Mardin’in o kendine has, tozlu ve kehribar rengi akşamlarından biriydi. Güneş, Mezopotamya ovasının üzerine veda ederken, gökyüzü kan kırmızıdan morun en koyu tonlarına evriliyordu. Barış, odasının aynasında kendine bakarken göğsündeki daralma bir türlü geçmek bilmiyordu. Üzerindeki beyaz gömlek ona bir kefen gibi dar geliyordu. Az önce alt katta, yaşlı amcaların ve şahitlerin huzurunda "Kabul ettim" demişti. Ama kimi? düğüne bir hafta kala kendini asan Selma’nın kardeşi Leyla’yı. Leyla, bir kara çarşafın ardına gizlenmiş, başı öne eğik, bir kelime bile etmeden bu yazgıya boyun eğmişti. Barış için Leyla, sadece bir yasın ve zorunluluğun simgesiydi. Onun kalbi hala modern, hayat dolu sevgilisi Ela için çarpıyordu. Barış, eline telefonunu aldı. Ela’ya gitmeliydi. Bu şehirden, bu törelerde

