Merdivenlerin gıcırdayan ahşap basamakları, sanki attığım her adımda içimdeki o devasa sırrı tüm konağa haykıracakmış gibi altımda inliyordu. Parmak uçlarım, soğuk taş duvarlara tutunarak bana destek olmaya çalışsa da dizlerimdeki titremeye mani olamıyordum. Avludan yükselen o uğultu, dualar, ağıtlar ve fısıltılar birleşerek devasa bir arı kovanını andırıyordu. Taziye evinin o ağır, is kokan havası daha merdivenlerin yarısındayken genzimi yakmaya başlamıştı.
Aşağıya, o mahşer yerine doğru inerken yüzüme görünmez bir maske geçirdim. Kocasını, dağ gibi erkeğini toprağa vermiş, yüreği kavrulan o kimsesiz, çaresiz dul maskesi… Aslında bu maskenin ardındaki acı tamamen gerçekti sadece yasını tuttuğum adamın sıfatı farklıydı. Ben kocamı değil, bu zalim dünyadaki tek sığınağımı, babamı, abimi kaybetmiştim.
Avluya adım attığım an, yüzlerce çift gözün ağırlığı omuzlarıma çöktü. Kara yazmalı, kara feraceli kadınlar avlunun sol tarafındaki sedirleri ve kilimleri hıncahınç doldurmuştu. Erkekler ise diğer tarafta, daha ağırbaşlı, daha sessiz bir matemin içindeydiler. İçeri girdiğimi ilk fark eden, köşede iki büklüm oturmuş ağıt yakan Esma Hanım oldu. Gözleri şişlikten küçülmüş, yüzü acıdan kaskatı kesilmişti. Yanındaki kadınlardan biri beni dirseğinden tutup ona doğru yönlendirdiğinde, başımı öne eğerek adımlarımı hızlandırdım.
“Gel kızım, gel…” dedi Esma Hanım, sesi dün geceden beri feryat etmekten yırtılmış, çatallı çıkıyordu. Yanındaki boşluğu işaret etti. “Gel otur yamacıma. Dağımız yıkıldı, ocağımız söndü Berfin…”
Yanına çöktüğüm an, yaşlı kollarını boynuma doladı ve sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Arada ters düşsek de bugün acımız ortaktı. Ben de başımı onun omzuna yasladım gözyaşlarım, zaten dünden beri kuruyamamış pınarlarından bir kez daha boşaldı. Benim sessiz gözyaşlarım, etraftaki kadınların yüksek sesli ağıtlarına karıştı. Bir yandan başsağlığı dileyenler, bir yandan okunan dualar, burnuma dolan ağır gülsuyu ve tütün kokusu… Hepsi zihnimi uyuşturuyordu.
Saatler birbirini kovaladı. Bedenim oradaydı ama ruhum kilitli kaldığım o odada, Adar Abi’nin hatıraları arasındaydı. Gözlerimi yerden ayırmamaya gayret ediyor, sadece dua okunurken ellerimi açıp sessizce ‘amin’ diyordum. Fakat kadın meclisi, dünyanın en acımasız mahkemesidir. O ağır yas havasının içinde bile, dudaklardan dökülen o zehirli fısıltıları duymamak imkânsızdı. Yan tarafımda, yüzünü siyah bir şalla yarı yarıya örtmüş iki yaşlı kadının fısıldaşmaları, gaipten gelen bir ses gibi kulaklarıma sızdı.
”Vah vah… Gencecik yaşında dımdızlak kaldı ortada. Daha yirmi bile demedi yaşı.”
”Öyle valla… Adar ağam göçtü gitti, kızı da öksüz bıraktı bu kurtlar sofrasında.”
”Ne öksüz kalması bacım? Töre ne der bilmez misin? Dul kadın, hele böyle taze, sahipsiz bırakılır mı koca konakta? Aslan ağa boşuna mı döndü İzmir’den? Cenazenin toprağı kurusun, alırlar nikâhına…”
Duyduğum bu son cümle, kanımı dondurdu.
Nefesim boğazımda düğümlendi, göğsüme görünmez bir ok saplandı sandım. Başımı aniden kaldırıp o kadınlara bakmamak için kendimi zor tuttum. Gözlerim dehşetle irileşirken, ellerim titremeye başladı. Aslan’a nikahlamak mi? Bu fikrin dehşeti, bedenimi bir hastalık gibi sardı. Törenin bu acımasız kuralını biliyordum elbet, duymuştum ama Adar Abi yaşarken bunlar bana o kadar uzak gelirdi ki… O benim kalkanımdı. Şimdi o kalkan gitmişti ve törenin paslı kılıcı tam boynumun üzerinde sallanıyordu. Aslan’la evlenmek… Bu sadece istemediğim bir adama yar olmak demek değildi bu, benim ölüm fermanım demekti!
Eğer böyle bir şey olursa, Aslan’la aynı odaya, aynı yatağa girmek zorunda kalırsam… Benim el değmemiş olduğumu, Adar’ın bana bir yıl boyunca koca olmadığını anlardı! Bu sır ortaya çıkarsa, Aslan ağabeyinin neden böyle bir şey yaptığını sorgular, ardındaki o “koruma” yeminini deşer, benim bu konağa nasıl bir kandırmacayla tutunduğumu herkesin önüne sererdi. Adar Abi’nin beni korumak için inşa ettiği o yalan sarayı başıma yıkılırdı. Esma Hanım beni kapının önüne koyar, “Oğluma kocalık yapmamış, soyumuzu kurutmuş, üstelik bizi ayakta uyutmuş” diyerek saçlarımdan sürüklerdi beni.
Panik, içimde büyüyen bir canavara dönüştü. Hava aniden dar geldi. Sık nefesler almaya başladım. Gözlerim gayriihtiyari bir şekilde avlunun diğer ucuna, erkeklerin olduğu tarafa kaydı.
Oradaydı.
Aslan, ulu bir çınar gibi avlunun tam ortasında dikilmiş, başsağlığı dileyen aşiret ağalarının, tanıdıkların ellerini sıkıyordu. Üzerinde simsiyah bir takım elbise, yüzünde ise Adar Abi’nin ölümünden kalan o derin, karanlık keder vardı. Ama Adar Abi’den ne kadar da farklıydı… Adar, durgun ve derin bir okyanustu. Aslan ise her an patlamaya hazır, yakıp yıkacak bir yanardağ gibi duruyordu. İzmir’de geçirdiği yıllar onun giyimini, konuşmasını değiştirmiş olabilirdi ama şu an o avluda dikilirken, damarlarında dolaşan o sert ve tavizsiz ağa kanı her halinden belli oluyordu. Çenesi seğiriyor, kapkara gözleri etrafta kartal gibi geziniyordu.
Ve o an… Sanki bakışlarımı hissetmiş gibi, başını aniden kadınların olduğu tarafa çevirdi.
Göz göze geldik. Zaman o saniyede durdu. Onca kalabalığın, onca feryadın, uğultunun ortasında sadece ikimiz kalmışız gibi hissettim. Aslan’ın o kapkara gözlerindeki ifade öylesine yoğundu ki, altında ezildiğimi hissettim. Sadece yas yoktu o bakışlardan dünden beri içini kemiren, mezarlıkta benim ona “Adar Abi” dememle filizlenen o şüphe tohumları da vardı. Bana öyle bir bakıyordu ki, içimi okuduğunu, sırlarımı tek tek derimden söküp aldığını sandım. Mideme giren o keskin krampla bakışlarımı hızla kaçırdım, başımı tekrar göğsüme gömdüm.
Ama zihnim susmuyordu. Ondan uzak durmalıyım. Ondan kaçmalıyım. Ne yapıp edip bu törenin hükmünü bozmalıyım. Ama nasıl? Kimsesiz, parasız, çaresiz bir kız çocuğu, bu koca aşiretin, bu devasa konağın kurallarını nasıl yıkabilirdi?
Güneş, konağın yüksek duvarlarının ardında kan kırmızı bir renge bürünüp batarken, taziye kalabalığı da yavaş yavaş seyrelmeye başlamıştı. Kadınların çoğu ayaklanmış, Esma Hanım’ın elini öperek çıkışa yönelmişti. Ben de bütün gün o sert sedirde oturmaktan uyuşan bacaklarımı hareket ettirerek ayağa kalktım. Esma Hanım yorgunluktan bitap düşmüş bir halde yanındaki kadınların yardımıyla odasına götürülürken, ben de fırsattan istifade edip yukarı, kendi hücreme kaçmak istedim.
Merdivenlere doğru sessizce, bir gölge gibi ilerledim. Adımlarım temkinliydi. Tam ahşap basamaklara ayağımı atmıştım ki, arkamdan gelen o tok, ağır sesle olduğum yere çivilendim.
“Berfin.”
Sadece ismim… Ama o kadar emirkar, o kadar ağır bir tonla söylenmişti ki, sırtımdan aşağı kaynar sular döküldü. Yavaşça arkama döndüm. Aslan, merdivenlerin birkaç adım gerisinde, ellerini siyah pantolonunun ceplerine sokmuş bana bakıyordu. Gözlerinin altı uykusuzluktan mosmor olmuş, yüzüne kirli bir sakal gölgesi çökmüştü ama o duruşundaki heybetten hiçbir şey kaybetmemişti.
“Aslan… Aslan ağa,” dedim, sesimin titrememesine dua ederek. ‘Abi’ kelimesini yutmuştum. Dünkü o hatayı bir daha yapamazdım.
Gözlerini kıstı. Birkaç adım atarak bana yaklaştı. Aramızda sadece iki basamaklık bir mesafe kalmıştı ama onun boyu ve cüssesi karşısında küçücük kalmıştım. Buram buram tütün ve acı kahve kokuyordu.
“Bugün… hiç konuşmadık,” dedi sesi tehlikeli bir sakinlikle. Gözleri yüzümün her santimini inceliyor, adeta bir açık arıyordu. “İyi misin? Tansiyonun falan… Dün mezarlıkta kötü olmuştun.”
“İyiyim,” dedim hemen, gözlerimi ondan kaçırarak. “Sadece… yorgunum. İzninle odama çıkmak isterim.”
Tam arkamı dönüp kaçacakken, bir sözüyle beni tekrar dondurdu.
“Abim…” dedi, kelimenin üzerine basarak. Sonra yutkundu, o koca adamın gözlerinde bir anlık o acı çaresizliği gördüm. “Abime neden ‘abi’ dediğini sormaya fırsatım olmadı Berfin.”
Kalbim göğüs kafesimi kıracakmış gibi atmaya başladı. Ellerimi siyah elbisemin kumaşına sımsıkı kenetledim. Soğuk terler sırtımdan aşağı süzülüyordu.
“Ben…” diye kekeledim, dudaklarım kuruyarak. Zihnimde binlerce yalan çarpışıyor ama hiçbiri dilime dökülmüyordu. “Ben… acıdan ne dediğimi bilmiyordum Aslan ağa. Ateş düştüğü yeri yakar. Dilim sürçtü… Kocam o benim, dağım devrildi. Başka… başka bir şey arama altında.”
Gözlerimin içine baktı. Öyle uzun, öyle derin baktı ki yalanımın onun o zeki zihnine çarpıp parçalandığını hissettim. İnanmamıştı. Tek bir kelimesine bile inanmamıştı ama şimdilik üstelememeyi seçti. Ağabeyinin yasını tutan bir kalbin, şu an bir de benim sırlarımı deşmeye mecali yok gibiydi.
“Öyle olsun bakalım, Berfin,” dedi sesi, tehditkâr bir tını barındırarak. “Ama bil ki bu konakta hiçbir söz havaya karışmaz. Hele abimin emaneti olan bir söz, asla karşılıksız kalmaz. Odanına çık. Dinlen. Daha yürüyeceğimiz çok yol var.”
Bu sözler, sırtıma vurulan bir kırbaç gibiydi. Yutkundum. Başımı hızla sallayıp arkama bile bakmadan merdivenleri koşarcasına tırmandım. Odama girip kapıyı ardımdan kilitlediğim an, sırtımı o ahşap kapıya yaslayarak yere, o soğuk taşa doğru kaydım. Dizlerimi göğsüme çekip kollarımı etrafına sardım.
Aslan bırakmayacaktı. O gözlerde gördüğüm kararlılık, sırlarımı deşmeden durmayacağını haykırıyordu. Üstelik töre, koca bir heyula gibi üzerimize doğru geliyordu. Adar Abi yoktu. Ve ben, bu büyük oyunun ortasında yapayalnızdım. Artık hayatta kalmak için, o masum, korkak Berfin’i içimde öldürüp; bu taş duvarlar kadar sert, bu yalanlar kadar kusursuz bir kadın olmak zorundaydım. Aksi takdirde, bu kurtlar sofrasında beni paramparça edeceklerdi.