Allah insana kaldırabileceği kadar yük yüklermiş. İmtihanlar hep en beklenmedik ya da en kaybetmeye korkulan yerlerden gelirmiş. Gonca, köy imamının verdiği selayı dinlerken sanki başına dağların yıkıldığını düşünüyordu. Babası. Sırtını yasladığı ve herkese karşı onu koruyan yegane destekçisi geçirdiği ani kalp krizi sonucu tarlada ölüvermişti.
Oysa sadece bu olaydan bir saat öncesinde babasının yanındaydı. Yemek ve buzlu ayranla su götürmüştü. Gölgelikte birlikte yemiş sonrasında da yardım etmeyi teklif etse de babası onu yorulma sen çiçeğim diye geri eve yollamıştı.
Babasını tarlada bulup herkese haber eden küçük amcasıydı. Aslında doktor da kalp krizi demese ondan şüphelenirdi ama eli kolu bağlanıyordu. Sela bittiğinde annesinin odadaki ağıtını oturup dinledi. Göz yaşları gözlerinden eksik olmazken çöktüğü duvar dibine biraz daha sindi. Gelen giden git gide kalabalıklaşan ev ruhunu boğmuştu.
Amcalarının hepsi yan yana dizilmiş gelen giden erkekleri ağırlıyor baş sağlığı dileklerini kabul ediyordu. Yengeleri de söz de annesine yardım ediyordu ama sadece göze gösteriş içindi.
Ölüm. Ne zordu. Daha iki gece önce sohbet eden, saçlarını tarayan, yaptığı poğaçaları ayranla yiyip ellerine sağlık çiçeğim diye konuşan en son el sallayıp dikkat et diyerek arkasından bağıran adam şimdi üzerine konmuş bıçakla evin bir odasında yerde boylu boyunca yatıyordu.
Gonca sanki her şeyi uzaktan dışarıdan izleyen biri gibiydi. Ağlıyordu ama sanki babası omuzuna elini koyacak, saçlarını okşayacak, göz kırpıp gözlerini şaşı yaparken bıyıklarını oynatıp onu güldürecekti.
İyi adamdı babası. Allah var tek bir fiskesini görmemişti. Aile içinde tek ortaokulu bitiren adamdı babası Salih ve karısıyla kızının kıymetini bilirdi. Diğer kardeşleri ve abileri erkek çocuk diye laf ederken hiç duymamıştı bile. Evine fitne karıştırmak istediklerinde dışarıda tutmuşlardı. Sadece Gonca’nın liseden sonra üniversiteye gitme zamanı hanımı hasta olunca eli kolu bağlanmıştı. Genç kız da annesine bakmayı tercih etmiş okumamıştı. Onun da mahcubiyetini babasının gözlerinde hep görmüştü.
Annesi Halise ise rahminden hasta olup bir yıl kadar yatalak kalınca her şey Gonca’nın tazecik omuzlarında kalmıştı. Babası ev işinde bile kızına yardım eden bir adamdı. Kızı yemek yapıyorsa o yoğurdu hamurla ekmek pişirir, kızı hayvanları sağıyorsa o altlarını temizlerdi.
Böyle temiz yürekli Allah korkusu olan adamdı Salih ama tez vakitte gitmişti ahirete ve şimdi karısı ile kızı üç abisi iki de kardeşi olmak üzere yedi karındaşına emanetti. Daha doğrusu ellerine düşmüştü demek yanlış olmazdı.
Cenaze evden alınıp da önce camiye oradan da aile kabristanlığına götürülürken küçük amcası Murtaza kızın ağlayan haline kaşları çatık bakıp “Millet var düzgün ağla. O senin baban olabilir ama benim de abimdi. Acın benden fazla olamaz. Edepsiz" diye uyarıda bulunmuş resmen genç kızın dumur olmasına neden olmuştu.
Defin işleminden sonra eve geldiklerinde ise dualar okunmuş helvalar kavrulmuş çoktan dedikodu faslı başlamıştı. Bir ocağın ateşi sönmüştü de kimse umursamıyordu. Derken aradan geçen bir haftanın sonunda ana kız baş başa kalabildiklerinde en büyük amcası Mahmut geleceklerine dair haber yolladığında Halise kara kara düşünmeye başladı. Gonca ise sessizce sedirin üzerinde oturuyor yaz günü yaktığı soba başında ısınmaya çalışıyordu. Babası gittiğinden beri üşüyen ruhuna ne iyi gelir bilemiyordu.
Kapıları sert bir şekilde çalındığında daldığı yerlerden sıçrayarak çıkan Gonca annesine baktığında “Amcanlar geldi kızım” demesiyle ayaklandı.
Beş amcası da gelmişti. Üstelik yanlarında babaannesi de vardı. Bir türlü kız diye sevemediği torununa bakıp yüzünü ekşitirken odaya geçip baş köşeye oturdu. Herkes oturduğunda “Gonca’m, hadi çayları getir. Demlemiştim ben.” derken yine yüz buruşturan yaşlı kadın “Koca everim kız oldu hala çayı sen mi demliyorsun Halise? Vah ki ne vah bu bir de kocaya gidecek. Çok sövdürür anasına.” diye homurdandı.
Gonca, babaannesine bir şey dememek için kalkıp mutfağa gittiğinde bardakları homurdanarak tepsiye dizdi doldurdu ve şeker kasesini de koyup geri odaya gitti. Herkese dağıtırken amcası Mahmut konuşmaya başladı.
“Kardeşim Salih öldü. Yıllardır ona verdiğimiz yerleri geri alma zamanı geldi.”
Halise “İyi de abi o yerler Gonca ile benim üzerime. Salih benden sonra sizin olacak geçinip gidersiniz kimseye muhtaç olmazsınız dedi.” derken yaşlı kadın çıkıştı.
“Kocamın oğullarımın toprağını size mi yedireceğim Halise? Nerede görülmüş geline kız çocuğuna toprak mı verilirmiş? Olmaz öyle şey. Yarın hemen gidip tabu da malları Mahmut’a devredeceksiniz. Siz de ırgat olarak çalışırsanız ekmek paranızı kazanırsınız.”
Gonca kaşlarını çatarken “Babaanne, babam o malları bize bıraktı. Vermem. Annem de vermeyecek. Daha babamın kırkı çıkmadı. Ayıp değil mi? Günah ya günah.” dediği an ayağa kalkan amcası kıza tokat atarken yere düşen kızın dudağı kanamaya başlamıştı. Halise ise “Kızım” diye kızına sarılırken resmen cehennem zebanilerinin içine düşmüşlerdi.
****
“Oğlum, sen beni duyuyor musun?”
“Duyuyorum anne de sen iyice kendini aştın. Dağın başındayım be kadın ne evlenmesi ne kızı. Burada görebildiğim tek şey benim gibi her gün sakalı çıkan herifler. Onlarda sana layık gelin olmaz benden demesi.”
Annesi oğluna sert bir tonla “Demir Toygar Çağrı. Anne ile alay etmek de neyin nesi? Bana otuzundan sonra sana dayak attırma çocuk. Madem sen evlenmiyorsun o zaman ben sana kız bulurum. Görevden geldiğinde de düğününü yaparım. Kabul mü?” dediğinde telefonun ucundaki adam başını sağa sola sallayıp annesine karşılık verdi.
“He anne he. Sen benimle böyle evlenecek kız bul imam nikahını kıy. Geldiğimde anlı şanlı düğün yaparım. Sana uyar mı?”
Gözleri ışıldayan anne “Uyar paşam uyar. Hadi ben tutmayayım seni evladım.” deyip telefonu kapadığında Toygar telefonuna şaşkınca baktı. Badisi yanına gelip “Şenay Teyze yine ne dedi de eşekten düşmüş gibi kaldın lan?” deyip omuzuna vurduğunda gülmeye başlayan adam telefonu cebine attı.
“Ne olacak ya annem işte. Gelin bul diyor. Amına koyim dağın başında kimi bulayım. Hoş bulmak isteyen kim ayrıca. Bende dalga geçtim sen bul imam nikahını kıy gelince düğün yaparım diye. Hayır bir de seviniyor. İyice kafayı bozdu.”
İki arkadaş gülerken aslında nasıl bir şey yaşanacağını bilemiyorlardı.