'Mutluluk' Nedir Sorusuna Cevabımsın ✓

2692 Words
AHSEN İnsanın içinde hissettiği onlarca duygunun arasında en çaresizi gibi görünür özlemek.. Ruhunun en derinliklerinden gelen bir histir ve ne yaparsanız yapın, boşluğu hiç geçmez zannedersiniz. Birazda acıtır aslında ve bu acı insanı hiç yapmadığı, yapmaya cesaret dahi edemeyeceği eylemi yaptırırken buldurur kendini. Bende aynı şekilde, değil yapmak aklımın dahi ucundan geçmeyeceği bir şeye kalkışmış, akşamın kör karanlığında Mahir'i görmek için yola çıkmıştım. Bilsem yaptığım bu hareketin nelere mal olacağını yine kalkışır mıydım bilinmez ama önünü ardını düşünmeden gidiyordum . Günlerdir Mahir'i görememenin, son üç gündür ise sesini dahi duyamamanın verdiği panikle yola düşmüştüm. Amcam, ailesi ile birlikte uzak bir akrabasının düğününe gideceğinin haberini verince, bunu bir işaret olarak almış, onları kapıdan uğurlar uğurlamaz, babamı yatağına yatırdığım gibi kendimi dışarı atmıştım. Havanın serinliği, yolun ıssızlığı ile birleşip hissettiğim heyecana karışırken içimi ürpertiyor , yeni doğmuş bir ceylan gibi adımlarımı korkak ve bir o kadar da temkinli atmama neden oluyordu. Yolda tanıdık birisine denk gelmemek için, içimden bildiğim tüm duaları ardı ardına okurken, tek isteğim havanın soğukluğundan dolayı fazla kimsenin dışarılarda olmamasını ve üzerime giyindiğim bol kıyafetlerle tanınmamayı umut etmekti. Duvarlara yakın bir şekilde sağımı solumu kontrol edip, aksiyon filminden fırlamış gibi ilerlerken, evimizin olduğu sokağın meydandaki kahvehaneye çıkan tarafına değilde, onun arka tarafına açılan sapağa girdim. Mahir söylemişti burayı. Sokağın içindeki sıralanmış evlerin pencereleri tam yolun önünü gösteriyor olsada , bu evlerin bazılarının boş, bazılarının da ev sahiplerinin yabancı kimseler olduğunu söylemişti. Ara sıra duyduğum, uzaktan gelen köpek ulumaları içimi titretse de vazgeçmeden yoluma devam ettim. Bir insan neden köyün en ıssız yerine ev yaptırırdı ki? Herkesin gittiği yönün tersine gitme huyu bir Mahir'de yoktu demek ki. Babasına çekmiş olmalıydı bu konuda muhtemelen. Yoksa itin öldüğü yer diye tabir edilen bir yere ev dikip, dükkan açmak kimsenin kolay kolay cesaret edebileceği bir şey değildi. Tuhaf düşüncelerle zihnimi meşgul edip, ilerlemeye devam ederken sık sık ardımı kontrol etmeyi ihmal etmiyordum. Evler bitti ben yürümeye devam ettim, ta ki köyün sonunda tek başına görünen yere varana dek. Her tarafı ışıklarla aydınlatılmış dükkanın önüne geldiğimde derin bir nefes verdim. Buraya kadar iyi idare etmiştim neyseki. Şansımın bu gece hiç yakamı bırakmamasını temenni ediyordum. İçeride Mahir'i görecek olmanın huzuru ise şimdiden etrafımı çepeçevre kuşatmış, kalbimin heyecanla çarpmasına neden olmuştu. Evet.. İçeriye girecek, Mahir'i beş dakika dahi olsa görecek, sonra günlerdir beni merakta bıraktığı için hesap soracak, ondan sonra da geldiğim yolu aynı hızda geri dönecektim. En azından şimdilik kafamdaki planım buydu. Büyük dükkana adımımı atar atmaz, ıslak tahta kokusuyla karışık Mahir'in parfüm kokusu karşıladı beni. Gözlerimi kapatıp kokusunu solurken, daha kendisini görmeden dahi, burada olduğunu bilmek bile yüzümü güldürmeye yetmişti. İçeriye doğru yönelip, adımlarımı makine sesleriyle birlikte takırtıların geldiği yöne çevirdim. Babasının burada olmamasını umut ediyordum, yoksa akşamın bir vakti, köyün en ücra köşesinde bulunan dükkanında kendi başına bir kızın ne işi olduğunun açıklamasını yapamazdım elbette. Hakkımda ne düşüneceklerini tahmin bile edemiyordum. Çıkan takırtıları kendime rehber edip oraya doğru yöneldim. Duvara yanaştırılmış büyük makinanın olduğu yere doğru kafamı uzatınca gördüğüm şeyle, Mahir'in deyimiyle kalbim depara kalktı. Mahir tüm dikkatini masanın üzerinde duran parçalara vermiş, kulağına taktığı kulaklıklarla hiç kimseden habersiz bir şekilde harıl harıl çalışıyordu. Üzerine tam oturmuş olan tişörtü, kaslı bedenini iyice ortaya çıkarırken, giyindiği tulumun askıları omuzlarından aşağı düşmüş, her daim taralı gördüğüm dalgalı saçları dağınık bir şekilde alnına dökülmüştü . Genelde onu gömlek pantolonla görmeye alışık olduğumdan, bu hali gözüme çok farklı gelmişti. İş yaparken dünyayla bağlantısını kestiğini biliyordum, çünkü iş saatleri içinde ne zaman mesaj atsam ya çok geç döner yada hiç cevap vermezdi. Ama onu ilk kez çalışırken görüyordum. Elinde tuttuğu vidalama makinası ile masanın üzerine koyduğu sıralı tahtaları puzzle yapar gibi birbirlerine monte etmekle meşguldü. Kulağının üzerine taktığı kalemle ara ara bir şeyler karalıyor, diğer taraftan ölçülere uygun parçalar kesip, sırayla önündeki büyük parçaya monte ediyordu. Bu dağınık haliyle nefes kesici göründüğünün farkında mıydı? Bir insan sıradan bir işi yaparken bile nasıl böyle karizmatik görünebilirdi akıl erdiremedim doğrusu ? Üzerine giyindiği tişörtü, terden sırtında yer yer ıslaklıklar oluşturmuş, kol kasları elindeki büyük tahtaları indirip kaldırmaktan iyice şişmişti. Bu görüntü sebebini anlamadığım şekilde içimde bi şeyleri harekete geçirdi. Tükürüğüm boğazımda kaldı ve nefes almak için ardı ardına yutkunmak zorunda kaldım. Mahir elinde ki işi bırakıp, kenarda duran su şişesine doğru uzandı ve tepesine dikledi. Ardından şişenin içinde kalan suyu yukarıya doğru kaldırarak, kalan suyun yüzüne doğru dökülmesine neden oldu. Başını sağa sola hızla sallayıp, suyu yüzünün her tarafına yayılmasını sağladı. Yüzünden akan suları eliyle silerken, serseri bir edayla alnına doğru dökülmüş saçlarını elinin ıslağı ile arkaya doğru yatırıp şekillendirdi. Ben hipnotize olmuş gibi nefes almadan onu izlerken, şişeyi atıp işine dönecekti ki, gayri ihtiyari başını çevirmesiyle göz göze geldik. Gök mavisi gözlerini kısıp, yanlış görüp görmediğini sorguladı ama hayır orada öylece durmuş onu izleyen birini gördüğüne emin olunca. "Buyurun?" dedi kaşları çatık temkinli bir şekilde . Gecenin bu saati pek müşterisi olmuyordu sanırım ki, şaşkınlığı sesine yansımıştı. Benden cevap alamayınca "Hayırdır inşallah" diyerek gürültüyle çalışan makinayı durdurdu. Gördüğüne emin olduğu ama ses vermeyen karaltıya, yani bana doğru adımlamaya başladı. "Buyur bacım?" diye seslendi yeniden, duymadığımı düşünerek. "Kime baktın?" Üzerimde kendimden beş beden büyüklükte bir kıyafet vardı. Yazma ile iyiden yüzümü kapattığımdan neye benzediğim belli olmuyordu. Mahir fazla yakınıma girmeden, derdimi anlama niyetiyle yaklaştı. "Mahir ustayı görecektim" diye mırıldandım. Ağzım yazma ile iyice kapalı olduğundan sesim boğuk çıkmıştı. Niye böyle bir şey yaptım bilmiyorum. Sadece Mahir'in beni tanıyıp tanımayacağını görmek istedim belki de. " Mahir benimde.." dedi kararsızca "Sen ne için görecektin beni?" "Emanetin vardı bende. Onu getirdim" dedim yüzüne bakmadan, oyunuma devam ederek. "Ne emanetiymiş o?" deyince elimde tuttuğum poşeti aceleyle ona doğru uzattım. Mahir belirsizlikten nefret ederdi. Hayatı boyunca hiç bir döneminde acabaya yer olmamış, olmasına da müsade etmemişti. Şimdi kim olduğu belli olmayan, kadın görünümlü bir kişi ona elindekini uzatınca, poşeti almadan bi süre dikkatle bakması bu yüzdendi. Almak için bir harekette bulunmayınca, elimdeki poşeti salladım bir an önce alsın diye. Bir süre daha baktıktan sonra uzanıp elimden aldı. " Kolay gelsin" diyerek çıkışa yöneldim.Neden böyle aptalca bir şey kalkıştım bilmiyorum. Ben giderken Mahir'in bakışlarının sırtımda olduğunu hissediyordum. Beni tanımayan Mahir'in hayal kırıklığı ile çıkışa yürürken tek tesellim, onun sağlığının yerinde olduğunu gözümle görmüş olmaktı. Peki neden içim kış günü kapıda kalmışım gibi üşümüş hissediyordum. İçimden gelen ve burnumu sızlatan ağlama isteğini zorlukla bastırdım. Bir an önce eve gitmeliyim. "Bacım" diyen sesiyle adımlarım duraksadı.Tam anladı diye sevinecekken "Emanet sahibine selamımı ve teşekkürümü ilet" dedi rahat bir sesle. Ne ? Gerçekten mi? Ne demek kim olduğunu dahi bilmeden birine selam göndermek ya? Tüm uzüntüm yerini, vücudumu baştan aşağı ayak parmaklarımdan saç uçlarına kadar doğru çıkan bir sinir dalgasına bıraktı. Ben o gün gelemedim , çok beklettim diye günlerdir vicdan azabından kıvranırken onun keyfi yerindeydi. Demek bilmediği tanımadığı herkesten böyle paketler alıyordu beyefendi. Kimdir? Necidir? diye sormaya bile gerek görmüyordu. "Tamam!" dedim. Hissettiğim sinirle sesim epey sert çıkmıştı. "İletirim selamınızı da, teşekkürünüzü de !" diye devam ettim bastıra bastıra. Tam tekrar adım atacakken yeniden "Bacım" diye seslenip tekrar durdurdu Mahir. Şeytan kulağıma hiç iyi şeyler fısıldamıyor. Biraz daha böyle konuşmaya devam ederse, etrafta kafasını kırabilecek pek çok alet edavat vardı. Yönümü dönmeden sadece başımı yarım çevirerek dinlediğimi belli ettim. "Emanet sahibine deki... Güneş gerçekten balçıkla sıvanmıyormuş." Mahir'in sözlerini yaşadığım sinir ve üzüntü ile kavrayamadım. "Tamam söylerim" dedikten sonra tam adım atacakken ile kalakaldım. Ne ? Ne demişti o az önce ? Ne yani tanımış mıydı? Ama nasıl ? Mahir ağır adımlarla peşimden gelip arkamda durdu. Ben karmakarışık olmuş bir halde yavaşça arkamı dönüp Mahir'le göz göze geldim. Mahir yüzünde kendinden emin bi gülümsemeyle bana bakarak "Öyle güzelsin ki, değil şu üzerindeki çaputlar, hiç bir şey gölgeleyemez bu güzelliğini" dedi. Tek yapabildiğim ağırca yutkunmak oldu. Mahir büyük elini bana doğru uzatıp baş ve işaret parmağıyla sadece gözlerimin göründüğü yazmayı indirip yüzümü açığa çıkardı. Bakışları özlemle yüzümün her santimini karış karış gezdi. "Gerçekten buradasın" dedi inanamıyormuş gibi. "Yoksa ben fazla tinerle uğraşmaktan ayak üstü rüya görmüyorum değil mi " "Rüya değil" dedim aynı onun yaptığı gibi yüzünün her santiminde gözlerimi gezdirirken. "Buradayım. Hemen karşında" Güldü... Yakışlıklı yüzü daha da aydınlandı mümkünmüş gibi. Kalbimle alıp veremediği varmış gibi güldü... Kalın dudakları yukarıya doğru çekilip düzgün dişleri görünür oldu. Gülmek nasıl olurda bir insana, bir erkeğe bu kadar yakışırdı? Yoksa onun her haline, her hareketine kanmaya meyilli olan aklımın, bana bir oyunu muydu bilmiyorum. Bu gülüş tüm kızgınlıklarımı tüm kırgınlıklarımı kapı dışarı etti. Onun gülüşünü izlerken tek düşündüğüm onu daha fazla güldürmeliyim oldu. Bu güzel gülüşü sürekli görmek için tüm hayatımı feda edebilirim. Farkında olmadan bende gülümsemişim, onun güzel gülmesini yankılayıp. "Hoşgeldin" dedi atılarak kocaman kollarıyla sarmaladı beni. Başım göğsüne denk geldiğinden, burnumu göğsüne gömüp günlerdir hasretini çektiğim kokusuyla sarmalandım. Kollarım kavuşmazdı geniş gövdesinden ama, yinede sarılmaya çalıştım. Onsuz geçen zamanın açığını kapatmak istercesine sarıldım. Ve ben günlerdir ilk defa rahat nefes aldığımı hissettim, onun kokusu etrafımı kuşattıkça. Korkularım, endişelerim, içimi huzursuz eden ne varsa geldikleri cehenneme usulca kaybolup gittiler. Oda benden farksız değildi. Uzun boyunu eğmiş, başını boynuma gömmüş, kokumu soluyup, ardı ardına öpücükler kondurmakla meşguldu. Bir kitapta "Hasret en delikanlı adamın bile içini oyar, özlemekten insanın kaburgaları kırılır" diye bir söz okumuştum. Haklıymış. Ona biraz daha sarılmasam bir köşe başında yıkıp kalacakmışım özlemimden. Mahir'de bu sözün gerçekliğini kanıtlamak ister gibi, kocaman kolları ile kendine bastırdıkça bastırıyor içine katmak istercesine sarmalıyordu beni. Ne kadar o şekilde kaldık bilmiyorum. "Sana, şuan buraya kadar neyle, nasıl geldiğini sormam lazım ama, bana biraz müsade et "dedi Kafasını boynumdan kaldırıp başımın üzerine ardı ardına öpücükler kondurmaya devam ederken. Ben kapalı gözlerimle memnuniyetle kabul ettim öpücüklerini. "Sahi" dedi aniden çekilip "Sen nasıl geldin buraya kadar" Aklına yeni gelmiş olmalı. Yoksa kapıdan adımımı atar atmaz başlardı sorgu suale. "Baktım sen gelmiyorsun, ben geleyim dedim" diye cevapladım omzumu silkerek. Gülümseyip tekrardan sarıldı. Beni burada gördüğüne o kadar şaşırdı ki Mahir'ce tepkiler veremiyor. Bir süre daha birbirimize dolanmış halde kapı ağzında öylece durduk. "Neyse "diyerek sıyrıldım kollarından "Ben artık gidiyim." "Ne?" diyen sesi epey şaşkın çıkmıştı. İlk başta anlamadı dediğimi yada kokumla mayışmıştı bilmiyorum. "Ben buraya seni merak ettiğim için geldim" dedim gözlerine bakarak. "Günlerdir, sesini bile benden esirgediğine göre, gerçekten çok meşgul olmalısın. İyi olduğunu gördüm. Artık eve gidebilirim. Sana kolay gelsin Mahir Usta "dedim sanki sabahtan beri adamın göğsüne sığmak istercesine sarılan ben değilmişim gibi ve arkamı dönüp yürümeye başladım. "Hey" diye seslendi ardımdan. Şaşkınlıkla karışık eğlenen bir sesle . Duymazdan gelip, oyalanan adımlarla çıkışa doğru yürüdüm. Oda benimle birlikte yürümeye başladı ardımdan, ayak seslerini duyuyorum. Benim yere sessiz basan ayaklarıma inat, o asker gibi ayaklarını yere vurarak yürür. Heybetinden olsa gerek. Dükkanın dış kapısına ulaştığımda, Sana ey, kanımda eriyen kadın ... diyen sesiyle duraksadım.. Can nasıl dayansın, Nasıl dayansın? Mezara çekmekse, beni maksadın Önümde, o ela gözlerin yansın Yüzümü ona dönmedim. Gözlerim hangi ara yaşlarla doldu bilmiyordum. Dudaklarımı birbirine sıkıca bastırdım ağzımdan hıçkırık kopmasın diye. Tanımadı demişti değil mi ? Mümkün müydü böyle birşey? Büyük elini elime doğru uzatıp beni kendine doğru usulca çevirdi. Bir sütun alevsin, bir sütun duman Yalnız seni görür, gözünü yuman Senden, ateşine bir deva uman Bari gitsin, kara toprağa kansın. Elini yanağıma doğru uzatıp gözümden hangi ara aktığını bile anlamadığım yaşı sert ellerine tezat yumuşacık sildi. Mahir'in avucuna yanağımı yaslayıp gözlerini kapattım Bir çukur solumda, bir ateş sağımda Kabre girdiğim gün, bu genç çağımda Öyle bir yüksel ki, sen toprağımda Görenler, ruhumu tütüyor sansın.. "Ahsen'im "dedi güzel sesiyle. Kalabalıklarda kaybolsan, bir senin güz cemalini seçer gözlerim. Görmesem, duyamasam, şu çiçek bahçelerini andıran kokunla bulurum ben seni. "Mahir" dedim sesim titrerken. "Mahir'in canı" diye yankıladı beni. Gözlerinden taşan aşkına şahidim... Kafasını yana eğip güzel gözleriyle yüzümü taradı, dükkana adım attığımdan beri yaptığı gibi. "Seni çok özledim" diye fısıldadı gözlerini dudaklarımdan çekmeden. Onun öyle bakmasına gayri ihtiyari yutkunup kuruyan dudaklarımı yaladım. Elini çeneme doğru kaydırıp, yüzümü yüzüne yaklaştırdı ve hızla dudaklarımızı birleştirdi. Onun temasıyla, parmaklarımın ucuna yükselip omuzlarından tutunarak destek aldım. Beni her öptüğünde dudaklarım ilk gün ki gibi karıncalanır. Buna alışamayacağıma artık eminim. Bedenimin sanki hastaymışta, ateşler içinde yanıyormuş gibi ısındığını hissettim ve bacaklarım bedenimi taşımaz oldu. Oda bunu bilir gibi hemen kollarını belime dolayıp bana destek olurken, hem öpüşmeye devam edip hemde geri geri adımladık. Sırtım dükkanın kapısına yaslanınca , oda benim üzerime ağırlığını verip beni iyice sıkıştıdı. Kalbim ağzımda atıyor . Öylesine kaptırmışız ki kendimizi dükkanın önünden herhangi biri geçse bunu kimseye açıklayamayız. Onu durdurmam gerekiyor ama bunu yapabilecek iradem yok. Yine Mahir her zaman ki gibi kontrolü eline aldı ve son bir öpücükle ayrıldı üzerimden. Huzursuz oldum. Neden çekildi ki? "Kapı ağzındayız " dedi nefes nefese. "Hadi benim aklım gitti, sen neden uyarmıyorsun ki?" Omuz silktim sadece huysuzlanıp. Elinden şekeri alınmış çocuk gibi hissediyorum. Kollarımı göğsümde birleştirip trip atmamak için zor tuttum kendimi. Başını sağa sola salladı gülerek, halinden çokça memnundu... ✨✨✨✨ Mahir bana dükkanın içini gezdirdikten sonra, köşede yine kendi imalatı olduğu belli olan salıncağa oturmuştuk. Daha doğrusu o rahatça yaslanmış, bende üzerine uzanır vaziyette ona sarılı halde göğsüne sığınmıştım. Çok güzeldi çok huzurluydu. O salıncak ağır ağır sallanıp Mahir saçlarımı okşadıkta uykumu getiriyor, hep burada, bu halde sonsuza kadar kalma isteği uyandırıyordu. "Mahir " dedim. Sallanıp durmanın etkisiyle sesim mayışmıştı. "Bundan bizim evimize yapar mısın? Çok sevdim bunu" Burnundan nefes verir gibi güldü. "Yaparım gülüm sen yeter ki iste. Daha güzeli yaparım hatta." Başımı kaldırıp göğsüne çenemi yasladım. Oda parmak uçlarını yüzümde gezdirmeye başladı. "Ahsen benim sana birşey söylemem gerekiyor" diye mırıldandı. "Ne oldu?" diye doğruldum yerimden. Bir süre düşündü nasıl söyleyeceğini tartar gibi. "Söylesene Mahir" dedim telaşlanıp ,"Kötü birşey mi var?" Susmaya devam etmesi, aklıma olmadık şeyler getiriyordu. "Ben" dedi duraksayıp, "Ben babama senden bahsettim" dedi pat diye. "Ne, nasıl, ne.. Ne zaman?" Sorularımı arka arkaya sıralayınca "Sakin ol" diyerek elimi tuttu. Şimdi ellerimi, büyük elleri ile sarmalamış , dizlerimiz birbirine değer şekilde oturuyorduk. " Şimdi şöyle ki, ben seni göremeyip iyice kayışı kopartınca, farkında olmadan etrafta biraz terör estirmişim. Babamda geçti karşıma 'kız kim?' diye sordu. Bende zaten bunalmıştım günlerdir. Anlattım ne var ne yok" dedi. Cebinden çıkardığı sigarayı dudaklarına kıstırıp ateşledi. "Zaten çok daha önce anlamışda, ben zamanı gelince anlatırım diye oralı olmamış." " Nasıl anlamış?" diye sordum merakla. "Bilmiyorum, anlamışlar işte yavrum annemle beraber. Zaten bu büyükler bakışından, duruşundan anlıyorlar böyle şeyleri. Halbuki iyi idare ettiğimi düşünüyordum" dedi yarım ağız sırıtıp. "Peki ne söyledi? Yani benim hakkımda..." "Valla yavrum nasıl söylenir bilmem ki ?" Söylediği şeyle iyice panikledim. "Beğenmedi değil mi ? Beğenmedi beni. Offf! Ne halde gördü beni kim bilir ? Kesin üstüm başım ıslak su taşırken gördü. Yada kızlar saçma sapan beni sürüklerken falan görmüştür." "Heey! "diye eğlenen sesini duydum ama kendimi durduramadım. Ardı ardına cümlelerimi sıralarken , babasının benim hakkımda söyleyeceği en ufak olumsuz cümle Mahir'i zor durumda bırakacağı ihtimali beynimi kemiriyordu. Sevdiğim adamın, benim yüzümden ailesine karşı mahçup olmasını istemiyordum. Ben konuşmaya devam ederken, elleri yüzümün iki yanından tutup aniden dudaklarıma sert bir öpücük kondurdu. Verdiği öpücükle sersemleyip öylece kalakaldım. "Babam senin hakkında kötü hiç bir şey söylemedi" dedi sakince. "Zaten böyle bir şey mümkün değil anladın mı?" Çocuğa anlatır gibi tane tane konuşuyordu. "Ha varsayalım öyle bir şey oldu. Ben seni beğenmişim , kendimi sana beğendirmişim başkasının ne dediği sence umurumda olur mu? "Orası öyle ama.. Ailen?" dedim "Güzelim, ailem biran önce, delibaş oğullarının aklını başından alan, kalbini ellerine teslim ettiği güzel kızı, gelinleri olarak görmek istiyorlar" dedi gülümseyerek. Ondan sonra daha pek çok şey söyledi Mahir. Ailesinin onlarla yaşayıp yaşamak istemediğimi yada Mahir'in beni zorla evliliğe ikna etmek istemesine karşı, babasının ona nasıl ayar çektiğini falan anlattı. Ama bunların içinde beni çok heyecanlandıranı, Cahit amcanın evliliğimiz gerçekleştirdikten sonra babacığımı tedavi için İstanbul'a götürmeyi teklif etmesiydi. Biran için Mahir konuşmaya devam ederken, babamın sağlıklı olduğu, eski günlerdeki gibi bana 'prensesim ' diye seslendiğini hayal ederken buldum kendimi. Böyle bir mümkün olur muydu bilemem ama, karşımdaki adam böyle gözlerimin içine bakarak konuşurken, bizim her şeyi yoluna koyacağımıza olan inancım artıyordu. Mahir en son, babasının evin düzenlenmesi için isteyebileceğim eşyaların listesi ile ilgili nasıl bir yol izleyeceğini anlatırken, atılıp o konuştukça iştahımı kabartıp, karnımı karıncalandıran o kalın dudaklarına kapandım. Hiç itiraz etmeden, şaşırmayı bile aklına getirmeden memnuniyetle kabul etti. Memnuniyetini ise lezzetli bir yemek yiyormuş gibi çıkardığı mırıltılarından anlıyordum. Benim için eşya, mal, mülk hiç biri önemli değildi. Yanımda şuan kucağına çıkmam için sakin sakin vücudumu yönlendiren adamım varken, hiç bir dünya servetinin esamesi bile okunamazdı. Herşey zamanla olacağına varırdı elbette. Şimdi kucağına yerleştiğim sevgilimin, gitme vaktim gelip çatana kadar tadını çıkarmalıydım. Eee ne demişler ; Sevene yeryüzü, yar yüzüdür...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD