Defne için zaman, Bodrum katındaki o penceresiz odada durmuştu.
Dışarıdaki dünyanın mevsimler değiştirdiğini, ağaçların yaprak döktüğünü sadece camdan sızan ışığın açısına bakarak anlıyordu.
Neriman Hanım'ın evinde günler, acımasız bir tekrar döngüsünden ibaretti.
Sabah beşte uyanmak.
Soğuk suyla yüzünü yıkamak.
Mutfağın mermer tezgâhlarını parlatmak.
Salondaki kristal avizelerin tozunu, tek tek, pamuklu bir çubukla almak.
Ve en önemlisi: Görünmez olmak.
Neriman Hanım, Defne'ye her gün aynı cümleyi tekrarlardı.
"Sen bu evin bir eşyasısın Defne. Eşyaların sesi olmaz, gölgesi olmaz."
Defne, bu sözleri bir kalkan gibi zihninin etrafına örmüştü.
Kelimeler tenine değse de, ruhuna ulaşmasına izin vermiyordu.
Ama insan, ne kadar çelik gibi görünürse görünsün, şefkate aç bir yanı mutlaka vardır.
Ve o yanı, en zayıf anında yakalanırdı.
O gün, üst kattaki kütüphanenin camlarını siliyordu.
Kütüphane, evin en sessiz odasıydı.
Duvar boyu raflar, deri ciltli kitaplarla doluydu.
Havada eski kâğıt ve deri kokusu asılıydı.
Bu koku, Defne'ye babasını hatırlatıyordu.
Elindeki mikrofiber bezi, rafların arasında gezdirirken parmağı bir kitabın sırtına takıldı.
*Dostoyevski - Suç ve Ceza.*
Nefesi kesildi.
Babasının ona hediye ettiği, şimdi bodrumdaki yatağının başucunda duran kitabın aynısıydı.
Kitabı raftan çekip kapağını açtı.
İlk sayfadaki notu okudu.
"Babamdan kızıma."
Gözleri doldu.
Ama gözyaşlarını tuttu.
Neriman Hanım, gözyaşını bir isyan belirtisi olarak görürdü.
"Babam da o kitabı çok severdi."
Defne irkildi.
Elindeki kitap neredeyse düşüyordu.
Arkasında Burak duruyordu.
Burak, o günlerde yirmi yaşındaydı.
Üzerinde rahat bir keten gömlek, elinde bir kahve bardağı vardı.
Gözlerinde, annesinin o buz gibi bakışlarından eser yoktu.
Aksine, tuhaf bir merak ve... acıma vardı.
Defne, kitabı hızla rafa geri koydu.
Başını öne eğdi.
"Özür dilerim efendim. İşimi bitirip çıkacaktım."
Burak, kahve bardağını sehpaya bıraktı.
Defne'ye doğru bir adım attı.
"Bana Burak de," dedi, sesi yumuşaktı. "Ve özür dileme. Okumayı sever misin?"
Defne cevap vermedi.
Konuşmak yasaktı.
Ama Burak, ısrarla onun gözlerinin içine bakıyordu.
"Annem, senin okumanı istemez," dedi Burak, sesi alçalıp bir sır paylaşır gibi fısıldadı. "Çünkü okuyan kızlar, itaat etmez."
Defne'nin kalbi hızla çarptı.
Bu adam, evin oğluydu.
Neriman Hanım'ın kanından, onun kurallarının içinden gelmişti.
Neden ona bunu söylüyordu?
"Ben itaat ederim," diye fısıldadı Defne, sesi titreyerek.
Burak, acı bir gülüşle dudaklarını kıvırdı.
"Evet, ediyorsun," dedi. "Ama gözlerinde bir ateş var Defne. O ateş, bu evde seni yakar."
Defne, başını kaldırdı.
Burak'ın gözlerindeki o tuhaf parlaklığı gördü.
Bu parlaklık, onu korkutmalıydı.
Ama o an, Defne'nin tek ihtiyacı olan şey anlaşılmaktı.
Ve Burak, tam olarak o ihtiyacın üzerine parmak basıyordu.
Burak, elini cebine attı.
Cebinden küçük, deri kaplı bir defter çıkardı.
Defne'nin eline tutuşturdu.
"İçinde boş sayfalar var," dedi. "Düşüncelerini yaz. Annem görmez. Ben de görmem."
Defne, deftere baktı.
Deri kaplama, pürüzsüzdü.
Onun bodrumdaki duvarlara tırnaklarıyla kazıdığı çiziklerden çok daha iyiydi.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadı.
Burak, Defne'nin omzuna hafifçe dokundu.
Bu dokunuş, Neriman Hanım'ın bastonu kadar soğuk değildi.
Sıcaktı.
Ve işte bu sıcaklık, Defne'nin zihnindeki ilk çatlaktı.
O akşam, Defne yemekleri servis ediyordu.
Neriman Hanım, başköşede oturmuş, Defne'nin her hareketini izliyordu.
Burak, annesinin karşısında, elindeki şarap kadehini çeviriyordu.
Defne, çorba kasesini Neriman Hanım'ın önüne koyarken eli titredi.
Bir damla çorba, beyaz masa örtüsüne düştü.
Kırmızı leke, kar gibi beyaz örtünün üzerinde bir yara gibi duruyordu.
Neriman Hanım, çatalını masaya bıraktı.
Ses, odada bir silah patlaması gibi yankılandı.
"Ne yapıyorsun sen?" diye sordu, sesi tehlikeli bir fısıltıydı.
Defne, dizlerinin üzerine çöktü.
Hızla mendilini çıkarıp lekeyi silmeye çalıştı.
"Özür dilerim Hanımefendi. Hemen temizliyorum."
Neriman Hanım, Defne'nin bileğini yakaladı.
Tırnakları, Defne'nin cildine battı.
"Bu örtü, senin yıllık maaşından pahalı," dedi, gözleri öfkeyle parlıyordu. "Sen bu evde neye yararsın Defne? Sadece eşyaları kırıp, sinirlerimi bozmaya mı?"
Defne, acıdan yüzünü buruşturdu.
Ama itiraz etmedi.
"Beni affedin," diye tekrarladı.
Neriman Hanım, Defne'nin bileğini bıraktı.
Mendiliyle parmaklarını sildi.
Sanki Defne'ye dokunmak onu kirletmişti.
"Yemeğini bodrumda ye," dedi, soğukça. "Ve yarın sabah o örtüyü leke çıkmayana kadar ov."
Defne, ayağa kalktı.
Gözleri doluydu.
Ama Burak, o an masadan fırladı.
"Anne, yeter!" diye bağırdı.
Neriman Hanım, oğluna şaşkın gözlerle baktı.
"Ne dedin sen?"
Burak, Defne'nin yanına geldi.
Onun koluna girdi.
"Kız sadece yorgun," dedi, sesi sertti. "Tüm gün senin o bitmek bilmeyen listelerini uyguluyor. Bir damla çorba için bu kadar aşağılamaya gerek yok."
Neriman Hanım, oğlunun bu isyanına inanamadı.
Ama Burak, annesinin gözlerinin içine dik dik bakıyordu.
Sonunda Neriman Hanım, homurdanarak sandalyesine geri yaslandı.
"Git," dedi Defne'ye. "Gözümün önünden kaybol."
Defne, bodruma inmiyordu.
Burak, onu evin arka bahçesine, oradan da hizmetlilerin kullandığı dar merdivenle çatıya çıkarmıştı.
Çatı, evin en unutulmuş köşesiydi.
Tozlu eşyalar, eski tablolar ve kırık sandalyelerle doluydu.
Ama orada bir pencere vardı.
Ve o pencere, Boğaz'a bakıyordu.
Şehrin ışıkları, suyun üzerinde titriyordu.
Burak, iki elinde sıcak çay bardaklarıyla Defne'nin yanına geldi.
Bardanı Defne'ye uzattı.
"İç," dedi. "Üşüyorsun."
Defne, bardağı aldı.
Elleri, çayın sıcaklığıyla titremeyi bıraktı.
"Neden?" diye sordu, sesi kısıktı. "Neden bana yardım ediyorsun?"
Burak, pencerenin kenarına oturdu.
Bacaklarını salladı.
"Çünkü bu ev, beni de boğuyor Defne," dedi, sesi aniden yorgunlaşmıştı. "Annem, beni de bir eşya gibi görüyor. Sadece fark şu ki, benim üzerimde altın var, senin üzerinde bez."
Defne, Burak'ın profiline baktı.
Yüzündeki o çapkın ve umursamaz ifade gitmişti.
Yerini, gerçek bir acımasızlık değil, çaresizlik almıştı.
"Beni anlamıyorsun," dedi Defne, acı bir gülüşle. "Sen bu evin efendisisin. Ben ise..."
"Sen bu evin mahkûmusun," diye tamamladı Burak. "Ama mahkûmlar da isyan eder Defne. Sadece doğru anahtarı bulmaları gerekir."
Defne, çayından bir yudum aldı.
Çay, limon ve bal kokuyordu.
Bodrumdaki o küf kokusundan sonra, bu koku ona cennetten gelmiş gibi geldi.
Burak, Defne'nin yanına, omzuna omzunu değecek kadar yaklaştı.
"O defteri kullan," dedi, fısıltıyla. "İçindeki her şeyi yaz. Öfkeni, nefretini, hayallerini... Ben senin sırrın olacağım."
Defne, Burak'a baktı.
Zihnindeki alarm çanları çalıyordu.
Bu adam, Neriman Hanım'ın oğluydu.
Onun kanındaydı.
Bu bir tuzaktı.
Ama o an, çatının soğuk rüzgârında, Burak'ın omzundaki o sıcaklık, Defne'nin mantığını susturuyordu.
Yıllardır ilk kez, biri ona "seni duyuyorum" diyordu.
Defne, bardağını dizlerine koydu.
Gözlerini kapattı.
Ve o gece, çatının o tozlu zemininde, Burak'ın tuzağının ilk adımı atıldı.
Defne, kurtarıcısının, aslında en büyük celladı olduğunu henüz bilmiyordu.
Ve intikam yemini, o an, zehirli bir şefkatle sulanmaya başlandı.