Bir Gönül Üşümesi Bu✓

2010 Words
AHSEN Pencereye dayadığım başımla camdan dışarıya bakıp iç çekiyor, gözlerimden akan yaşları gizleyemiyordum. Elimden ağlamaktan başka yine ve yine bir şey gelmiyordu. Elbette duymuştum Mahir’in söylediği türküyü. Onun o güzel sesi konuşunca her şey susardı zaten. Bu kadar mı yanmıştı canı? Kalp yangınını türküye dökecek kadar… Oysa bana hep neşeli türküler bahşederdi. Ellerini saçlarımda gezdirirken ya da göğsünde soluklanırken kulağıma mırıldanırdı en güzel türkülerini. Şimdi ise o güzel sesiyle herkesi haberdar edecek kadar büyükmüydü içindeki yangın. “Özür dilerim…” diye fısıldadım, uzun zamandır doğru düzgün kimseyle konuşmamış dudaklarımla. “Umarım bir gün beni affedersin sevgilim…” Esen rüzgârı çektim içime. Belki sevdiğimin dağları anımsatan kokusunu getirirdi burnuma. Ne hayal ama… Zaten bunu istemeye hakkım, yüzüm var mıydı ki? Gerçeğini yanıma getiremeyecek kadar kırıp dökmüş, hayaline tutunacak kadar aciz ve gurursuz olmuştum. Odamın kapısı destursuzca açıldı. Gelenin kim olduğu belliydi. Dönüp bakmadım. İstifimi bozmadan gözyaşlarımı silip sakladım. “Demek buradasın Ahsen Hanım,” dedi amcam, alaycı sesiyle. Bu yaşıma kadar ondan nefret etmemiştim. Ne bizi mecbur bıraktığı hayattan, ne de hak etmediğimiz halde bize hizmetçi muamelesi yapmasından… Ama ne zamanki sevdiğim adamı incitmeme neden oldu, onu ve babamı canıyla tehdit edip beni istemediğim bir evliliğe mecbur bıraktı, işte o zaman etimle kemiğimle nefret ettim ondan. Başımı dayadığım yerden kaldırıp göğsümde kenetlediğim kollarımı çözdüm, pencereyi kapattım. Zaten rüzgâr da yoktu Mahir’in kokusunu getirecek. Canı sağ olsun… Yanından geçip babama adımlayacağım sırada kolum sertçe tutuldu. Bakmadım yüzüne. Görmek istemediğimi çok güzel yok sayardım, zamanla geliştirdiğim bir savunma gibiydi bu. Onun en tahammül edemediği şey de buydu. “Ne istiyorsun?” dedim soğuk bir sesle. Amca demedim. Karşımda saygı göstereceğim biri yoktu. Dışarıdaki herhangi bir yabancıdan farklı değildi benim için. Gerçi herhangi bir yabancı bile onun yaptıklarını yapmazdı ya… Amcam yüzünde iğrenç bir imayla sırıttı. Babam elim kolumu bağlamamış olsa, o suratını parçalamak, o iğrenç gülüşü yüzünden silmek isterdim. “Seninkini konuşuyor tüm köy,” dedi alayla. “Şaşırttın beni doğrusu. Senin gibi suratsız, nasıl oldu da köpek etti koca adamı?” Küçümser bir bakışla süzdü yüzümü. Gözlerim ihanet ederek bir kez daha yaş döktü ama çabucak sildim. Onun bundan artık zevk aldığına emindim. “Mecnun etmişsin adamı,” dedi alayına devam ederken. “Herkes, koskoca ağır abi Mahir’in boynunu büken gül hanımını merak ediyor.” Kalbime saplandı bu söz. O sırada Yeşim ve annesi kapının ağzında dikiliyor, keyifle bana bakıyorlardı. Halimden memnun oldukları o kadar belliydi ki. “Duydun mu Yusuf Beyyy?” dedi amcam gülerek. Sedirde oturan babamın yanına gidip omzuna çarparak yanına oturdu. “Senin uslu, sessiz Ahsen yere bakan yürek yakanmış da haberimiz yokmuş! Baksana, koca koca adamlara tasma takıp köpek etmiş peşinde…” Hışımla yanına yürüyüp karşısına dikildim. “Onun hakkında böyle konuşma! Onun adını ağzına bile alma,” dedim sertçe. Sırıtan yüzü bozuldu ama tekrar toplandı. “Ne olurmuş alırsam?” dedi, ellerini sedirde arkaya yaslayıp, yayılırken. “Herkesi kendin gibi bilme! Eğer susuyorsam babam için, sevdiğim adam için susuyorum. Kulağına giderse yaptıkların ne olacağını hiç düşündün mü?” “Bak hele…” dedi, gözlerini kısarak. “Hisarlı Konağı’na gelin gideceğim diye şimdiden ağa karısı havalarına girmiş. Görüyon mu Ferda?” Gözlerini kapının ağzında duranlara çevirip tekrar bana döndü. “Amcasını bile tehdit edecek cesaret gelmiş!” "Senden öğrendim" dedim aynı onun gibi bakıp. Yerinden doğrulup başını yukarı kaldırıp yüzüme eğilip fısıldar gibi konuştu. “Unuttun galiba? Amca, ona dokunma, ne istersen yaparım diye nasıl yalvardığın günleri…” “Unutmadım!” dedim, gözlerimi gözlerine dikip. “Ne yaptıklarını unuttum, ne de para için ne kadar alçalabildiğini göstermeni… Hiçbirini unutmadım!” “İyi, unutmadıysan tekrar hatırlatmama gerek yok o zaman.” Ayaklanıp karşıma dikildi. Çirkin bakışları beni rahatsız ederken, geri adım atmamak için fazlaca direndim. “Yoksa neler olacağını bilmek istemezsin, Ahsen.” Hangi ara cebinden çıkardığını bilmediğim elinde salladığı kâğıda kaydı gözlerim. Bir fotoğraf vardı parmaklarının arasında, Mahir’in takım elbiseyle kalabalıkta dikildiği bir fotoğrafı… Kemal'in düğününde çekilmiş olmalı. Elinden fotoğrafı hızlıca alırken gözlerim her zerresini görmek ister gibi dikkatle taradı. Yüzünde zoraki gülümseyen bir ifade vardı. Giyindiği takım elbise zayıflamış olduğundan üzerinde biraz bol durmuştu. Yakışıklı yüzünü çevreleyen sakalları uzamış, dalgalı kuzguni saçlarını alnına dökmüştü. Güzel gözleri net görünmüyordu ama bakışlarında ki keskinlik metrelerce öteden seçiliyordu. Parmaklarım karıncalandı fotoğraftaki yüzü okşamak için. Onu ne çok özlemiştim. Sesini duymayalı kokusuyla çevrelenmeyeli aylar olmuştu. Biraz sonra elimden çekilen fotoğrafla anın gerçekliğine döndüm. “Yeter bu kadar hasret giderme,” diyerek fotoğrafı gömleğinin cebine sokuşturdu aheste aheste. İstesem verir miydi o fotoğrafı bana? Ya da yalvarsam bir kez daha? Mahir için yalvarıyor olmak benim zoruma gitmezdi hiç. O gece onun canı için yalvarırken de hiç zoruma gitmemişti. “Uslu bir kız ol ve yaptığımız anlaşmayı unutma Ahsen,” diyerek devam etti. “Yoksa bu, onu sağ iken gördüğün son resim olur.” Yine tehdit etti. Acı bir gülüşle başımı salladım sadece. Burnum sızlıyor, hasretimin acısı yüreğimden tüten bir duman gibi tüm vücuduma dağılıyordu. Gözyaşlarım yeniden dökülmek için fırsat kolluyordu. “İki gün sonra düğünümüz var, ahali!” dedi yüksek sesli, alaylı bir coşkuyla. Kapıya doğru çıkmak için yönelirken, karısı ve kızını arkasına alıp gülümseyerek bana baktılar tekrardan. “Duyduk duymadık demeyin!” diyerek yüksek sesle gürlerken göz kırptı utanmadan. Alay ediyordu benimle. Ben ise çaresizce gözlerimi kapattım. İçimdeki yangın daha da büyüyordu. ✨✨✨✨✨✨ Kıyafetlerini ardı ardına düzensizce çantasına doldururken, unutacağı bir şey kalmaması için biraz daha dikkatli gezdiriyordu gözlerini dolabın içinde. Kazakları, pantolonları... İhtiyacı olabilecek her şeyi koyuyordu. Buralara bir daha ne zaman gelirdi bilinmezdi ama zaten kendinden bir şey kalmasını da istemiyordu. Tek derdi kara gün olarak addettiği o düğün başlamadan, o konvoyun korna seslerini duymadan siktirolup gitmek, sanki hiç var olmamış gibi tüm izlerini buralardan silmek istiyordu. Bir süredir kapının ağzında dikildiğini bildiği, fakat ondan tarafa bakmadığı kadına daha fazla kayıtsız kalamayarak, “Orada daha ne kadar dikileceksin?” diye sordu kıyafetleri doldurmaya devam ederken. Biraz sonra odanın içine adımlayan zarif adımları, ardından derin bir yutkunma ile "Toplanmışsın..." diyen titreyen sesi duydu Mahir. “Evet, unuttuğum bir şey kalmasın” diye cevapladı umursamaz bir tavırla. Sözlerinin kadını yaraladığının çokça bilincindeydi. Kadından bir süre ses gelmeyince Mahir başını çevirip, gözlerini kendininkiyle aynı olan gözlere dikti. Kadının gözleri yağmur yüklü bulutlar gibiydi. Ağzına kadar dolmuş, sağanak halinde boşalmak için tek bir adım, tek bir cümle bekliyordu. Dudaklarını birbirine bastırıp engel olmaya çalışsa da gücü tükenmişti. “Bir şey mi diyecektin?” dedi Mahir. Kadın, bakışlarını oğlunun üç ayda neredeyse çökmüş yüzünde gezdirdi. Feri sönmüş mavilerinde, kendisinin dokunmasına uzun zamandır izin vermediği dağınık saçlarında dolaştırdı. “Beni hiç affetmeyeceksin, değil mi?” diye fısıldadı. Kadının sözleriyle Mahir, çantaya tıkıştırmaya çalıştığı şeyle birlikte durdu. Cevap vermek ,gider ayak eski defterleri açmak istemiyordu. Ama hissettiklerini söylemek için başka fırsat olmayacağını düşündü. “Aslında ben…” diyerek doğruldu, eğildiği çantanın üzerinden yönünü kadına çevirdi. “Sen… her zaman çok güzel bir anne oldun bana karşı. Şu yaşıma kadar ne zaman zor durumda kalsam, ne zaman yardıma ihtiyacım olsa hep yanıbaşımdaydın. Belki bu yüzdendi önüne ardına bakmadan girdiğim kavgalarımın nedeni. Belki bu yüzdendi dik duruşum, kendime olan güvenim. Dillendirmesem de her zaman içimde hissettiğim, övündüğüm buydu. Benim ardımda annem var. Allah onu bir kadın olarak narin yaratmış ama her ihtiyacım olduğunda sıradağlar gibi yanımda, ardımda durduğunu bildiğimdendi bu kendimden emin hâlim.” “Mahir…” diyerek yanına yaklaşmak istedi kadın. Mahir elini kaldırarak engel oldu. “Sonra sen…” diye yutkundu. Söyleyeceklerini toparlamak için bir süre bekledi.. “Varlığına, desteğine en çok ihtiyacım olduğu zamanda beni yalnız bıraktın. Gerçekten sen böyle sevgi dolu bir anne olmasaydın, ben arkamı rahatça yaslayabilirim diye güvenmezdim. Gafil avlanmaz, hep tetikte olurdum.” Acı bir gülümsemeyle devam etti sözlerine. “Sen beni yıktın anne… Sen en zor zamanımda, en ihtiyacım olduğu anda… değil bir ağa bozuntusu, tüm dünyaya karşı çıkacak gücü kendimde bulup ayağa kalktığımda, sen beni savaşımın ortasında yapayalnız cephanesiz bıraktın! Ha, tekrar söylüyorum. Sen beni bu kadar çok sevmeseydin ben gaflete düşmezdim. Sevdiğim kadın da aynı şeyi yapmış olmasaydı… En azından biriniz… Belki bu kadar canım acımazdı. Her ne kadar onu sevmiyor olsan da, birbirinize çok benziyorsunuz biliyor musun? İkiniz de benim zayıf noktalarımı çok iyi öğremişsiniz. Sen analık hakkından, oda gururumdan vurdu beni. " Başını sağa sola sallayıp bir kez daha yutkundu Mahir. Şimdiye kadar sustukları dökülmek işin ardı ardına sıralanıyordu sanki. Susmak aklına bile gelmedi. "Bunca yıldır girdiğim kavgaların, mücadelelerin hiçbirinde alamadığım yarayı siz ikiniz bana tek kurşun dahi atmadan açtınız.” “Yaşa istedim,” diye fısıldadı, yaşlar ardı ardına gözünden yuvarlanırken. “Genç yaşında toprağa girme istedim. Ben seni kaybetmekten korktum Mahir." “Tabi ya… başka ne olabilir değil mi?” dedi alayla gülerken. “SENCE YAŞIYOR GİBİ Mİ DURUYORUM ANNE!” Oğlunun bağırtısıyla yerinde sıçrayan kadın, “Mahir!” diyerek ileri atıldı. Ama Mahir, dokunmasına izin vermemek için iki adım geri çekildi. “Annesin, evladının canını düşünüyorsun, amenna. Seni anlıyorum ama asla kabullenemiyorum.” Neyse diyerek alaylı bir sırıtış takındı. “ Oğlunun yanında olması ruhsuz, bir kabuk olmasından iyidir, değil mi? Sevdiği kadını bile elinde tutamayan basiretsiz bir adam olmasından daha iyi, kanlı canlı yaşıyor olması. Sende haklısın…” Feride sessizce ağlıyordu. Oğlunun sarf ettiği sözlerin ağırlığı altında öylece eziliyor, başını sağa sola sallamak dışında hiçbir şey yapamıyordu. Aslında haklıydı. O, oğlunun hayatını tehlikeye atmasından korkarken farkında olmadan onun gururunu çiğnemiş, “Hakkımı helal etmem,” diyerek elini kolunu bağlamıştı. “Gidiyorum burdan ,” dedi Mahir buz gibi bir sesle. Feride Hanım olduğu yerde buz kesti. Sanki yabancı, yolda gördüğü herhangi birini izler gibi bakıyordu oğlu. Sesi, nefesi el gibiydi. “Haber veririm varınca, telaşta bırakmam sizi. Merak etme. Siz de babamla kendinize iyi bakın, olur mu?” Dudakları buruk bir tebessümle kıvrıldı. “Ee ne demişler? İnsan… yıkıla yıkıla inşa edermiş kendini. Demek ki imar olmak için viran olmak gerekir bazen.” İki büyük adımla kadının yanına vardı. Gözlerinde aylar sonra annesinin bildiği tanıdık sıcaklık vardı. “İyileşirim, merak etme sen. Ama kalbimdeki bu büyük boşlukla bir daha birilerine güvenip sırtımı yaslayabilir miyim, bilemem.” Kolunu ağlayan annesinin omzuna dolayıp sarıldı. Kadının saçlarının üzerine ardı ardına iki üç öpücük kondurdu. “İyi ol,” diye mırıldandı artık sesli ağlayan kadına. “Babam da iyi olsun… Size layık bir evlat olamadığım için de beni affedin, olur mu?” dedi, her şeyden vazgeçmiş gibi. “Sus…! Ne olur sus! ” dedi kadın hıçkırıklar arasında. Bir taraftan da kendine sarılan oğlunun sırtına vuruyordu güçsüz kollarıyla. Annesinden ayrılıp “Bana yolluk koydun mu?” dedi takılarak. “Yolda her molada, neyle yapıldığı belli değil dediğin şeylerden yerim bak.” Kadın, gözyaşları içinde başını aşağı yukarı sallamakla yetindi. Eline çantasını alıp, “Hadi çıkalım, yoksa otobüsü kaçıracağım” diyerek annesiyle birlikte kapıya yöneldi. Kapıya omzunu yaslamış onları üzgün gözlerle izleyen babasıyla göz göze geldi. Söylediklerini duymuştu muhtemelen. En büyük mahcubiyeti babasına karşı hissediyordu Mahir. En çok da o üzgün bakış yaktı canını. Öfke yoktu, kızgınlık yoktu sadece sessiz, derin bir hüzün vardı. O an, içinde bir yerlerde verdiği savaşı görebiliyordu Mahir. Söyleyemedikleri, yapamadıkları ve en önemlisi de olamadıkları, onun gözlerinde bir gölgeye dönüşmüştü sanki. O gölgenin arkasında, kendisine duyduğu o eski, saf güvenin yavaşça solduğunu hissediyordu. Ama bu Mahir'in düşünceleriydi. Biraz dikkatli baksa Cahit'in tek derdinin oğlunun mutluluğu olduğunu anlardı. "Baba" diyerek mahcup bir şekilde mırıldandı. Onlarca kurulmamış cümle vardı bu cansız kelimenin altında. "Gel buraya" diyerek kollarını açtı Cahit oğluna. Mahir burnunun direğin sızlamasını dişlerini sıkarak bertaraf ederken küçük bir çocuk gibi kollarını babasına doladı. "Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın, sen benim aslan oğlumsun, yüz akımsın, başımın tacısın tamam mı? Bunu sakın unutma!" dedi elini ensesine sardığı delikanlının kulağına tane tane fısıldarken. Mahir yüreğini ezen onlarca cümleyi yutup zorda olsa başını salladı. Annesinin ağlaması yeniden şiddetlenirken , babasına biraz daha sıkı sarıldı. "Hadi bakalım yolcu yolunda gerek "dedi bu sefer babası omzuna vurup. Her ne kadar bu durum içine hiç sinmiyor olsa da bu düğün olup bitene kadar Mahir'in buralardan uzaklaşması en doğrusuydu. Oğlunun sağı solu beli olmazdı. Her ne kadar Mahir bir şeyleri kabullenmiş pes etmiş gibi dursa da oğlunun sessizliği gök gürültüsü gibiydi ve ne zaman çatlayacağı, ortalığı ne zaman göz yakıcı bir ışığa boğacağını asla kestiremezdi. Cahit Bey'in bir baba olarak tek isteği gittiği yerde biraz olsun kafasını toplayıp oğlunun mutlu olduğu zamanların gelmesiydi. Devam edecek...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD