Mert Aslan, Mahmut Bey ve ailesini Nasuh Ağa’nın iki sokak aşağıdaki o taş evine yerleştirdikten sonra, evin geniş bahçesindeki ahşap sandalyeye çöktü. Konaktaki o gergin atmosferden sonra buranın sükûneti ona iyi gelmişti. Ancak zihni, Mardin’in bu dar sokaklarına sığmayacak kadar kalabalıktı. İstanbul’daki düzenini, aylardır gitmediği ofisini ve mimarlık kariyerini düşünüyordu. Modern dünya ile bu kadim törelerin arasına sıkışıp kalmıştı. O sırada Azize Hanım ve Leyla, evin içini hızla çekip çevirmiş, camları açıp evi havalandırmışlardı. İçeriden gelen tülbent kokusu ve su sesi, evin yeniden canlandığının kanıtıydı. Mert Aslan, başını arkaya yaslayıp gökyüzünü izlerken arkasında hafif bir ayak sesi duydu. Gelen Leyla’ydı. Üzerindeki o karanlık çarşafı çıkarmış, yerine temiz bir çarşaf

