BÖLÜM 1

1385 Words
Kabin basıncının kulaklarımda bıraktığı o boğuk sızı, saatlerdir uçak motorunun tekdüze homurtusuna karışıyordu. Alnımı küçük pencerenin soğuk camına yaslamıştım. Aşağıda, güneşin son ışıklarıyla sarıdan kızıla çalan uçsuz bucaksız Sahra çölü uzanıyordu. Kum tepeleri rüzgârın altında devasa, kıpırtısız dalgalar gibi birbirinin içine geçiyordu. Yirmi altı yaşındaydım ve bu uçaktaki yüzlerce insanın arasında, vardığında arkasına bakacak tek bir kişisi bile olmayan muhtemelen tek yolcu bendim. Ne Kahire’ye indiğimde "Sağ salim vardım," diye mesaj atabileceğim bir ailem vardı ne de bir gün geri dönmemi bekleyen bir sevgilim ya da arkadaşım. Bazen bir insanı dünyaya bağlayan ipler öyle sessizce kopardı ki, geriye sadece kendi ayak sesleri kalırdı. Benim hayatım, binlerce yıldır güneş görmemiş soğuk taşların, tozlu tabletlerin ve çözülmemiş yazıtların arasındaydı. Yaşayanların dünyasında bana ait küçük bir köşe bile bulamamışken, ölülerin bıraktığı o sessiz tarihte garip bir sükûnet buluyordum. Elim gayriihtiyari kucağımdaki hırkanın altından sırt çantamın fermuarına kaydı. Mısır Kültür Bakanlığı’nın haftalarca süren bürokratik engellerden sonra güçbela verdiği o özel kazı izni, kalın deri kaplı not defterim, çizim kalemlerim ve fırçalarım oradaydı. Bütün varlığım, ait olduğum her şey bu çantadan ibaretti. "Sayın yolcularımız, Kahire Uluslararası Havalimanı için alçalışa geçmiş bulunmaktayız. Lütfen koltuklarınızı dik duruma getirip kemerlerinizi bağlayınız..." Arapça ve ardından kırık bir İngilizceyle yapılan anonsla birlikte gözlerimi pencereden çektim. Parmaklarımın arasındaki ucuz tükenmez kalemi sıkarken derin, ciğerlerimi dolduran bir nefes aldım. Önümde Krallar Vadisi’nin güneyindeki o tekinsiz yarıklar vardı. Kaçak kazıcıların bir tünel açarken tesadüfen bulduğu, duvarlarındaki sembollerin bilinen hiçbir hanedanlığa, hatta hiçbir insan medeniyetine benzemediğini görünce dehşet içinde terk ettiği o oda... Bakanlıktaki profesörler bunun sadece uydurma bir hırsız efsanesi olduğunu düşünüyordu. Ama bana ulaştırılan o tek fotoğraftaki kabartmalar... O çizgilerde antik dönemin bilinen estetiğinden çok uzak, ürpertici derecede yabancı bir geometri vardı. Uçağın tekerlekleri piste sertçe vurduğunda içimdeki huzursuzluk dalgası büyüdü. Kabin dolapları açılırken acele etmedim. İnsanların telaşla eşyalarını toplayıp telefonlarına sarılmalarını, sevdiklerini aramalarını izledim. Çantamı omzuma asıp koridora adım attığımda Kahire’nin kuru, boğucu sıcağı henüz körüğün içindeyken bile tenime çarptı. O an içimde tarif edemediğim tuhaf bir his vardı; sanki bu şehre sadece bir kazı için inmemiştim. Sanki arkamda bıraktığım o bomboş hayatın son kapısını çekmiş, geri dönüşü olmayan bir eşikten tek başıma geçiyordum. ***** ***** ***** Havalimanının çıkış kapısı açıldığında yüzüme çarpan hava, nefesimi bir anlığına göğsüme hapsetti. Kuru, genzi yakan, toz ve egzoz dumanıyla karışık ağır bir çöl sıcağıydı bu. Güneş batmak üzereydi ama gökyüzündeki o kızıl sis perdesi sıcağı kentin üzerine bir tül gibi germişti. Etrafta bağırışan taksiciler, bavullarını çekiştiren kalabalıklar ve birbirine kavuşmanın heyecanıyla sarılan aileler vardı. Ben ise her zamanki gibi bu akışın tam ortasında ama bir o kadar da dışındaydım. Kafamı eğip sırt çantamın askılarını düzelttim. Elimi kaldırıp eski, boyası yer yer dökülmüş siyah-sarı bir taksiyi durdurdum. Şoför, arka koltuğa attığım tozlu çantama bakıp kırık bir İngilizceyle nereye gideceğimi sordu. "Zamalek," dedim sakin bir sesle. "Nil kıyısındaki o küçük otel." Taksi çılgın bir korna korosu eşliğinde trafiğe daldığında pencereyi hafifçe araladım. Şehir bir rüya gibi akıp gidiyordu; bir yanda modern gökdelenlerin silüetleri, diğer yanda yüzyıllardır orada duruyormuş gibi hissettiren solgun taş binalar, baharat kokulu dar sokaklar ve ufukta, batan güneşin turuncusunda bir gölge gibi beliren uzaktaki piramitlerin keskin hatları. Telefonumu çıkarmadım bile. Şebeke ayarlarını değiştirmekle ya da internete bağlanmakla vakit kaybetmeyecektim; ne de olsa bildirim panelime düşecek tek bir mesaj dahi yoktu. Otel, Nil Nehri'nin kıyısında, sömürge döneminden kalma, tavanları yüksek ve ahşap panjurları sıcaktan kavrulmuş eski bir binaydı. Lobideki sararmış fayanslar ve ağır ağır dönen devasa tavan vantilatörü odaya eski bir filmin hüznünü veriyordu. Resepsiyondaki yaşlı adam pasaportuma bakıp bana ağır, demir bir anahtar uzattı. "Üçüncü kat, küçük hanım. Manzaranız güzeldir." Merdivenleri ağır ağır çıktım. Oda küçüktü ama tertemizdi. Demir bir karyola, kenarda ahşap bir masa, küçük bir gardırop ve nehre bakan dar bir balkon. Çantamı yatağın üzerine bırakır bırakmaz üstümdeki yolculuk ağırlığından kurtulmak istedim. Banyonun sarı ışığında musluğu açıp yüzüme defalarca soğuk su çarptım. Aynadaki solgun yüzüme, ela gözlerimin etrafındaki yorgun halkalara baktım. Yalnızdım; bu durum beni korkutmaktan çok, içimde garip bir direnç ve sessiz bir kabulleniş yaratıyordu. Üzerimdeki terli tişörtü çıkarıp ince pamuklu bir gömlek giydim, saçlarımı arkadan gelişi güzel bir tokayla tutturdum. Karnımın açlıktan kazındığını ancak odaya yerleştiğimde fark edebilmiştim. Aşağı inip kendimi Zamalek’in kalabalık sokaklarına bıraktım. Kahire geceleri gündüzünden çok daha canlıydı. Hava hâlâ sıcaktı ama çölün o yakıcı nefesi biraz olsun kırılmıştı. Nehir kenarındaki dar bir sokağa saptım. Küçük bir tezgâhın önünde tencerelerden yükselen kimyon, kızarmış soğan ve domates sosu kokusu adımlarımı yavaşlattı. Yerel halkın küçük taburelerde oturup neşeyle bir şeyler yediği bu derme çatma lokantanın köşesinde boş bir yer buldum. Tezgâhtaki adam bana gülümseyerek koca bir kâse 'Koşari' uzattı; pirinç, mercimek, nohut, makarna ve üzerinde çıtır çıtır kızarmış soğanlarla acı sos. Yanına da buz gibi bir karkadeh, yani ebegümeci çayı aldım. Yemeğimi yerken acele etmedim. Kaşığı her daldırdığımda etrafımdaki sohbetleri dinledim; anlamadığım Arapça kelimeler, nehir vapurlarının uzaktan gelen düdük sesleri, nehrin kıyısına vuran hafif dalgalar... O an sadece anın içinde var olmayı denedim. Karnımı doyurduktan sonra hemen otele dönmek istemedim. Kıyı boyunca uzanan taş korkuluklara yaslanıp Nil’in simsiyah sularını izleyerek ağır ağır yürüdüm. Şehrin sarı ışıkları suda titreyerek kırılıyordu. Parmaklarımı cebimdeki o antik sembolün çizili olduğu küçük kâğıt parçasına götürdüm. Yarın sabah buradan ayrılıp güneye, çölün kalbindeki o kazı alanına doğru yola çıkacaktım. İçimde hiçbir mantığın açıklayamayacağı kadar tuhaf, sanki bu toprakların beni çok uzun zamandır beklediğine dair tekinsiz bir his vardı. Gece rüzgârı saçlarımı havalandırırken, bu şehrin bana sunduğu son insan nefeslerinin tadını çıkarır gibi derin bir soluk aldım. ***** ***** ***** Gece yarısına doğru otele döndüğümde lobi neredeyse zifiri karanlıktı; sadece resepsiyondaki yaşlı adamın önündeki küçük sarı masa lambası yanıyordu. Başımı hafifçe eğerek selam verip basamakları gıcırtılar eşliğinde çıktım. Odaya girer girmez balkona açılan ahşap panjurları araladım. Nil’den esen hafif, rutubetli esinti odanın içindeki durgun havayı dağıttı. Yatağın kenarına oturup sırt çantamı önüme çektim. Yarın sabah erkenden Luksor’a, oradan da Krallar Vadisi’nin haritalandırılmamış güneyindeki o ıssız kanyonlara gidecektim. Çantamın fermuarını açıp içindekileri tek tek masanın üzerine dizmeye başladım: küçük bir büyüteç, kıl uçlu temizleme fırçaları, karbon uçlu eskiz kalemleri, pusulam, dayanıklı kafa lambam ve kalın deri kaplı defterim. En dipte ise katlanmış, yıpranmış o fotoğraf duruyordu. Masadaki lambayı yakıp fotoğrafı önüme serdim. Fotoğraf, kaçak kazıcıların cep telefonuyla, titrek bir ışık altında çekilmişti. Çözünürlüğü düşüktü ama duvardaki o rölyef kabartmalarını her incelediğimde içimdeki huzursuzluk daha da büyüyordu. Mısır hiyeroglifleri düzenli, simetrik ve doğadan esinlenmiş figürlerden oluşurdu; kuşlar, gözler, kollar, lotus çiçekleri... Oysa bu taş bloğun üzerindeki çizgiler tamamen farklıydı. Sert, köşeli, neredeyse geometrik bir kırılmayla oyulmuştu. Bir alfabeden çok, uzay-zamanın büküldüğü karmaşık bir mekanizmanın diyagramına benziyordu. Daha da tuhafı, figürlerin boyutlarıydı; duvarda tasvir edilen gövdeler insan silüetini andırıyordu ama oranları devasaydı. Geniş göğüs kafesleri, insan ölçülerinin çok ötesinde omuzlar... Parmak uçlarımı fotoğraftaki o sert hatların üzerinde gezdirdim. Bir arkeolog olarak mantığım bana bunun bilinmeyen bir hanedanlık veya başka bir antik kavimle etkileşimin kanıtı olduğunu söylemeliydi. Fakat içimdeki ses—o derinlerde fısıldayan içgüdü—bunun dünyadaki hiçbir medeniyete ait olmadığını söylüyordu. Defterimin boş bir sayfasına o sembollerden en belirgin olanını kurşun kalemle çizmeye başladım. Çizgiler öyle keskin bir açıyla birbirini kesiyordu ki, kalemin ucunu kağıttan her kaldırdığımda ensemdeki tüyler ürperiyordu. Çizerken bile bir tür çekim vardı; sanki sıradan bir taş yazıtı değil, uyuyan bir devreyi taklit ediyordum. Saat sabaha karşı üçe geliyordu. Gözlerim yanmaya başlayınca kalemi bıraktım. Çantamı yeniden düzenledim; su mataralarımı, yedek pillerimi ve birkaç günlük kuru gıdamı içine yerleştirdim. Her şey hazırdı. Demir karyolaya uzandığımda tavan vantilatörünün ritmik gıcırtısı odayı dolduruyordu. Gözlerimi kapattığımda karanlığın içinde Sahra’nın uçsuz bucaksız kumları değil, göğünde iki ayrı ışık kaynağının parıldadığı, kızıl kayalıklarla çevrili bambaşka bir gökyüzü canlandı. Bir rüya mıydı, yoksa yaklaşan fırtınanın gölgesi mi, bilmiyordum. Ancak uykuya dalarken içimde ne bir korku ne de geri dönme isteği vardı. Dünyada beni tutacak tek bir dal bile yokken, bilinmezin çağrısı korkutucu olmaktan çoktan çıkmıştı. ***** ***** ***** Sabahın ilk ışıkları panjurların arasından odaya sızdığında alarm çalmadan hemen önce uyandım. Çölün soğuğu henüz kırılmamıştı. Hızlıca üzerime haki renkli dayanıklı kanvas pantolonumu, keten gömleğimi ve yürüyüş botlarımı giydim. Çantamı sırtlayıp resepsiyona anahtarı bıraktım. Beni güneye götürecek olan tren istasyonuna doğru Kahire’nin uyanmakta olan sokaklarında adımlarken, şehrin taze pişmiş lavaş ve tütün kokan havasını son kez içime çekiyordum. İstasyonun gürültülü hengamesini aşıp kompartımana yerleştiğimde tren yavaşça sarsılarak hareket etti. Rayların sesi ritmik bir vuruşla kulaklarımda yankılanırken camdan dışarı baktım; şehir silüeti geride kalıyor, yeşil Nil deltası yerini adım adım sarı, kuru ve çıplak dağ eteklerine bırakıyordu. Yolculuk uzun, sessiz ve geri dönülemez bir eşiğe doğru adım adım akıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD