Poyraz
Arabayı deli gibi Çınarlı Köyü'ne sürerken aklımda dönüp duran tek şey Ahsen'in yüzü ve kardeşimin telefonda titreyen sesiydi.
“Ahsen kaçırıldı,” demişti hıçkırarak.
Ahsen kaçırıldı...
Kim nasıl cesaret ederdi böyle bir şeye? Aklını mı kaçırmıştı? Canıyla mı zoru vardı? Benim karım olacak kızı kaçırmak kimin haddineydi?
İbrenin sınırlarını zorlayıp bir saatte varılan yolu kırk dakikada tamamladım. Arkadan ailemin ve arkadaşlarımın geldiğini biliyordum. Arka arkaya kornaya basıp beni yavaşlatmaya çalışıyorlardı. Durmadım. Delirmiştim... Kelimenin tam anlamıyla delirmiştim. Buna cesaret edeni, ona yardım edeni bu işte parmağı olan kim varsa öfkemden nasibini alacaktı.
İki katlı taş evin önüne gelince ani frenle durup arabadan fırladım. Haber düğün evi olduğundan hızla yayılmış, normalden fazla insan merakla, ağlama ve bağırış seslerinin duyulduğu konağın avlusunda ve etrafında toplanmıştı.
Köylünün meraklı bakışları arasında hızla büyük kapıdan içeri girip sağa sola bakındım. Gördüğüm görüntü nefesimi keserken sakin kalmak adına bir kez daha kendime telkinde bulundum.
Ahsen'in amcası avlunun ortasındaki büyük çınar ağacına sırtını yaslamış, yanında hemşire olduğu anlaşılan bir kadın bacağına dikkatle tampon yapıyordu.
Karısı ve kızı gözyaşları içinde adamın başında durmuş, çığlık kıyamet ağlıyorlar, konu komşuya bir şeyler anlatıyordu.
Yine aynı tarafta kız kardeşlerimin yanında gönderdiğim adamlarım biri kafasına bez parçası bastırırken, _muhtemelen başından yaralanmıştı_ diğeri elinde bir bardak suyla etrafa boş bakışlar atıyordu. Kardeşlerim ise bir köşeye çökmüş, sessizce gözyaşı döküyorlardı.
“Neler oldu burada?”
Sesim yaşadığım stresten dolayı fazlasıyla sert çıkınca herkesin kafası anında bana döndü.
Kızlar beni görünce ayaklanırken “Abi!” diyerek koşturup hızla yanıma geldiler. Servet ise oturduğu yerden zorlukla doğrulup bacağını tutarak bana doğru gelmeye başladı. Kızlara sıkıca sarıldıktan sonra kendimden uzaklaştırıp ikisininde sağını solunu dikkatle inceledim.
"Yaralandınız mı? Var mı bir şeyiniz?”
Telaşla sorduğum soruya, “Biz iyiyiz,” diyerek cevap verdi titreyen sesiyle Selin.
“Evet abi, biz iyiyiz,” diye destekledi gözünün yaşıyla Pelin.
“Ne oldu burada?”
Kızların benim sorumla ağlamaları yeniden başlarken hıçkırmaktan bir türlü konuşamıyorlardı.
Ahsen'in amcası ağır aksak adımlarla yanıma ulaşınca “Poyraz oğlum,” diye seslendi tereddütle. Hem sesinde hem bakışlarında büyük bir telaş vardı. Alnının sol köşesinde büyük bir kızarıklık vardı. Üstü başı yerlerde yuvarlanmış gibi toz toprak içindeydi. Muhtemelen adama karşı koymaya çalışmıştı. Bacağı ise onca tampona rağmen hâlâ kanamaya devam ediyordu. Bakışlarımı yukarıdan aşağıya süzdüğüm adamın yüzüne çevirdim.
“Şimdi bana burada neler olduğunu hemen anlat Servet Bey!” dedim, dişlerimi sıkarak. “Burada ne oldu ve Ahsen nerede?”
Daha önce hiç tanık olmadığı soğuk sesimle gözlerindeki telaş yerini korkuya bıraktı.
“Beyim... ben engel olmaya çalıştım ama" dedi hızlıca. "Ama başaramadım, Bey'im..."
“Neye engel olmaya çalıştın? Konuşsana be adam!”
Tam ağzını açmıştı ki, kapıdan gelen araçların fren sesleriyle eş zamanlı babam, annem, amcam ve arkadaşlarım içeri girdiler. Kızlar annemle babamı görünce ağlayarak bu sefer onlara koşuştular. Annem ilk defa soğuk tavrını bir kenara bırakmış halde, kızlara sıkıca sarılırken, babamda sakin sakin iyi olup olmadıklarını soruyordu. Amcamla arkadaşlarım ise soğukkanlılıkla olan biteni anlamaya çalışıyorlardı.
Ben tekrar Servet’e dönüp, cevap vermesi için bakışlarımı ona diktim.
Adam karşımda sıkıntıyla kıvranırken vakit kazanmaya çalışıyordu ama benim de son sabırla durduğumun farkında değildi.
Tam konuşması için yeniden seslenecektim ki arkamdan babamın “Servet!” diye haykıran sesi duyuldu. Adam yerinde kalakalırken, babam hızla gelip Servet’i yakasından tuttuğu gibi sarsmaya başladı. Bir taraftan bağırıp diğer taraftan tehditler savuruyordu. Servet ise tamamen ne yapacağını bilemez halde “Ağam, valla benim bir suçum yok,” diyerek yersiz bir çabayla kendini açıklamaya çalışıyordu.
“Ne demek oluyor lan bunlar ha? Kim cesaret eder böyle bir şeye? Kim!!”
Babam bağırdıkça Servet küçüldükçe küçüldü. Kocaman adam babamın karşısında resmen zangır zangır titriyordu.
“Baba, sakin ol, neler olduğunu anlayalım,” diye seslenirken koluna elimi koyup engel olmaya çalıştım. Babamın öfkesi durulmadı ama yine de Servet’i yakasından sertçe ittirdi.
“Hemen neler olduğunu anlat,” dedi dişlerini sıkarak.
O yaralı haliyle geriye doğru sendelerken, zorlukla da olsa ayakta kalabildi. Karısı kızı korkuyla bize bakıyor, yanımıza yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı.
Servet bacağını tutarak çınar ağacının altına oturdu ve derin bir nefes alıp,“Bundan dört ay önceydi, ağam,” dedi bacağının acısıyla sızlanarak. “Bu serseri yeğenimin bir kaç kez karşısına çıkıp rahatsız etmiş. Seni kendime alacağım demiş. Ahsen bana geldi. ‘Amca, böyleyken böyle oldu dedi. Korkuyorum, beni su doldurmaya dahi olsa tek başıma gönderme dedi" tedirgin bakışlarıni yüzümüze çevirip,Elimden geleni yaptım ağam, karşısına çıkıp yeğenimden uzak durmasını söyledim. Adamdan korkuma rağmen tehdit dahi ettim."
Elini bacağına bastırıp bir kez daha inledi. " Sonrada Poyraz beyimle sözledim kızı.Yüzükler takıldıktan sonra Ahsen zaten neredeyse kapıya dahi çıkmadı.Vazgeçti sandım ağam, yoktu zamandır ortalarda. Meğer pusuya yatmış. En olmadık zamanda saldırdı işte. Olmadı.. yapamadım gücüm yetmedi, ağam. Hazırlıklı gelmiş.”
"Kim ulan bu canına susamış it? Kim...!"
Servet başını kaldırıp önce babama ardından bana kaçamak bir bakış attı. Ardından mırıltı halinde o ismi söyledi.
Duyduğum isimle yerin ayağımın altından kaydığını hissettim. Kulaklarım uğuldamaya başlarken, sesler bir anda silikleşti.
Onun kaçıranın Mahir olduğunu öğrendiğimde bu sefer gerçekten çıldırdım. Çünkü bu Mahir, aylar önce benim işçilerimi hastanelik edip, işlerimi sekteye uğratan adamın ta kendisiydi.
Ondan sonrası benim için tam bir öfke patlamasıydı.
Duyduklarımla elim ayağım titreyince o sinirle ağacın altında bekleyen korumaların yanına gidip sağlam olanın suratına tokatı patlattım. Asla yapacağım bir şey değildi ama şu an hissettiğim öfkeyle dağı taşı ateşe verebilirdim. Tek yapmaları gereken kardeşlerimi ve sevdiğim kadını korumaktı ama onu bile becerememişlerdi. Ben ardı ardına hakaretler ederken onların tek yaptığı başlarını eğip özür dilemekti. Bu tavırları ise öfkemi körüklemekten başka işe yaramıyordu.
Biraz sonra omzuma asılan Alperen'le gerçek zamana dönebildim. Kollarımdan tutarak beni adamların üzerinden çekerken diğer taraftanda sakinleştirmeye çalışıyordu. “Böyle olmaz kardeşim,” derken kendinden asla beklenmeyen bir olgunlukta davranıyordu.
“ Böyle davranarak sadece vakit kaybediyorsunuz. Bir an önce jandarmaya haber vermeliyiz. Yolları kapatırlar, ne bileyim şehre giden araçları filan ararlar.”
Ben hızla başımı sallarken babam adamlarına aramaya başlamaları için talimatlar yağdırıyordu. Bu işi dallanıp budaklanmadan bir an önce halletmeliydim.
Ben elimi belime atıp sakinleşmek adına derin nefesler alırken, gözümü kapatıp derince yutkundum. Nefeslerim ciğerime ulaşmıyordu sanki. Astım hastalarından daha beterdi halim...
Derin nefeslerin fayda etmeyeceğini anlayıp, gözümü açtığımda karşımda tekerlekli sandalyesinde oturan Ahsen'in babasıyla göz göze geldim. Bunca zamandır bir bitki gibi hiçbir ifadesini göstermediğini bildiğim adamın bakışlarındaki öfke beni huzursuz etti. Sanki tüm yaşananların sorumlusu benmişim gibi bakıyordu. Düşmanca...
Bakışlarımı hızla adamdan kaçırdığımda, gözlerim bu sefer Ahsen'in babasının yanında duran kızları seçti. Uzun zamandır görmesem de hatırlamıştım onları. Ahsen'in en yakın arkadaşlarıydı bunlar. Aklıma gelenlerle kaşlarım çatıldı daha da mümkünü varmış gibi.
Servet'in dediği gibi bu adam aylardır Ahseni rahatsız ediyorsa illaki bu kızlar biliyordur değil mi? Adımlarım bu sefer onlara doğru ilerledi. Karşılarına dikildiğimde ikisinin de huzursuz olduklarını o kadar belliydi ki.
"Sizler biliyor muydunuz?" diye sordum direk konuya girerek. Şuan nezaket, incelik aklıma gelecek en son şeydi.
"Yani bu adamın Ahsen'i rahatsız ettiğini?"
Adının Seher olduğunu bildiğim kız konuşmak için ileri atılmıştı ki, diğeri kolundan tutup engel oldu. Birbirlerine bakıp kendi aralarında benim anlamadığım bir konuşma geçti.
"Bakın!" dedim parmağımı ikisine doğru sallarken. "Eğer birşey biliyorsanız şimdi söyleyin. Ahsen'in başına bir şey gelmeden onu bulmam gerek. Ben zaten onu en kısa zamanda bulacağım! Ama eğer yardım ederseniz işimi kolaylaştırmış olursunuz!"
"Biz birey bilmiyoruz "dedi hafif kilolu olan kız tek bir tereddüt göstermeden. Sinirle burnumdan solurken açılan ağzımı, arkamdan seslenen babamla kapattım. Göz temasımızı koparıp ona doğru döndüm.
"Jandarmayı aradık,” dedi babam, “Onlar yoldalar. Sen de Mahir denen o itin evine doğru git. Bende jandarmayı karşılayıp hemen ardından geleceğim,”
Başımı sallayıp konağın kapısından dışarıya attım kendimi. Tam arabaya yönelmiştim ki esen rüzgarın şiddetiyle arabaların arasında sallanan beyazlık dikkatimi çekti. O tarafa ilerlediğimde gördüğüm şeyle ayaklarım çakılıp kaldı.
Sarsak adımlarımla ilerleyip uçuşan beyazlığı yanına vardığımda, dizlerimin titremesine rağmen eğilip usulca elime aldım. Gelen geçen araçlar yüzünden toza toprağa bulanmış olan duvaktı bu.
Ahsen'in duvağı...
Kalbinin en derininde hissettiğim acıya rağmen oyalanmamak adına hızla bindiğim arabayı çalıştırıp hareket ettim. Önümdeki tozlu yol bir anda gözümde öyle büyük öyle ulaşılmaz oldu ki. Gideceğim yer, yani Mahir'in evi özellikle altımda araba varken fazla uzak değildi ama her saniye sanki saatlere denk gibiydi. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. Ahsen’in güzel yüzü gözümün önünde dönüp duruyor, beni olmadık çılgınlıkları yapmaya davet ediyordu.
Ama ben derin bir nefes alıp sadece ileriye baktım. Ahseni bulana kadar sakinliğimi korumam gerektiğini kendime tekrar tekrar hatırlattım . İçimde bir şeyler kopmuştu; ya Ahsen sağ salim bulacaktım ya da ben bir daha aynı Poyraz olmayacaktım...