir kadının onurunu, masumiyetini, gururunu ayaklar altına alan zehirli bir hançerdi.
"Sen benim gözümde nepsin biliyor musun Şehirli?" dedi Teoman, sesini alçaltıp kelimeleri kızın yüzüne tükürür gibi fısıldayarak. "Sadece bu dağın sırtına dolanmış bir parazitsin. Ayak bağısın. Ucuz bir dikkat dağınıklığından başka hiçbir bok değilsin! Defol git karşımdan! Bir daha bana tek bir kelime edersen, bir daha yüzüme bakıp o yılışık ağzını açarsan... yemin ederim seni bu dağın tepesinden tekme tokat aşağı atarım!"
Koridora ölüm sessizliği çöktü.
Neva kaskatı kesilmişti. Sırtını yasladığı taş duvar bile bu sözlerin yanında daha sıcak kalırdı.
Ela gözleri anında doldu. Göz pınarlarında biriken o koca yaşlar, birer kristal gibi titredi ama kız onları akıtmamak için dişlerini öyle bir sıktı ki çenesi titredi. Dudakları aralandı, bir şey söylemek istedi; kendini savunmak, "Ben öyle biri değilim" diye haykırmak istedi ama boğazındaki o devasa düğüm tek bir heceye bile izin vermedi. Gururu öyle bir parçalanmıştı ki, hayatında hiç kimseden bu kadar ağır, bu kadar haksız bir darbe almamıştı.
Titreyen parmaklarıyla omuzlarındaki o koca parkayı yakaladı. Tek bir saniye bile beklemeden, sanki üzerinden bir veba örtüsünü sıyırıp atıyormuş gibi montu üzerinden çıkardı.
Yere değil; doğrudan Teoman’ın o kaskatı göğsüne doğru sertçe fırlattı.
Mont adamın göğsüne çarpıp yere düştü. Neva’nın gözlerinden nihayet tek bir damla yaş firar etti, yanağını boydan boya ıslatarak çenesine indi. Ama başını eğmedi. O ıslak, kırılmış, darmadağın olmuş ela gözlerini son bir kez Teoman’ın yüzüne dikti. O bakışta artık ne inat vardı, ne meydan okuma, ne de intikam yemini...
O bakışta sadece mutlak bir yabancılık, derin bir tiksinti ve bir daha asla geri dönüşü olmayan bir veda vardı.
Tek bir kelime bile etmedi. Arkasını döndü.
Taş koridorda koşar adım uzaklaştı. Merdivenleri nasıl çıktığını, o dondurucu rüzgârın içinde kendi sığınağına nasıl vardığını bilmedi. İçeri girer girmez ahşap kapıyı ardından sertçe çarptı. Ağır demir mandalı öyle bir hırsla yerine oturttu ki, mandal kilitlendi.
Odanın ortasında durdu. Göğsü hıçkırıklarla sarsılmaya başladı. Yere çöktü, dizlerini karnına çekip yüzünü ellerine gömdü. "Basit kadın numaraları..." Demek onun gözünde bu kadardı. Demek onun merhameti, ilgisi, uzattığı eli böyle aşağılık bir niyetle yaftalanmıştı.
"Bitti," diye fısıldadı Neva, gözyaşları parmaklarının arasından süzülürken. "Bitti. Değmezsin sen. Tek bir bakışıma bile değmezsin."
O andan sonra manastırda zaman başka türlü akmaya başladı.
Akşam oldu, gece indi, ertesi sabahın ayazı yeniden kayaları sardı. Fırtına hafiflemiş, yolların açılması için greyderlerin aşağı vadiden yukarıya doğru yolu temizlemeye başladığı haberi telsizden duyulmuştu. Bir ya da iki güne araçlar yukarı çıkabilecekti.
Ama o iki gün boyunca kışla, adeta bir mezarlığa döndü.
Neva odasından sadece işi için çıktı. Bahçede ya da dehlizde çalışırken yüzünde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu. Artık gülmüyordu, koşmuyordu, karda oynamıyordu. O hayat dolu, etrafa neşe saçan kız çocuğu gitmiş; yerine sadece işine odaklanmış, bakışları buz kesmiş bir yabancı gelmişti.
Aşağıya, askerlerin yanına hiç inmedi. Barış veya Murat avluda yanından geçerken başıyla hafifçe, soğuk bir nezaketle selam verip yoluna devam ediyordu.
Ve Teoman...
Teoman avluya çıktığında, nöbet teftişine geldiğinde ya da koridorda karşılaştıklarında... Neva adamı tamamen yok sayıyordu.
Göz ucuyla bile bakmıyordu. Yanından geçerken sanki bir duvarın, boş bir havanın yanından geçiyormuş gibi adımlarını bile yavaşlatmıyordu. Ne bir selam, ne bir ima, ne de en ufak bir göz teması... Neva, Teoman’ı kendi dünyasından tamamen silmiş, onu yaşayan bir ölüye çevirmişti.
Teoman ise o koridorda kızı öyle kırıp döktüğü andan beri cehennemin dibindeydi. Sözlerinin Neva’nın kalbini nasıl paramparça ettiğini, o ela gözlerdeki yaşları gördüğü saniye anlamıştı ama artık çok geçti. Kendi kibri, kendi korkusu ona o lafları ettirmişti; şimdi ise kızın o dondurucu kayıtsızlığı, yüzüne tek bir saniye bile bakmaması adamın ruhunu etini kemiğinden ayırır gibi kanatıyordu. Artık bağırıp çağıracağı bir inatçı keçi yoktu; karşısında sadece onu zerre kadar umursamayan, ona bir çöp kadar bile değer vermeyen buz gibi bir kadın vardı.
Ve Teoman, bu sessizliğin kurşundan bin kat daha öldürücü olduğunu her geçen saniye iliklerine kadar hissediyordu.