11

1041 Words
Kapıyı açtığımda karşıma çıkan sessizlik, dün geceden kalan o ağır havanın hâlâ dağılmadığını fısıldıyordu bana. Evin her köşesi suskundu ama bu suskunluk sanki bilerek bırakılmış gibiydi… cezalandırmak ister gibi… yargılamak ister gibi. Ayakkabılarımı çıkarırken, içimde garip bir çekilme hissettim. Parmak uçlarıma kadar yayılan bir ürperti. Sanki biri arkamdan nefes alıyormuş gibi. Salona adımımı attım. Oradaydı. Yekta. Kanepenin köşesinde oturuyordu. Sırtı dimdikti. Omuzları gergin, parmakları tuttuğu fincana sımsıkı sarılmıştı. O an, kahve fincanı değil, benim boğazımdaydı parmakları sanki. Bana baktı. Ama… o bakış. Tanıdığım o eski Yekta’dan hiçbir iz yoktu. Gözlerinde sıcaklık değil, sorgulayan, tehditkâr bir pus vardı. “Döndün demek,” dedi. Sesi yumuşak gibiydi ama içinde bir kıymık vardı. Batıyordu. Sanki bir sınavın geri dönüş zili gibiydi bu söz. Geri sayım başlamıştı. Sadece başımı eğdim. “Biraz yürümek istedim… Temiz hava almak söyledim zaten.” Sesim boğazımda kısılıyordu. Yalan değildi ama tam da gerçek sayılmazdı. İçimdeki düğümün neye dönüştüğünü bilmeden yürümüştüm sokaklarda. Özgürlük değildi aradığım… ama boğulmamak için başka çarem de yoktu. Yekta gözlerini benden ayırmadan kahvesinden bir yudum aldı. Ardından fincanı masaya yavaşça bıraktı. Tuhaf bir dinginlikle. Fırtınadan önceki o sessiz an gibi… “Ne kadar güzel,” dedi. “Kendi başına düşüncelerle yürüyebilmek…” Dudaklarındaki tebessüm bir bıçaktı. Kesmiyor… oyuyordu. Kelimelerinin altındaki şeyi çok iyi biliyordum. Yargılıyordu. Kıskanıyordu. Kontrolü kaybettiği her saniyede, içindeki o eski Yekta biraz daha yok oluyordu. “Eve dönmen güzel,” dedi sonra. Ama gözleri başka bir cümle söylüyordu: Nerede, kiminle, neden? Bir adım attım, o an fark ettim ki ayaklarım yere yapışmış gibiydi. Yine o baskı. Yine içime çöken o görünmez el. Yine… ben olmamı istemeyen bir adam. “Yekta, gerçekten sadece—” “Elbette,” diye sözümü kesti. “Yalnız kalmak istemişsindir. Beni, ortamı, müziği, kalabalığı… herkesi… her şeyi… geride bırakmak istemişsindir.” Dudaklarım aralandı ama kelime çıkmadı. Ne söylesem eksik olacaktı. Ve her eksiklik, onun zihninde başka bir oyunun kapısını açıyordu. Yavaşça yanına oturmaya yeltendim ama bedenim geri çekildi. İstemsizce. Yaklaşmak istemiyordum. Ama bunu ona belli edersem daha beter bir fırtına çıkacaktı. Bana doğru döndü. Gözlerini kısmıştı. Sanki zihnimin içine bakmaya çalışıyordu. Sanki beni… suçüstü yakalamak istiyordu. “Erva,” dedi. Yumuşak ama donuk. “Gece boyunca neredeydin?” Sanki cevabı duymak istemiyordu. Sanki sadece izlemek istiyordu beni — gerçeği gizleyip gizleyemeyeceğimi. “Yürüdüm. Parkın oraya kadar gittim. Sonra biraz sahile indim,” dedim. İç sesim bağırıyordu: Kurtulmak istedim senden! Ama o ses dilime ulaşamadı. Yutkundum. Bir kahkaha attı. Kısa. Boğuk. Alaycı. “Sadece yürüdün…” Cümlesini tamamlamadı. Ama o yarım kalan cümle bana duvar gibi çarptı. Seninle ilgili şüphelerim var, diyordu. Sana güvenmiyorum, diyordu. Benim kontrolümde değilsen… sen yoksun. “Yekta, sana ne anlatırsam anlatayım… senin inandığın hep başka bir şey oluyor. Yoruldum.” Cümlem, ilk kez açık bir meydan okumaydı. İçimden bir şey koptu. Ve onu söyleyince… içimdeki o kırgın çocuk gözlerini açtı. Ben buradayım, dedi. Benim de bir sınırım var. Yekta’nın gözleri büyüdü. Birkaç saniye kıpırdamadan baktı bana. Sonra dudaklarını sıktı, ayağa kalktı. “Bana meydan mı okuyorsun?” Sesi öyle sakindi ki… işte o zaman ürktüm. Bağırmasını beklerdim. Ama o sakinlik… en tehlikelisiydi. “Hayır, sadece anlatmaya çalışıyorum,” dedim, neredeyse fısıltıyla. Bana doğru bir adım attı. Köşeye sıkışmış gibi hissettim. Ama kendimi toparlamaya çalıştım. “Erva,” dedi yine. Bu kez sesi neredeyse fısıltıydı. Ama her hecesi içime işledi. “Bu evde… bu ilişkide… benden gizleyeceğin hiçbir şey olamaz. Anladın mı?” Sessizlik. Sadece başımı salladım. Ama içimde çığlıklar vardı. Bu sabah, onun içinde bir şey daha kararmıştı. Ve benim içimde… bir şey daha kopmuştu. Odanın kapısını hızla kapattım arkamdan. Gözlerim hâlâ Yekta’nın yüzündeki o boğucu ifadeye takılıydı. Az önce mutfakta ne olduğunu tam anlamıyla toparlayamıyordum bile… Sanki bedenim hareket etmişti ama zihnim başka bir zamana sürüklenmişti. Sırtımı kapıya yasladım, kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Bir süre sadece nefes almaya çalıştım. Ellerimi yumruk yapmıştım, tırnaklarım avuç içime gömülüyordu. Aynı duygu… Yıllar önce de böyle hissetmiştim. Aynı gerginlik. Aynı bastırılmışlık. Aynı… …O gün gibi. ⸻ Geçmiş – Yıllar Önce / Erva 20, Yekta 24 yaşında Evin arka tarafındaki küçük bahçedeydim. Üzerimde mavi beyaz desenli bir elbise vardı. Alaz abim yurtdışına gitmeden önce bana doğum günü hediyesi olarak almıştı. O gün, ilk kez onu giymeye cesaret etmiştim. Çok kısa değildi. Ne dekoltesi vardı. Ama hafifti, rahattı… Kendimi o elbiseyle bir kuş gibi hissediyordum. Özgür, hafif ve ilk kez kendim gibi. Küçük bir tabureye oturup kitap okuyordum. Bahar yeni yeni kokusunu hissettiriyordu. Kuş sesleri arasında, kelimelerin arasında kaybolmuştum. Sonra bir anda… arkamdan bir ses. “Erva.” Sert ve buyurgan bir tondaydı. Başımı kaldırdığımda Yekta’yı gördüm. Bahçeye inmişti. Yüzü donuktu, bakışları üstümdeydi. Ama o bakışlarda hayranlık yoktu. Kontrol vardı. Hoşnutsuzluk vardı. Sahiplenme… “Bu ne hal?” dedi. Sanki elbisem yasak bir şeyi temsil ediyordu. Bir anda gülümsemem silindi. “Ne demek istiyorsun?” diye sordum, hafif kekeleyerek. Elbiseye işaret etti. “Bununla mı dolaşacaksın ortalıkta? İnsanların arasında?” Bir adım geri çekildim. “Bu sadece bir elbise.” “Hayır,” dedi keskin bir tonla. “Bu bir davet. Beni zor durumda bırakacak bir davet.” “Zor durumda mı?” Gözlerim dolmaya başlamıştı. “Kim için zor? Ben kendi kıyafetimi beğenip giymişim. Bu… Bu benim bedenim. Seçimim.” Yekta yaklaştı. “İşte sorun orada. Sen hâlâ bu kadar şeyi kendi başına seçebileceğini sanıyorsun. Ama insanlar seni benimle bağdaştırıyor artık. Attığın her adım bana da yansır. Anladın mı?” Bu cümle içimi buz gibi etmişti. “Yani senin hatırın için kendi varlığımdan vaz mı geçmem gerekiyor?” “Hayır. Sadece… dikkat etmelisin. Bu dünyanın kuralları farklı. Ve senin canın yanmasın diye söylüyorum. Ama beni dinlemezsen… ikimizi de yakarsın.” O an ilk kez, onun “koruma” kisvesi altındaki baskısını fark etmiştim. Ve ilk kez içimden geçen cümle çok netti: “Ben burada özgür değilim.” ⸻ Şimdi / Bugün Kendime geldiğimde odadaydım hâlâ. Ama kalbim o eski bahçede, o eski korkunun ortasındaydı. Yekta’nın bugünkü öfkesi, o zamanla aynı yerden doğmuştu. Benim bir birey olarak varoluşum, onun üzerindeki kontrolü zayıflatıyordu. Ve bunu kaldıramıyordu. Aynadaki yansımama baktım. Bu kez o elbise yoktu ama aynı yabancı his vardı içimde. Bu ev… bu adam… beni ben olmaktan uzaklaştırıyordu. Derin bir nefes aldım. Gözlerimi aynada bir süre sabitledim. Sonra başımı hafifçe öne eğip fısıldadım: “Kendi evime dönmem gerekiyor.” Bu artık bir tercih değil, bir ihtiyaçtı. Ve bunu ona söyleyeceğim. ⸻
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD