Defne, deri kaplı defteri yastığının altına sakladı.
Parmak uçları, kapağın pürüzsüz yüzeyini okşuyordu.
Burak'ın verdiği bu hediye, bodrum odasındaki tek sıcaklıktı.
Dışarıda kasım rüzgârı, pencere pervazlarını dövüyordu.
İçeride ise sadece sobanın cızırtısı ve Defne'nin nefes alışverişi duyuluyordu.
Kalemi eline aldı.
Kâğıda ilk harfi yazarken eli titredi.
Ne yazacağını bilemiyordu.
Öfke mi? Korku mu? Yoksa umut mu?
İlk cümle, kağıda şu şekilde düştü: *"Bugün yine görünmez oldum."*
Kelimeler, zihnindeki düğümleri çözmeye başladı.
Yazdıkça, göğsündeki ağırlık hafifledi.
Bu defter, onun sessiz çığlıklarının mezarıydı.
Ve aynı zamanda, kurtuluşunun ilk adımı.
Ertesi gün, üst kattaki kütüphanenin camlarını siliyordu.
Toz bezini rafların arasında gezdirirken, tanıdık bir ayak sesi duydu.
Burak, kapı eşiğinde duruyordu.
Üzerinde gri bir kazak, elinde iki fincan çay vardı.
"Yine mi çalışıyorsun?" diye sordu, sesi yumuşaktı.
Defne, bezini sehpaya bıraktı.
Başını öne eğdi. "Emirleriniz başım üzerinde."
Burak, iç geçirdi.
Çayları masaya koydu. "Bana Burak de. Ve lütfen o 'emirleriniz' lafını kullanma."
Defne, fincana bakakaldı.
Çayın buharı, yüzüne vuruyordu.
İçmek yasaktı.
Ama Burak, ısrarla fincanı ona doğru itti.
"İç," dedi. "Soğuk havalarda üşüyorsun. Bunu hissediyorum."
Defne, parmaklarıyla fincanı kavradı.
Sıcaklık, avuçlarına işledi.
Bu basit temas, onun için bir lükstü.
Ve lüksler, insanı zayıflatır.
Neriman Hanım, o akşam yemeğinde Defne'yi süzüyordu.
Çatalını tabağında gezdirirken, gözlerini Defne'den ayırmıyordu.
"Bugün kütüphanede ne yapıyordun?" diye sordu, sesi nötrdü.
Defne, lokmasını yuttu.
Elleri masanın altında kenetlendi. "Camları siliyordum Hanımefendi."
Neriman Hanım, kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Öyle mi? Burak da oradaymış."
Defne'nin nefesi kesildi.
Gözlerini Burak'a dikti.
Burak, annesinin yüzüne bakıyordu. "Evet anne. Kız kitapları düzenliyordu. Ben de biraz yardım ettim."
Neriman Hanım, dudaklarını sıkıca kapattı. "Yardım etmek, sizin işiniz değil. Onun işi temizlik."
Burak, omuz silkerek gülümsedi. "Merak etme anne. Sadece konuşuyorduk."
Konuşuyorlardı.
Ama Neriman Hanım, "konuşmak" kelimesinin altını çizecek kadar kurnazdı.
O akşam, Defne'ye ek işler verildi.
Merdivenler, iki kez silindi.
Gümüşler, tek tek parlatıldı.
Ceza, sessizce uygulandı.
Defne, gece yarısına doğru odasına çekildi.
Kapıyı kapattığında, sırtı duvara dayandı.
Nefes nefese kalmıştı.
Yemek masasındaki o bakışlar, hâlâ zihnindeydi.
Defteri yastığın altından çıkardı.
Sayfaları hızla çevirdi.
Bugünkü olayları yazmaya başladı.
*"Annem bana, yabancılara güvenme derdi. Ama burada herkes yabancı. Ve en tehlikeli olan, gülümseyen."*
Kalemi durdu.
Burak'ın yüzü, zihnine geldi.
O sahte şefkat, o yumuşak sözler...
Defne, bunların bir oyun olduğunu biliyordu.
Ama bilmesine rağmen, o oyuna tutunuyordu.
Çünkü yalnızlık, açlıktan daha beterdi.
Ertesi gün, Burak Defne'yi bahçeye çağırdı.
Hava soğuktu.
Ağaçların yaprakları dökülmüştü.
Defne, kalın hırkasını üzerine geçirdi ve dışarı çıktı.
Burak, bankta oturuyordu.
Yanında, küçük bir kutu vardı.
"Otur," dedi, yanındaki boşluğu göstererek.
Defne, tereddüt etti. "Hanımefendi görürse..."
Burak, acı bir gülüşle dudaklarını kıvırdı. "Annem, bu saatte pencereden bakmaz. Bana güven."
Güven.
Bu kelime, Defne'nin zihninde bir alarm çaldırdı.
Ama oturdu.
Aradaki mesafe, bir karıştı.
Burak, kutuyu açtı.
İçinde, gümüş bir kolye vardı.
Üzerinde küçük bir ay ve yıldız işlenmişti. "Bunu senin için aldım," dedi, sesi fısıltı gibi çıktı. "Işığa ihtiyacın var."
Defne, kolyeye baktı.
Parlıyordu.
Ama onun dünyasında parlak şeyler, ya çalınırdı ya da kırılırdı. "Alamam," diye fısıldadı. "Bu... çok değerli."
Burak, Defne'nin elini tuttu.
Avucunun içine kolyeyi bıraktı. "Değerli olan sensin Defne. Bu sadece bir hatıra."
Defne, parmaklarını kapatmadı.
Kolye, avucunda ısınıyordu.
Ve o an, sınırlar bulanıklaştı.
O gece, Defne uyuyamadı.
Kolyeyi yastığının altında, defterin yanına koydu.
Gözlerini kapattığında, Burak'ın sesi kulaklarında yankılanıyordu. *"Bana güven."*
Güvenmek, tehlikeliydi.
Ama güvenmemek, daha yalnız bırakıyordu.
Defne, yatağında doğruldu.
Pencereden dışarı baktı.
Ay, bulutların arkasına saklanmıştı.
Tıpkı onun gibi.
Kapıdan hafif bir tıkırtı duyuldu.
Defne, nefesini tuttu.
Kapı aralandı.
Burak, içeri süzüldü.
Üzerinde pijamaları vardı.
Yüzünde uykulu bir ifade, ama gözlerinde ateş vardı.
"Uyuyamadın mı?" diye sordu, fısıltıyla.
Defne, yorganı göğsüne çekti. "Hayır. Soğuk."
Burak, odaya adım attı.
Soğuk hava, peşinden geldi. "Kolyeyi taktın mı?"
Defne, başını iki yana salladı. "Hayır. Cesaret edemedim."
Burak, yatağın kenarına oturdu.
Yaylar, hafifçe inledi. "Takarsan, yalnız olmadığını hissedersin."
Defne, Burak'ın dizlerine baktı.
Aradaki mesafe, tehlikeli derecede kısaydı. "Burak Bey... lütfen."
Burak, elini Defne'nin saçlarına götürdü.
Parmakları, tellerin arasında kaydı. "Bana Burak de," diye tekrarladı. "Ve korkma. Ben sana zarar vermem."
Zarar vermek.
Bu kelime, Defne'nin zihninde bir yankı yarattı.
Zarar, her zaman bıçakla gelmezdi.
Bazen, gülümsemeyle gelirdi.
Burak, odadan çıkarken kapıyı yavaşça kapattı.
Defne, yatağında hareketsiz kaldı.
Kolyeyi avucunda sıktı.
Soğuk metal, tenine yapıştı.
Ertesi sabah, Neriman Hanım Defne'yi çağırdı.
Salon, her zamanki gibi soğuktu.
Neriman, koltuğunda dik oturuyordu. "Dün akşam üstü katta ne yapıyordun?"
Defne, başını öne eğdi. "Temizlik Hanımefendi."
Neriman Hanım, kaşlarını çattı. "Burak, seninle bahçede konuşmuş."
Defne'nin kalbi hızla çarptı. "Sadece... talimat verdi."
Neriman Hanım, ayağa kalktı.
Bastonunu yere vurdu. "Talimat mı? Yoksa fısıltı mı?"
Defne, cevap veremedi.
Neriman, Defne'nin çenesini bastonuyla kaldırdı. "Bu evde sınırlar var Defne. Ve sen, o sınırları zorluyorsun."
Sınırlar.
Defne, o an anladı.
Bu evde sınırlar, onu korumak için değil, kırmak için vardı.
Ve Burak, o sınırları aşması için onu hazırlıyordu.
Akşamüstü, Defne kütüphaneye gitti.
Rafların arasında, Burak'ı buldu.
Burak, Defne'yi görünce gülümsedi. "Kolyeyi taktın mı?"
Defne, başını salladı. "Takamadım."
Burak, Defne'ye yaklaştı.
Nefesi, Defne'nin yanağına değdi. "Neden?"
Defne, gözlerini kapattı. "Çünkü... korkuyorum."
Burak, Defne'nin omzunu kavradı. "Korkma," diye fısıldadı. "Ben buradayım. Ve seni kimseye bırakmam."
Kimselere bırakmamak.
Bu söz, bir vaatti.
Ama aynı zamanda, bir zincirdi.
Ve Defne, o zincirin ilk halkasını, kendi eliyle takıyordu.
Gece olduğunda, Defne defterini açtı.
Kalemi, kâğıda değdi.
*"Bugün bir kolye aldım. Ve bir tuzak kurulduğunu hissettim. Ama tuzak, bazen tek çıkış yoludur."*
Kalemi bıraktı.
Gözlerini kapattı.
Ve intikam yemini, o gece sessizce derinleşti.
Çünkü Defne, artık sadece hayatta kalmak istemiyordu.
O, oyunun kurallarını öğreniyordu.
Ve kuralları öğrenen, oyunu kazanırdı.
En azından, o böyle sanıyordu.