Mardin’in taş duvarları arasında yankılanan gerilim, konaktaki havayı iyice ağırlaştırmıştı. Mezopotamya güneşi batarken, Karayel konağının yüksek tavanlı odalarından birinde zaman adeta durmuştu. Leyla, işlemeli ahşap koltukta bembeyaz bir yüzle oturuyordu. Avucunun içinden süzülen kan, beyaz elbisesine damlıyor, her damla sanki o evdeki mahkumiyetinin bir mührü oluyordu. Karşısında diz çökmüş olan Mert Aslan Karayel, büyük bir özenle genç kadının elini tutuyordu. Mert, yıllar sonra Mardin’e dönmüş, bu köhne düzenin dışında kalmış bir cerrahtı; ancak bu kadının kim olduğundan habersizdi. Mert, pamuğu dezenfektana batırırken Leyla’nın titreyen elini daha sıkı kavradı. "Sakin ol," dedi sesi güven veren bir tınıyla. "Derin değil, ama iz kalmaması için dikkatli olmalıyım. Neden bu kadar dik

