İstanbul Adliyesi’nin ağır ahşap kapıları, Defne’nin önünde yavaşça aralandı. İçerideki hava, dışarıdaki nemli sabah havasından çok daha ağırdı. Havada, eski kâğıt, ucuz parfüm ve bastırılmış korku kokusu asılıydı. Defne, salonun ortasındaki sıraya, dimdik bir duruşla oturdu. Üzerindeki lacivert takım elbise, mahkeme salonunun loş ışığında keskin hatlar oluşturuyordu. Yanında, Atlas bir gölge gibi duruyordu. Adamın varlığı, Defne’ye görünmez bir zırh sağlıyordu. Karşı tarafta ise Burak Yalın oturuyordu. Bir zamanlar bu şehrin en yakışıklı, en zengin gençlerinden biri olan adam, şimdi omuzları çökmüş, yüzü solgun bir haldeydi. Üzerindeki jilet gibi ütülü takım elbise, artık vücuduna bol geliyordu. Gözlerinin altındaki mor halkalar, uykusuz gecelerin değil, ruhundaki çökü

