Rüzgâr, Defne'nin saçlarını okşarken köyün o tanıdık çam ve ıslak toprak kokusu ciğerlerini dolduruyordu. On beş yaşındaydı ve dünyası, annesinin fırından yeni çıkan gözleme kokusuyla, babasının akşamları kapıdan girince çıkardığı o derin, huzurlu nefesle sınırlıydı.
Hayatı, bu küçük kerpiç evin avlusunda örülen basit, masalsı hayallerden ibaretti.
Sabahları erkenden uyanır, annesiyle birlikte kahvaltı hazırlardı. Babası ise bahçedeki ağaçların bakımını yapar, bazen Defne'yi omuzlarına alır, köyün yeşil tepelerini gösterirdi.
"Kızım," derdi babası, "bu topraklar bizimdir. Bu dağlar, bu ovalar... Hepsi senin mirasın."
Defne gülümser, babasının sözlerini ciddiye almazdı. Onun için miras, sevgiydi. Ailesinin ona verdiği güven, sarıldığı sıcak kollar, duyduğu "seni seviyoruz" sözleriydi.
O gün, 12 Ekim Perşembe'ydi. Defne'nin on beşinci yaş gününden tam üç ay sonraydı. Sabah, annesi Zeynep'in sesiyle uyandı.
"Kalk yavrum, geç kaldık. Bugün pazar, köy yerine gideceğiz."
Defne esneyerek yatağından kalktı. Pencereyi açtığında, sonbaharın o keskin ama bir o kadar da güzel havası içeri doldu. Sararmış yapraklar, rüzgârın etkisiyle dans ediyordu.
"Anneciğim, bugün hava çok güzel," dedi Defne, annesine sarılırken.
Zeynep Hanım, kızının saçlarını okşadı. "Evet yavrum. Sonbaharın en güzel günlerinden biri. Hadi hazırlan, baban çoktan traktörü hazırlamıştır."
Kahvaltı masasında üçü birlikteydiler. Babası Hasan Bey, o gün özellikle neşeliydi. İş yerindeki son gelişmeleri anlatıyor, Defne'nin okul başarılarıyla gurur duyduğunu her fırsatta belirtiyordu.
"Kızım, bu dönemde notların çok iyi. Eğer böyle devam edersen, liseden sonra istediğin üniversiteye girersin," dedi Hasan Bey, gözlerinde bir gurur parıltısıyla.
Defne utangaç bir gülümsemeyle başını öne eğdi. "Elimden geleni yapacağım baba."
"Zaten yapıyorsun," diye atıldı Zeynep Hanım. "Bizim kızımız her konuda başarılı. Değil mi Hasan?"
Hasan Bey karısına baktı, gözlerinde derin bir sevgi vardı. "Tabii ki. Defne bizim her şeyimiz."
Bu sözler, Defne'nin içinde sıcak bir dalga yarattı. O an, dünyanın en mutlu kızı olduğunu düşündü. Ailesiyle birlikte olmak, onların sevgisini hissetmek, ona yetiyordu.
Öğleden sonra, köy yerine gitmek için yola çıktılar. Hasan Bey traktörü kullanıyor, Zeynep Hanım ile Defne ise arkadaki koltukta oturuyorlardı. Yol boyunca şarkılar söylediler, güldüler, şakalaştılar.
Köy yerinde alışverişlerini yaptılar. Defne, annesine seçimlerinde yardım ediyor, bazen de kendi istediği küçük şeyleri alıyordu. Hasan Bey ise komşularıyla sohbet ediyor, havadan sudan konuşuyordu.
"Bu akşam size de bekleriz Hasan," dedi bakkal Mehmet Amca. "Yeni gelen çayımız var, birlikte içeriz."
"Olur Mehmet, akşam uğrarız," diye söz verdi Hasan Bey.
Eve dönüş yolunda, hava kararmaya başlamıştı. Sonbahar akşamları erken iniyordu köye. Traktörün farları, karanlık yolu aydınlatmaya çalışıyordu.
Tam köy girişindeki virajı alırken, karşıdan gelen bir kamyon şerit ihlali yaptı. Hasan Bey'in ani fren yapmasına rağmen çarpışma kaçınılmazdı.
Metalin metale çarpma sesi, camların kırılma sesi... Sonra sessizlik.
Defne, gözlerini açtığında kendini yerde buldu. Başında şiddetli bir ağrı vardı. Etrafına baktığında, traktörün paramparça olduğunu gördü.
"Anne! Baba!" diye bağırdı, sesi titreyerek.
Cevap gelmedi.
Koşarak annesine ve babasına doğru gitti. İkisi de hareketsiz yatıyordu. Defne, annesinin elini tuttu, soğuktu. Babasının yüzüne baktı, gözleri kapalıydı.
"Anne, uyan! Baba, lütfen uyan!" diye yalvardı, gözyaşları yanaklarından süzülürken.
Köylülerin yardım çığlıkları, ambulans sireni... Sonra her şey bulanıklaştı.
Defne, kendini hastane koridorunda buldu. Üzerinde kan lekeleri vardı. Başında sargı bezleri... Yanında köyün muhtarı ve birkaç komşu duruyordu.
"Kızım, sakin ol," dedi Muhtar Ali Bey, Defne'nin omzuna elini koyarak. "Doktorlar annene ve babana müdahale ediyor."
Defne, boş gözlerle koridora baktı. İçinde tarifsiz bir boşluk vardı. Sanki dünyası başına yıkılmıştı.
"Bir şey olmaz," diye mırıldandı kendi kendine. "Anne ve babam güçlü. Bu kazayı da atlatırlar."
Ama içten içe, gerçeği biliyordu. O çarpışmanın şiddeti, o sessizlik... Bunlar iyi işaretler değildi.
Saatler geçti. Doktorlar ameliyathaneden çıktı. Yüzlerindeki ifade, Defne'ye her şeyi anlatmaya yetti.
"Maalesef..." dedi doktor, sesi alçak ve üzgün. "Çok geç kaldık. Kazanın şiddeti çok büyüktü."
Defne, dünyanın durduğunu hissetti. Kulaklarında bir uğultu vardı. Gözlerinin önü karardı.
"Hayır," diye fısıldadı. "Bu olamaz. Olmaz..."
Muhtar Ali Bey, Defne'yi kollarıyla destekledi. "Kızım, başın sağ olsun. Allah rahmet eylesin."
Defne ağlamıyordu. Gözyaşları çoktan kurumuştu. İçinde sadece büyük bir boşluk ve inanılmaz bir acı vardı.
Ertesi gün, köy mezarlığında kalabalık bir cenaze töreni düzenlendi. Tüm köy halkı oradaydı. Hasan Bey ve Zeynep Hanım, köyde sevilen insanlardı.
Defne, mezarın başında dimdik duruyordu. Artık ağlamıyordu. Gözyaşları, hastanede tükenmişti. Şimdi sadece boş bir kabuktu.
"Mekanları cennet olsun," diyordu etrafındaki insanlar. "Allah sabır versin."
Ama Defne, bu sözlerin hiçbirini duymuyordu. İçinde sadece bir soru vardı: "Şimdi ne olacak?"
Cenaze kalabalığı dağılmaya başladığında, Rıza Amca ve Sevim Yenge yaklaştı. Babasının öz kardeşi Rıza, yüzünde sahte bir üzüntü ifadesiyle Defne'ye sarıldı.
"Başın sağ olsun yavrum," dedi, sesi titriyormuş gibi yaparak. "Allah beterinden saklasın."
Sevim Yenge de Defne'nin elini tuttu. "Artık bizimle kalacaksın yavrum. Seni kendi evladımızdan ayırmayacağız."
Defne, bu sözleri duyduğunda içinde bir şeylerin yanlış gittiğini hissetti. Ama ne olduğunu anlayamadı. Sadece, bu insanların gözlerindeki o sahte üzüntüyü fark edebildi.
Muhtar Ali Bey, Rıza'ya yaklaştı. "Rıza, Defne'ye sen mi bakacaksın?"
"Tabii ki Muhtar," dedi Rıza, göğsünü kabartarak. "Benim kardeşimin kızı. Ona bakmak benim görevim. Sevim'le konuştuk, Defne artık bizim evimizde kalacak."
Sevim Yenge başını salladı. "Evet, zaten öyle olması gerek. Yetim bir kıza kim bakacak ki? Bizden başka."
Defne, bu konuşmaları dinlerken içinde bir sıkıntı hissetti. Ama itiraz edecek gücü yoktu. Üstelik başka seçeneği de yoktu.
Akşamüstü, Rıza Amca'nın eski, gürültülü arabasıyla köydeki evlerine geldiler. Defne, anne ve babasının evine son kez giriyordu.
İçerisi hala onların kokusuyla doluydu. Annenin lavanta kokulu deterjanı, babanın tütün kokusu... Defne, bu kokuların arasında kaybolmuş gibi hissetti.
"Hadi yavrum, eşyalarını topla," dedi Sevim Yenge, odaları dolaşırken. "Yarın sabah erken yola çıkacağız."
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Defne, sesi titreyerek.
"Şehre, bizim evimize," dedi Rıza Amca, sigarasından derin bir nefes çekerek. "Orada daha iyi bir hayatın olacak."
Defne, odasına çıktı. Sandığından annesinin fotoğrafını çıkardı. Üçü birlikte çekilmişlerdi, geçen yaz piknikte... Defne, fotoğrafa bakarken gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü.
"Size söz veriyorum," diye fısıldadı fotoğrafa. "Sizi asla unutmayacağım."
Eski bir bez çantaya birkaç kıyafetini, annesinin fotoğrafını ve babasının ona hediye ettiği küçük bir kitabı koydu. Başka bir şey almak istemedi. Bu evdeki her şey, ona anne ve babasını hatırlatacaktı.
Aşağı indiğinde, Rıza Amca ve Sevim Yenge oturma odasında oturuyorlardı. Evi inceliyorlardı.
"Bu ev artık boş duracak," dedi Rıza, etrafına bakınarak. "Belki satmak en iyisi olur."
"Sonra parayı paylaşırız," diye ekledi Sevim Yenge, gözlerinde açgözlü bir parıltıyla.
Defne, bu sözleri duyduğunda içinde bir öfke kıpırdandı. Ama hiçbir şey söylemedi. Sadece çantasını sıkıca tuttu.
Ertesi sabah, köyden ayrıldılar. Defne, arabanın arka koltuğunda otururken, dikiz aynasından köyün uzaklaştığını gördü. Anne ve babasının mezarı, köy mezarlığında tek başına kalıyordu.
"Üzülme yavrum," dedi Sevim Yenge, dikiz aynasından Defne'ye bakarak. "Bizim evimizde mutlu olacaksın."
Defne cevap vermedi. Sadece camdan dışarı baktı. Yol boyunca hiç konuşmadı. İçinde büyük bir boşluk ve tarifsiz bir yalnızlık vardı.
Rıza Amca, arada bir arkaya dönüp Defne'ye bakıyordu. Ama gözlerinde bir şefkat değil, hesapçı bir bakış vardı.
"Genç kız," dedi bir ara, "bizim evde kurallara uyman gerek. Tembellik yok, itiraz yok. Anladın mı?"
Defne başını salladı. "Anladım."
"İyi," dedi Rıza, memnun bir şekilde. "Zaten sen akıllı çocuksun. Anlarsın."
Sevim Yenge de söze karıştı. "Biz seni kendi evladımız gibi göreceğiz. Ama sen de bize saygılı olacaksın. Unutma, artık bizim himayemizde yaşıyorsun."
Himaye... Bu kelime, Defne'nin zihninde yankılandı. Himaye, koruma demekti. Ama onun hissettiği şey koruma değil, esaret gibi geliyordu.
Öğleden sonra şehre vardılar. Rıza Amca'nın evi, şehrin kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartman dairesiydi.
"İşte evimiz," dedi Rıza, arabayı park ederken. "Fazla lüks değil ama idare eder."
Defne, binaya baktı. Dış cephesi dökülüyordu. Pencerelerin çoğu kırık veya kirliydi. Burası, onun köydeki evinden çok farklıydı.
İçeri girdiklerinde, evin içi de dışından farklı değildi. Eski, yıpranmış eşyalar, duvarlardaki lekeler, havadaki nem kokusu... Defne, burnunu istemsizce kırdı.
"Senin odan burası," dedi Sevim Yenge, küçük, karanlık bir odayı göstererek. "Fazla büyük değil ama sana yeter."
Defne, odaya baktı. Tek bir penceresi vardı ve o da dar bir avluya bakıyordu. Köşede eski bir ranza, bir masa ve sandalye vardı.
"Teşekkür ederim," dedi Defne, nezaketen.
"Yarın okula yazdıracak seni," dedi Rıza Amca. "Ama önce ev işlerini öğrenmen gerek. Bizim evde herkes çalışır."
Defne başını salladı. Artık hiçbir şaşırmıyordu. Bu insanların onu gerçekten evlat edinmek gibi bir niyetleri olmadığını anlamıştı. Onlar için o, sadece bir yük... Ya da belki de başka bir şeydi.
O gece, yeni odasında tek başına yatarken, Defne pencereden dışarı baktı. Şehrin ışıkları, köydeki yıldızlı gökyüzünden çok farklıydı.
"Anne, baba," diye fısıldadı karanlığa. "Beni affedin. Size söz verdiğim gibi güçlü olacağım."
Gözlerinden bir damla yaş yanağına düştü. Ama Defne, bu gece son kez ağlayacağına söz verdi. Artık zayıflığa yer yoktu.
Yarın, yeni bir hayat başlıyordu. Ve Defne, bu hayatta hayatta kalmak zorundaydı.
Çünkü intikam yemini, o gece o küçük, karanlık odada sessizce edilmişti.
Ve bu yemin, Defne'nin hayatını sonsuza dek değiştirecekti.