Rıza Amca’nın rutubet kokan salonunda, hava kurşun gibi ağırdı.
Defne, köşedeki kırık koltukta dizlerini göğsüne çekmiş oturuyordu. Etrafta çıt yoktu. Sadece duvardaki saatin tik takları, odanın sessizliğini bölüyordu.
Duvar kâğıtları, nemin etkisiyle sararmış ve köşelerden soyulmaya başlamıştı. Defne, o soyulan kâğıtlara bakarken, kendi hayatının da yavaş yavaş parçalandığını hissediyordu.
Sevim Yenge, mutfakla salon arasında sürekli gidip geliyordu. Elindeki çay kaşığını sinirli sinirli tepsiye vuruyordu. *Tın tın, tın tın.* Bu ses, Defne’nin zihninde bir işkence aleti gibi yankılanıyordu.
"Otel gibi bekletiyorlar," diye mırıldandı Sevim, saate bakarak. "Hanımefendi'nin vakti kıymetlidir, bizim vaktimiz çöp."
Rıza Amca, koltuğun koluna dirseğini dayamış, tavana bakıyordu. Yüzündeki o sahte şefkat maskesi çoktan düşmüştü. Yerini, sabırsız ve hesapçı bir ifade almıştı.
Defne, boğazındaki düğümü yutmaya çalıştı. İçgüdüleri, ona bugün çok kötü bir şey olacağını haykırıyordu. Ama on altı yaşındaki bir kız, bu içgüdülerine nasıl güveneceğini bilemiyordu.
Kapı çaldığında, Sevim Yenge yerinden fırladı.
Yüzündeki o telaşlı gülümseme, Defne’nin midesini bulandırdı. Kapıyı açtığında, karşısında takım elbiseli, soğuk bakışlı bir kadın duruyordu.
Kadının saçları kusursuz bir topuz yapılmıştı. Üzerindeki koyu renk takım elbise, bu yoksul mahalle için fazla şıktı. Elindeki deri çantayı sıkıca kavramıştı.
"Günaydın," dedi kadın, sesi buz gibiydi. Ne bir selam verdi ne de içeri girmek için izin istedi. Sadece kapıdan içeri süzüldü.
Üzerindeki parfümün keskin çiçeksi kokusu, evin küf ve lahana kokusunu anında bastırdı. Defne, kadının gözlerindeki o mesafeli, hesapçı bakışı hemen fark etti. Bu bakış, bir insana değil, bir eşyaya bakılıyordu.
"Kız bu mu?" diye sordu kadın, Defne’yi göstermeden.
Sevim Yenge, Defne’nin omzuna elini koydu. Eli, Defne’nin kemiğine batıyordu. "Evet, Leyla Hanım. Kendisi. Çok sağlıklı, maşallah. Hiç hastalanmaz."
Leyla Hanım, Defne’ye doğru bir adım attı.
Çenesini iki parmağıyla kavrayıp yüzünü ışığa doğru çevirdi. Defne, nefesini tuttu. Kadının parmakları soğuktu ve tenine değdiğinde Defne irkildi.
"Dişleri sağlam görünüyor," dedi Leyla Hanım, çantasından küçük bir defter çıkararak. "Ama biraz zayıf. Hanımefendi, sağlıklı birini istemişti."
"İştahı yerindedir," diye atıldı Rıza Amca, yerinden doğrulurken. "Bizim evde ne bulursa yer. Aç bırakmayız."
Leyla Hanım, Rıza’yı süzdü. Bakışlarında açıkça bir tiksinti vardı. "Ellerini göster," diye emretti Defne’ye.
Defne, titreyen parmaklarını uzattı. Leyla Hanım, Defne’nin nasırlı avuçlarını inceledi. Tırnaklarının kenarındaki çatlamaları bile not aldı. "Sertleşmiş. Ama işe yaramaz değil. Temizlik yapar."
Rıza Amca, cebinden çıkardığı mendille alnındaki teri sildi.
"Hanımefendi," dedi, sesi titreyerek. "Biz bu kızı büyüttük. Emek verdik. Sadece barınma parası değil, eğitim masrafı da var. Fiyatı biraz daha artırmamız gerek."
Leyla Hanım, defterini kapattı. Çantasından kalın bir zarf çıkardı. Zarfı, sehpanın üzerine bıraktı.
"Hanımefendi’nin teklifi bu," dedi Leyla, sesi keskinleşerek. "Ya alırsınız ya da kapıdan döneriz. Başka yetim kız bulmak zor değil."
Rıza Amca, zarfı açtı. İçindeki yeşil kağıtları görünce gözleri parladı. Parmakları, paraların kenarlarını sayarken titriyordu. Sevim Yenge, kocasının omzunun üzerinden zarfa bakıyordu. Gözlerindeki açgözlülük, Defne’nin ruhunu dondurdu.
"Anlaştık," dedi Rıza, zarfı hızla ceketinin iç cebine sokarken. Parayı hasır altı edecek kadar açgözlüydü. Sevim Yenge, Defne’nin kolunu çekti. "Hadi yavrum, bavulunu topla. Yeni hayatın başlıyor."
Defne, odasına gidip o küçük bez çantasını aldı.
İçinde sadece annesinin fotoğrafı ve babasının *Suç ve Ceza* kitabı vardı. Başka bir eşyası yoktu. Zaten bu evde ona ait hiçbir şey olmamıştı.
Aşağı indiğinde, Sevim Yenge’nin yüzündeki maske tamamen düşmüştü. "Dinle beni," dedi Sevim, sesi sertleşerek. "Sen artık bizim kızımız değilsin."
"Neriman Hanım’ın konağına gidiyorsun. Orada çalışıp evin masrafını çıkaracaksın." Defne’nin gözleri faltaşı gibi açıldı. "Çalışmak mı? Ben daha on altı yaşındayım. Okula gitmem gerek!"
Rıza Amca, Defne’ye döndü. Yüzündeki o sahte şefkat tamamen silinmişti. "Okul mu? Sen bu evde sadece bir yüksün. Şimdi o parayı ödüyoruz. Karşılığında da seni satıyoruz. Anladın mı?"
Defne, kelimelerin zihninde yankılandığını hissetti. *Satmak.* Babasının kızı, bir zarf dolusu kağıt parçasına satılmıştı. Defne, çantasını sıkıca göğsüne bastırdı. Artık itiraz etmenin bir anlamı yoktu.
Leyla Hanım’ın siyah arabası, şehrin yoksul mahallelerinden uzaklaşıyordu.
Defne, arka koltukta camdan dışarıyı izliyordu. Tanıdık sokaklar, dökük binalar geride kalıyordu. Yerini, yavaş yavaş yüksek binalar ve geniş caddeler alıyordu.
Arabanın içindeki deri koltuklar, Defne’nin sırtına batıyordu. Leyla Hanım, ön koltukta hiç konuşmuyordu. Sadece telefonunun ekranına bakıyordu. Defne, camdaki yansımasından kendi solgun yüzünü gördü.
Araba, Boğaz’ın kenarındaki lüks yalıların olduğu sokağa saptı. Defne, kalbinin göğsünü zorladığını hissetti. Burası, babasının ona anlattığı o masalsı yerdi. Ama Defne için burası bir masal değil, bir zindandı.
Araba, yüksek demir kapıların önünde durdu. Kapılar yavaşça açıldı. İçeride, bakımlı çimlerin ortasında devasa bir yalı yükseliyordu. Camlar güneşte parlıyor, mermer sütunlar gökyüzüne uzanıyordu. Defne, bu güzelliğin içinde boğulacağını biliyordu.
İçeri girdiklerinde, havadaki lavanta ve ağır çamaşır suyu kokusu Defne’nin burnunu yaktı.
Ayaklarının altındaki mermer zemin, buz gibi soğuktu. Adımlarının yankısı, devasa salonun sessizliğini bölüyordu. Duvarlarda asılı olan yağlı boya tablolar, Defne’ye sanki gözleriyle takip ediyormuş gibi bakıyordu.
Salonun ortasında, kadife bir koltukta oturan bir kadın vardı. Neriman Hanım. Üzerindeki ipek sabahlık, Defne’nin tüm hayatı boyunca gördüğü en zarif kumaştı. Ama kadının yüzündeki ifade, o zarafeti tamamen siliyordu.
Neriman Hanım’ın toplumdaki ünvanı, "hayırsever iş kadını"ydı. Ama Defne, o an bu ünvanın ne kadar büyük bir yalan olduğunu anlıyordu. Kadının gözlerinde hiçbir merhamet kırıntısı yoktu.
"İşte bu mu?" diye sordu Neriman Hanım, sesi tok ve emrediciydi.
Leyla Hanım, başını eğdi. "Evet, Hanımefendi. Rıza Bey’in yeğeni. Sağlık raporu da temiz." Neriman Hanım, Defne’yi baştan aşağı süzdü. Bakışları, Defne’nin üzerindeki eski hırkayı ve yamalı çantasını tartıyordu.
"Yaklaş," dedi Neriman Hanım. Defne, titreyen adımlarla kadının önüne gitti. Neriman Hanım, elindeki gümüş saplı bastonla Defne’nin çenesini kaldırdı.
"Gözlerin korkak," dedi Neriman Hanım, bastonun ucunu Defne’nin göğsüne hafifçe dokundurarak. "Bu evde korkaklara yer yok. Korkaklar hata yapar. Hatalar ise beni sinirlendirir."
Defne, kadının bastonunun ucundaki soğuk metali teninde hissetti.
"Ben... ben çalışmaya geldim," diye fısıldadı Defne. Sesi, kocaman salonda kayboldu. Neriman Hanım, acı bir gülüşle dudaklarını kıvırdı. "Çalışmaya değil, itaat etmeye geldin."
"Burası bir hayır kurumu değil," diye devam etti Neriman Hanım, bastonunu geri çekerek. "Sen bu evin tozu bile değilsin. Sadece eşyalarımın tozunu alan bir araçsın."
Defne, "toz" kelimesinin zihnine saplandığını hissetti. "Eğer bir işi beğenmezsem," dedi Neriman Hanım, sesi alçalıp tehlikeli bir fısıltıya dönüşürken, "seni sokağa atarım. Ve sokaklar, buradan çok daha acımasızdır."
Leyla Hanım, Defne’yi merdivenlerden aşağı indirdi.
Bodrum katının havası nemli ve ağırdı. Duvarlardaki boyalar soyulmuş, yerini küf lekeleri almıştı. Koridorun sonundaki küçük bir kapıyı açtı.
"Senin odan," dedi Leyla Hanım, sesi duygusuzdu. İçeride tek bir ranza, eski bir ahşap masa ve penceresiz bir havalandırma deliği vardı. "Sabah beşte kalkarsın. Kahvaltıyı hazırlarsın."
Defne, odanın ortasına dikildi. Ayaklarının altındaki tahta zemin, her adımında inliyordu. "Pencerem yok mu?" diye sordu, sesi titreyerek. Leyla Hanım, kapıya doğru yürüdü. "Hava almana gerek yok. İşine odaklan."
Kapı kapandığında, Defne yatağın kenarına oturdu. Yatak yayları, ağırlığıyla cırcırdadı. Odanın duvarlarından sızan soğuk, iliklerine kadar işliyordu. Defne, çantasından annesinin fotoğrafını çıkardı.
Fotoğraftaki annesi gülümsüyordu. Defne, parmağıyla annesinin yüzünü okşadı.
Gözlerinden bir damla yaş yanağına düştü. Ama Defne, bu sefer ağlamadı. Gözyaşları, onun için bir lükstü. Ve lüks, bu evde yasaktı.
Defne, babasının kitabını dizlerinin üzerine koydu. Kitabın kapağını sıkıca kavradı. Dışarıdan, üst kattan gelen kahkaha sesleri ve müzik tınıları, bodrum katına sızıyordu. Onlar eğlenirken, Defne karanlıkta oturuyordu.
Defne, ayağa kalktı ve odanın duvarına baktı. Duvarın nemli yüzeyine, tırnağıyla küçük bir çizik attı. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha. Her çizik, onun zihnindeki o yemini pekiştiriyordu.
"Ben bu evin tozu değilim," diye fısıldadı Defne, karanlığa doğru. Sesi, bodrum katının soğuk duvarlarında yankılandı. "Ben bu evi yakacak olan ateşim."
Defne, yatağına uzandı. Gözlerini kapattığında, karanlığın içinde sadece tek bir renk vardı: Kırmızı. İntikamın rengi. Ve Defne, o kırmızıya doğru yürümeye hazırdı.