Riyad’ın yakıcı güneşi, Keremzade Konağı’nın beyaz duvarlarına çarptığında, içeride düğün zılgıtları değil, ölümün buz gibi sessizliği hâkimdi. Bir hafta sonra Selma’nın gelin olarak çıkacağı o odanın kapısı, o sabah bir daha hiç kapanmamak üzere sessizce aralanmıştı.
Selma, o ipekten dokunmuş beyaz gelinliğin ağırlığını taşıyamamıştı. Kendini astığı o tavan, sadece bir kadının canını almamış; iki ailenin on yıllardır süren dostluğunu ve hayallerini de beraberinde götürmüştü. Babası Mahmut Bey, içeriye girdiğinde dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Arkadaşı Poyraz Karayel’e verdiği söz, evladının cansız bedeniyle birlikte ayaklarının altına serilmişti.
Evin en küçüğü, ablasının gölgesinde huzurla büyüyen Leyla, olanları anlayamayacak kadar sarsılmıştı. Ablasının cenazesi kalkar kalkmaz, konağın ağır havası bu kez onun üzerine çöktü. Mahmut Bey, hırpalanmış gururu ve tutulması gereken o "kan kardeşi" sözüyle Leyla’nın karşısına dikildi.
"Selma kaçtı gitti," dedi Mahmut Bey, sesi bir mezar kadar soğuktu. "Ama benim Poyraz’a borcum var. Karayel’lerin eli boş dönemez. Selma’nın yerine sen gideceksin Leyla. Bu senin değil, soyadımızın kaderi."
Leyla, daha ablasının yasını tutamadan, tanımadığı bir adamın, bilmediği bir memleketin gelini olmaya mahkûm edilmişti. Arabistan’ın kumu gibi sıcak gözyaşları yanaklarından süzülürken, hayatının artık ona ait olmadığını anlamıştı.
Binlerce kilometre ötede, Mardin’in Mezopotamya’ya tepeden bakan o heybetli kalesinde, Barış Karayel babasının çalışma odasında pencereden dışarı bakıyordu. O, efsanevi Poyraz Karayel’in oğlu olmanın ağırlığını her zaman omuzlarında hissetmişti. Keskin bakışlı, az konuşan ama konuştuğunda yeri yerinden oynatan bir adamdı.
Babası Poyraz Bey, masanın üzerindeki eski bir fotoğrafı eline aldı. Fotoğrafta Mahmut ile omuz omuza, gençlik yıllarının ateşiyle gülümsüyorlardı.
"Haber geldi Barış," dedi Poyraz Ağa, sesi hırıltılıydı. "Selma ölmüş. Kendine kıymış..."
Barış, bakışlarını babasına çevirdi. Yüzünde en ufak bir ifade değişikliği yoktu ama içindeki fırtınayı kimse göremiyordu. "O halde bu iş biter baba. Ölenle birlikte söz de gömülür."
"Hayır!" diye kestirip attı Poyraz Bey. "Mahmut, küçük kızı Leyla’yı verecek. O söz tutulacak Barış. Sen gidip o kızı Arabistan’dan alıp getireceksin. Karayel ismine yakışır bir düğünle o eve girecek. Gerekirse onun cenneti olacaksın, gerekirse cehennemi; ama o senin helalin olacak."
Barış , ceketini tek hamlede üzerine geçirdi. Onun için bu evlilik, bir aşk değil; bir onur ve itaat meselesiydi. O, babasının dostluğu uğruna hiç görmediği bir kızı kanatlarının altına
ya da pençelerinin arasına
almaya gidiyordu.
Leyla ise Riyad’da, bavuluna sığdırdığı birkaç parça eşya ve ablasından kalan kırık bir tarakla bekliyordu. Bir yanda çölde biten bir hayat, diğer yanda Mardin’in sert taşlarında başlayacak olan meçhul bir gelecek...
Barış’ın siyah jeti Riyad havalimanına teker koyduğunda, iki yabancının, iki farklı kültürün ve iki yaralı ruhun hikayesi başlıyordu.
Mardin Havalimanı’na doğru giden lüks aracın içinde, Barış Karayel’in düşünceleri babasının emirleri ve kendi iç huzursuzluğu arasında gidip geliyordu. Tam o sırada telefonunun ekranında "Ela" ismi belirdi. Barış, derin bir nefes alıp telefonu cevapladı.
"Efendim Ela?" dedi Barış, sesi her zamanki gibi mesafeli ama yumuşaktı.
"Nerdesin Barış? Seni çok özledim... Akşam için plan yapmıştık, unuttun mu?" Ela’nın sesi nazlı ve sitemkârdı.
Barış, direksiyonu hafifçe kırarken "Bugün gelemeyeceğim bebeğim," dedi. Zihninde, hiç görmediği bir kızla yapacağı mecburi evliliğin ağırlığı vardı ama Ela’ya henüz gerçeği söylemeye hazır değildi.
Ela şaşkınlıkla sordu: "Neden? Nerdesin sen?"
"Yoldayım. Arabistan’a gidiyorum iş için. Babamın eski bir dostunun işlerini halletmem gerek."
Ela içini çekti. "Tamam, çok uzatma ama... Sensiz buraların tadı yok."
Barış, "Tamam, gelince ararım ben seni," diyerek telefonu kapattı. Gözlerini yola dikti; bir yanda İstanbul’da bıraktığı modern hayatı ve sevgilisi Ela, diğer yanda ise Arabistan’da onu bekleyen o karanlık kader vardı.
Barış, Riyad’a vardığında sıcak hava dalgası yüzüne çarptı. Mahmut Bey, onu havalimanında büyük bir ciddiyetle karşıladı. İki adam birbirine sarıldığında, bu sarılma dostluktan çok, bir mecburiyetin mühürlenmesi gibiydi.
"Hoş geldin oğlum," dedi Mahmut Bey, sesi yorgun ve kısıktı.
"Hoş bulduk Mahmut Amca," dedi Barış. Konağa geçip kısa bir süre kahve içtiler, ama havada asılı kalan o ağır keder konuşmalarına izin vermiyordu. Selma’nın ölümü, her cümlenin sonundaki bir nokta gibiydi.
Barış, saatine bakıp ayağa kalktı. "Hazırsanız gidelim mi? Yolumuz uzun."
Mahmut Bey üzgün bir ifadeyle başını salladı. "Siz Leyla’yla gideceksiniz evladım. Bizim malum, daha Selma’nın taziyesi bitmedi. Gelen gidenler var, onları bırakamayız. Biz hanımla düğünden birkaç gün önce geliriz Mardin’e."
Barış bu durumu garipsese de belli etmedi. "Tamam," dedi sadece. Bir gelini, ailesi yanında olmadan götürmek,
Bu sırada konağın üst katındaki odada, Leyla yatağının kenarına çökmüş, elinde ablasının bir tülbendini tutuyordu. Gözyaşları kurumuştu ama içindeki yangın sönmüyordu.
"Niye yaptın bunu Selma abla?" diye fısıldadı karanlığa doğru. "Beni bu cehennemde niye yalnız bıraktın? Neye dayanamadın?" Selma’nın neden canına kıydığı, arkasında bıraktığı en büyük sırdı ve bu sır Leyla’nın omuzlarında bir yük gibi duruyordu.
Kapı yavaşça aralandı, annesi içeri girdi. Gözleri şişmişti. "Hadi kızım, hazırlan... Gidiyorsun. Barış Bey aşağıda bekliyor."
Leyla hiçbir şey söylemedi. Sanki ruhu bedenden çekilmiş bir hayalet gibi ayağa kalktı. Zaten hazır olan bavulunun yanına gitti. Askıda duran siyah, ağır çarşafını üzerine geçirdi. Bu çarşaf, onun çocukluğuna veda edip bilmediği bir adamın dünyasına girişinin simgesiydi.
Masasındaki aile fotoğrafını aldı; fotoğrafta herkes gülüyordu, Selma da oradaydı. O kareyi kalbinin üzerine bastırıp çantasına koydu. Odasından son kez çıkarken, geride sadece anılarını değil, kalbinin yarısını da bırakıyordu.
Aşağı indiğinde Barış, salonun ortasında heybetli duruşuyla bekliyordu. Leyla’nın siyahlar içindeki zayıf bedeni ve hüzünlü gözleri, Barış’ın içindeki o sert duvarlarda küçük bir çatlak oluşturdu.
Mahmut Bey, kızının elini Barış’ın eline değil, bavuluna doğru uzattı. "Emanetin bizdedir Barış... Leyla sana, Allah’a emanet."
Barış, Leyla’nın yüzüne bakmadan "Hadi, gidelim," dedi. Önde Barış, arkasında başı öne eğik Leyla; konağın kapısından çıkıp siyah araçlara doğru ilerlediler. Riyad’ın yakıcı güneşi altında, bir hayat bitiyor, Mardin’in serin taşlarında yeni ve fırtınalı bir sayfa açılıyordu.