Podyumda kendinden emin, çenesi dik bir şekilde kuğu gibi sözülen kadın; üzerindeki uzun derin yırtmcı kırmızı elbise, kumral saçları ve orman yeşili gözleriyle büyüleyici görünüyordu.
Gözlerindeki kararlıkık ve sağlam duruşu, en az güzelliği kadar herkesi kendine hayran bırakmaya yetiyordu.
Ayaklarındaki topuklu ayakkabılar, mankenliğin ona bahşettiği o uzun boyunu daha da görkemli kılıyordu.
Podyumda sert ve dik adımlarla yürüyordu.
Etrafında patlayan flaşlara gözünü bile kırpmayacak kadar bu işin ustasıydı.
Kulise geldiğinde çoktan işi bitmiş, son yürüyüşünü de yapmıştı.
Bu topraklara alışması kolay olmamıştı.
Zaman zaman ailesini özlese de buraya sadece işi için değil, aynı zamanda sevdiği adam için de gelmişti.
Ölkesinden buralara kadar gelmek için babasını ve ailesini ikna etmek zor olmuştu.
Genç kadın yüzündeki makyajı silerken bir yandanda sevdiği adamla buluşacak olmanın heyecanını yaşıyordu.
Bu his, yıllardır hayal ettiği bir şeyin bir gönde gerçekleşmesi gibiydi.
Annika Morozov, Rusya'nın en büyük mafya babalarından birinin kızıydı ve manken olması hiç kolay olmamıştı.
Babası onu çok sevse de çocuklarına kalacak bu koca Servet varken çalışmalarını desteklemiyordu.
Sevdiği adam ile hayatını birleştirmesi uzun sörmemişti. Sevdiği adamda tıpkı babası gibi Türk bir mafyaydı; belki de babası bu yüzden evliliği onaylamıştı.
Annika'nın hayatındaki en güzel dönem, sevdiği adamla geçirdiği günlerdi...
Bu kirli ve karanlık dönyalarındaki tek ışık oydu. Onun için para ve servetin bir önemi yoktu; tek istediği sevdiği adamla bir aile kurup anne olmaktı.
Ailesi Rusya'da kendisi Türkiyede yaşıyordu
Hamileliği boyunca doktoru seyahat etmeyi yasakladığı için ailesini ziyaret edememişti.
Ailesi de iş yoğunluğundan ötürü yanına gelememişti.
Karnı burnunda olduğu için çok sevdiği işinide yapamıyordu. Ama Annika bu durumdan şikayetçi değildi; çünkü anne olmak onun en büyük hayaliydi.
Kocası onu çok seviyor ve onu hiç yanlız bırakmıyordu. Ancak bir gün Annika, şiddetli bir sancıyla hastaneye kaldırıldı; uzun zamandır beklediği kızının dönyaya gelme vakti gelmişti. Doğumun riskli olacağını bile bile anne olmayı seçmişti.
Annika doğumda büyük bir savaş vermiş ve en sonunda bitkin düşerek bayılmıştı.
Belki bir daha kariyerine devam edemeyecekti ama bu umurunda bile değildi. Bu işi para için yapmıyordu; zaten çok parası vardı ve oldukça ünlüydü. Vücudundaki değişimlere rağmen onu kabul edecek pek çok ajans mevcuttu.
Ameliyat sona erdiğinde, tıpkı annesininki gibi yeşil gözleri olan bir kız dünyaya geldi.
Annika hâlâ kendine gelememişti ve kocası da o an yanında değildi. Onu hiçbir zaman yanlız bırakmayan adam, en çok ihtiyaç duyduğu anda yanında olmamıştı. Belkide bu pişmanlığı ömür boyu omuzlarından atamayacaktı.
Annika kızının ismini 'Elena' koyacaktı; anlamı "ışık"olan, tıpkı bu karanlık dünyadaki tek ışık olan Annika gibi...
Fakat Annika baygınken, hastanede çalışan bir kadının bebeğini kaçırıp yerine kendi ölü bebeğini koyacağını bilmiyordu.
Çok acı çekecek, çok ağlayacak ve çok yıpranacaktı. iki yık sonra bir oğlu olduğunda acısı belki bir nebze dinecekti ama yaşadıklarını asla unutamayacaktı.
Yıllar sonra oğlu, annesini hatırlamayacak kadar küçük bir yaşta kaybedecek; kocası ise yıllar sonra kızının ölmediğini öğrenecek ve onlara bu acıyı yaşatanlara cehennemi tattıracaktı.