Barkat.
Korkuluk anlamındaydı. Korkuluk tarlaları korumak amaçlı ortaya dikilen, çocuklar tarafından genellikle canavar olarak anılan şeydi. Ama bunu kod adı olarak kullanan ve herkes tarafından konuşulan bu kimliği belirlenemeyen adamın tarlaya dikilen bir korkuluk anlamında bu kod adını kullanmadığına emindim.
Kendini insanların arasına dikilmiş bir canavar olarak görüyordu belki de. Tüm normal İnsanlar arasında korkuluk gibi duruyordu.
"Dün gece internete düşen haberi gördünüz mü? Barkat yine birini korkunç şekilde öldürmüş!" diyerek sınıfa giren, daha sonra da kendi arkadaş grubuna doğru hızla ilerleyen kıza baktım. Barkat denen adamın birini öldürüp öldürmediği neden onları bu kadar ilgilendiriyordu?
"Neden yapıyor bunu? Barkat'ın neden böyle şeyler yaptığını gerçekten merak ediyorum." derken düşünceli bir ifade takınmıştı sarışın kız. Neden hemcinslerim bu kadar meraklılardı?
"Sence neden yapıyor bunu Ruhfeza?"
Yanıma oturan kıza boş gözlerle baktım. Neden bir manyağın işlediği cinayetleri düşünecektim ki? Ben öldürdüğü kişilerle arasında olan sorunları nereden bilecektim?
"Bilmem. Beni öldürmeye gelirse sorarım." dedim donuk ifademi bozmadan. Bu saçmalıklarla uğraşmak istemiyordum. Nasıl olurda bir adam insanları öldürürdü böyle canice? Ve nasıl olurda insanlar ondan nefret etmeleri gerekirken yaptığı iğrençlikleri merak edip, hatta abartarak hayranlık duyarlardı? Merak edilebilirdi evet ama hayran olarak değil. Sadece öldürdüğü kişileri neden öldürdüğü, sebepsiz yere neden her gece can aldığı.. Bunlar merak edilebilirdi. Ama bazı hemcinslerim bunu abartıyorlardı. Yakında Barkat'ı görebilmek için alınlarına 'bizi de öldür lütfen' yazmalarından korkar hale gelmiştim.
"Yakışıklı mıdır peki?" diye tekrar bir soru yöneltti. Neden sadece başımdan gitmiyordu?
"Değildir." dedim kesin bir ses tonuyla. Onca insanın canını alan bir adam nasıl güzel olabilirdi? Değildi.
"Nasıl kokuyordur?"
"Kan gibi."
"Öldürürken hiç acımıyor mu acaba?"
"Sanmam."
"Neden sadece geceleri ortaya çıkıyor peki?"
"Karanlıkta kimliğini gizlemesi daha kolay oluyordur."
"Çok korkunç konuşuyorsun Ruhfeza."
"Doğruları söylüyorum sadece," dedim kafamı sıraya koyup gözlerimi kapatırken. Ona hayran olarak değil de gerçekten düşündüklerimi dile getiriyorum diye korkunç mu konuşuyor oluyordum? Asıl korkunç olan o adamın kendisiydi.
"Bu derse nasıl katlanacağım inanın bilmiyorum. Matematik hocası tam bir psikopat gibi soruları dayıyor bize." diye söylendi bir çocuk elinde ki kitabı masaya fırlatırken. Yanında ki kız da yüzünü buruşturmuştu.
"Siz yine iyisiniz. Biz aynı mahallede oturuyoruz, yolda görse bile soru soruyor. Onunla karşılaşmamak için yaz tatilim evde geçti." derken ellerini yüzüne kapatıp duygusala bağlamıştı hemen arka sıralarında oturan bir diğer kız. Evet, ben de fazla sevmiyordum matematik derslerini ama.. Bunun aması falan yoktu, bildiğiniz nefret ediyordum o yüzden bu dersi ekecektim. Matematik kelimesini duyunca bile çığlık atmak ve saçlarımı yolarak zıplamak istiyordum.
"Feza!"
Çantamı toplamaya başladığım sırada sınıfın kapısından gelen sesle ilgimi çantamdan alıp sesin geldiği yöne verdim. Rüzgar, kapının orada durmuş bana gülümsüyordu. Hemen yanında da Şule vardı. Sanırım tek iyi anlaşabildiğim iki insandı onlar. Aynı sınıfta olmasak bile vakit buldukça beraberdik. Bir araya geldiğimizde de fazla konuşmuyorduk ama biz sessizken daha iyi anlaşabiliyorduk sanırım. Fazla konuşmadığımız için hiç tartışmalarımız da olmuyordu. Çantamı omzuma atıp yanlarına doğru ilerledim.
"Siz de mi dersi sallıyorsunuz?" diye mırıldandım mervidenlere doğru yöneldiğimizde.
"Ben Rüzgar çıktı diye peşinden geldim. Yalnız başıma ne yaparım, dersler sıkıcı geliyor artık," dedi Şule gülümseyerek. Ela gözlü, ufak tefek bir kızdı. Konuşması kadar kendisi de tatlıydı.
"Başım ağrıyor, o herifin edebiyatını kaldıramazdım," derken saçlarını karıştırmıştı Rüzgar yavaşça. Uzun boylu, kumral bir tene sahipti. Arkadaşlığımızın dördüncü yılına girmiştik onlarla. Lise son sınıf öğrencisiydik.
"Ben de hastaneye gideceğim," dedim saçlarımı yavaşça geriye doğru atarken. Annem iki yıl önce yaşadığımız trafik kazasından sonra beyin ölümü gerçekleşmiş ve makinelere bağlı kalmıştı. Onun yerine orada yatmayı ben isterdim ama bu şeyler biz insanların istekleri üzerine gitmiyorlardı. En azından onu yalnız bırakmamak için okuldan çıktığımda hastaneye gidiyordum. Babamın işten geleceği saat'de ise eve dönüyordum. İki yıldır bu düzene alışmıştım.
"Seni bırakalım ilk önce o zaman," dedi Rüzgar okuldan çıktığımızda. Gözlerimi yerden alıp ona çevirdim. Her zaman bizi düşünürdü. Şule'yi kızların arasından bile çekip almıştı kaç kere. Ufak tefek olduğu için hakkından gelenler çok oluyordu ve kurtarıcısı ya ben ya da Rüzgar oluyordu genelde.
Annemin ilk hastaneye bağlı kaldığı zamanlar hiç yanımdan ayrılmamıştı. Sınavlara çalışmayı bırakıyorum, kitapların yüzüne bile bakamamıştı aylarca. Sonra sinirlenip gitmesini söylemiştim. Benim yüzümden okul hayatını mahvetmesini istememiştim. O gün gitmişti. Ama ondan sonra ki gün tekrar gelmişti. Manyak olduğuna inanıyordum onun. O bir manyaktı. Hem deli, hem de manyak.
"Ya ben? Ben ne olacağım? Kimse beni düşünmüyor.." diye yüzünü asmıştı Şule. Rüzgar bana biraz ilgi gösterse, ya da ben Rüzgar'a biraz ilgi göstersem böyle yüzü asılıyordu. Ne zaman onu da konuya dahil ediyorduk, o zaman neşesi yerine geliyordu. Ama artık onun bu hallerine de alışmıştım. Rüzgar'da öyle. Fazla duygusal bir kızdı, Şule.
"Feza'yı bırakalım, seni eve kadar sırtımda taşıyacağım ulan ben," dedi Rüzgar gülerek kolunu Şule'nin omzuna atarken. Bana kısaca Feza diyordu ikisi. Güldüm. Sonra yapmacık bir şekilde ben de yüzümü astım.
"Ya ben? Benim omzum neden boş kaldı?" dedim Şule gibi konuşmaya çalışarak.
"Seni unutmuşum ya, kusura bakma. Gel hadi," dedi Rüzgar diğer kolunu da benim omzuma atarken.
"Dünya güzel değil, bu uzaylılar beni neden kaçırmıyorlar? Artık alın beni lütfen be!" dedi Şule isyankar bir şekilde gökyüzüne bakarken. Uzaylılara inanıyordu. Bir gün onu gelip götüreceklerini söylüyordu. Yaşına göre biraz çocuksu bir inançtı ama bu inançtan hiç vazgeçmiyordu. İnatçıydı.
"Dünya güzel de, içinde ki insanlar bozuyor," dedi Rüzgar Şule'ye bakıp gülümserken. Her zaman olduğu gibi Rüzgar haklıydı. Dünya güzel bir yerdi ama onu çirkinleştiren içinde ki insanlardı.
"İnsanlar olmasa güzel yer tabii.." dedim kendi kendime kafamı onaylarca sallarken.
"Bütün insanları kötü bilme sen de canım, benim gelecekte ki sevgilim de var bu dünyada," dedi Şule bana doğru bakarken.
"Ay, salak. Gelecekteki sevgilisini koruyor resmen," dedim ona doğru dişlerimin arasından.
"Gelecekte ki sevgiliniz erkek mi olacak?"
Gelen soruyla gözlerimi Şule'den alıp Rüzgar'a çevirdim. Bu cümledeki mantığı neresine sokmuştu acaba, bulamıyordum da.
"Kız mı olsun?" diye sorduk Şule'yle aynı anda gözlerimizi devirirken.
"Erkek olacak sanırım.." dedi Rüzgar kaşları hafif çatılırken. Onun manyak olduğunu söylemiş miydim? Bir de, deli?
"Ben hariç bütün erkekler şerefsiz adi birer köpektir, o yüzden seveceğiniz iti adam gibi seçin," derken sesi ciddi bir hal almıştı. Babam ve Rüzgar gibi güzel adamların olduğunu bildiğim gibi, Barkat denen adam kadar pislik adamların da yaşadığı bir dünyada olduğumuzun da farkındaydım. Rüzgar dikkatli olmamız konusunda haklıydı. Her zaman ki gibi.
"Bırak beni. Geldik görmüyor musun?" diye söylenerek Rüzgar'ın kolundan kurtulmaya çalıştım hastanenin önünde durduğumuzda.
"Hayırsız arkadaş diye sana denir, nerede bizim veda öpücüklerimiz?" derken gözlerini devirmişti, Şule. Yani biraz hayırsız gibi davranmış olabilirdim evet.
"İyi iyi alın," diye yapmacık bir şekilde söylendikten sonra Rüzgar'ın yanağına küçük bir öpücük bırakıp Şule'nin yanına geçtim.
"Bu da senin için arkadaşım," dedim onun da yanağına küçük bir öpücük bırakırken. Yanlarından ayrılıp hastaneye doğru yürümeye başladığımda yavaşça arkama dönüp ikisine baktım. Rüzgar eğilmiş gülerek Şule'nin sırtına çıkmasını bekliyordu. Şule'de gülerek çıkmaya çalışıyordu. Yüzümde küçük bir gülümseme oluşmuştu. Tek neşe kaynağım onlardı benim. Soğuk kış günleride ve tıpkı kış gibi soğuk kalbe sahip olan insanlar arasında en sıcak kalpli iki insandılar. Bazen onlara kızıyordum, bazen tartışıyorduk ama o zamanlarda bile yalnız bırakmıyorlardı beni.
"Sen neden orada durmuş kız dikizliyen sapıklar gibi sırıtıyorsun lan?" dedi Rüzgar gözleri bana takılı kaldığında. Şaşırıp dudaklarımda ki gülümsemeyi sildim ve ciddi bir ifadeyle onlara baktım, çok komik bir duruma düştüğüme emindim şu an. Şule Rüzgar'ın sırtına çıktığında bana bakıp güldüler. Çok tatlıydı ikisi de.
"Gülmeyin. Yüzünüz sinirimi bozuyor gidin bu şehirden.." diye söylendim arkama dönüp hızlı adımlara hastaneye girerken, arkamdan güldüklerini duymuştum.
İlerleyip bir senedir karşılaştığım görevlilerden yukarı çıkabilmek için gereken kartı aldım ve üçüncü kata doğru çıkmaya başladım. Hastanenin giriş katında aceleyle oraya buraya koşturan insanlar, arka tarafa gelen ambulans sirenleri, ağlayıp sızlayan insanlar vardı. İkinci katın koridorunda durup yavaşça etrafıma baktım. Burada da ateşli çocuklarını kucağına alıp koridorda ileri geri yürüyen insanları görmüştüm. Hastanenin dışında mutlu insanlar varken sanki hastane mutsuz insanların toplandığı koca bir ev gibiydi. Üçüncü kata çıkıp koridorun en sonunda ki odaya doğru ilerlerken gördüğüm manzaralar bir çocuğun annesinden dayak yedikten sonra 'anne' diyerek ağlamasından farksızdı. Yoğun bakımdan gelen acı haberler sonucunda kendini yerlere atan insanlar, intihar eden insanların odalarından gelen acı haberler..
Koridorun en sonunda ki kapının önünde durdu adımlarım. Gözlerimi yerden alıp yavaşça kapıya çevirdim. 'Ya bu kapıdan çıkan bir doktor tarafından acı bir haber alırsam?' dedim kendime. Parmaklarımı kapının üzerine yavaşça dokundurdum. Bu kapının arkasında yatan güzel kadın ya bu dünyayı terk edip giderse? Bu dünyayı terk ederken beni burada bırakır mıydı? Markete, ya da bir komşuya giderken yanından ayırmadığı kızını bu sefer yanından ayırabilir miydi gerçekten birgün?
"Neden girmiyorsun?"
Elimi kapıdan uzaklaştırıp sesin geldiği tarafa doğru döndüm. Uzun süredir buraya geldiğim için bazen muhabbet kurduğumuz bir doktor tarafından yöneltilmişti bu soru bana.
"İleride bu odaya girmeme gerek kalmazsa ne yaparım onu düşünüyorum," derken ona doğru bir kaç adım atmıştım. Saçlarının arasına karışmış olan beyazlar onun yaşlı görünmesine değil, tuhaf bir şekilde karizmatik durmasına sebep oluyordu. Uzun boylu, kirli sakallıydı. Yaşının 38 olmasına rağmen sanki 60 yaşında ki bir bilgeyle konuşuyor gibi hissediyordum onunla konuşurken. Evliydi. İki de kızı vardı. Onunla konuşmak insanı rahatlatıyordu. Diğer doktorlar gibi değildi, Azad bey.
"İleriyi düşünmek sadece şu anına zarar verir, Feza," dedi karizmatik bir şekilde gülerken. Cümleleri düzgündü. Kendini bir şekilde dinletebiliyordu insanlara. "Bugün ve yarının zamanını ileriyi düşünerek harcarsan ileride hatırlayacağın pek birşey olmaz. Bugün yaşayalım, yarını da yarın düşünürüz."
"Bu dünyada yalnız kalmaktan korkuyorum," diye mırıldandım gözlerimi kaçırırken. Sadece onunla konuşurken itiraf edebiliyordum birşeyleri. "Hayat çok zor. Yalnız başıma çok kırılırım. Beni çok kırarlar."
"Feza, Feza.." derken kafasını olumsuzca sallamıştı Azad bey. "Hayatın seni kırmaması için dilek dilemek yerine hayatı kırmak için çalışmalısın. Ve şunun söylemeliyim ki, hayat bir çin malından daha ucuz. Çin mallarını nasıl biliriz? Çabuk bozulan, çabuk kırılan.. İşte hayat böyle. Bir çin malından bile daha kırılgan. Sadece nereden kıracağını iyi bilmen gerekli."
Hayat, ucuz mallardan daha kırılgan.
"Azad bey!"
Hemşire aceleyle bağırarak yanımıza yaklaştığında Azad bey gitmesi gerektiğini anlamış ve yavaşça omzuma dokunup gülümsemişti.
"Vakit kaybetme. Gir hadi," dedi içten bir sesle. Daha sonra arkasına dönüp hemşireyle beraber hızla bir odaya doğru koşmuşlardı. Kapıyı açıp yavaşça odaya girdim. Bu odanın dışında her yer ilaç kokuyorken, bu oda mis gibi kokuyordu. Sanki azrail bu oda hariç hastanenin her katında dolaşıyor ama bu odaya giremiyordu. Belki de gireceği zamanı bekliyordu. Bilmiyordum.
"Merhaba," diye mırıldandım dudaklarımı zorla aralayıp.Yavaşça ilerleyip annemin yanına oturdum, konuşmak için dudaklarımı araladığımda sesim çıkmamıştı. Konuşamamıştım. Zorlada olsa gülümsedim.
"Seni bir yılın her günü böyle görsem de, odaya girip gözlerim ilk seni bulduğunda daha önce böyle değişmişsin, sanki seni ilk defa böyle görüyormuş gibi oluyorum." derken parmaklarına dokunmuştum. Bu eller bir yıl öncesine kadar benim saçlarımla oynayan kadına ait olan ellerdi. Hala çok güzeldi. Annemin kopyası gibiydim ben de. Beyaz tenli, uzun, ince parmakları vardı. Sarı saçları uzundu. Gözleri renkliydi.
Ama bir yıldır bakmıyordu gözleri bana.
"Eve gittiğimde ilk mutfağa bakıyorum. Sanki yaşadıklarımız rüyaymış ve sen mutfakta yemek yapıyormuşsun gibi hissediyorum. Ama sadece kendimi kandırıyorum, değil mi?"
Cevap yoktu. Ona sorduğum soruları cevaplamıyordu artık.
"Artık gidiyorum. Seni böyle görmek hayattan daha ucuzmuşum gibi hissettiriyor. Sanki hayattan daha kırılganmışım gibi." Çantamı omzuma alıp odadan hızla çıktım. Bu odaya girmem saatlerimi alıyordu bazen. Ama annemi böyle görünce hemen çıkasım geliyordu.
Orada uyuyan benim annem miydi?
Hastaneden çıkıp hızlı adımlarla yürümeye başladım. Bir deli manyak adamın bu sefer ki hedefi olmak istemezdim, bu yüzden hava kararmadan önce eve gitmeye çalışıyordum her zaman. On dakikalık yoldan sonra eve girdiğimde her zaman ki gibi mutfağa kaymıştı gözlerim. Ama girmemiştim bu sefer gözlerimin kaydığı yere. Annem orada yoktu. Artık orada olması imkansızdı. Neden bunu kabullenmekte zorluk çekiyordum?
Odama geçip çantamı yatağın kenarına bıraktım yavaşça. Elimde ki telefonu yatağın üzerine bıraktıkan sonra üzerimde ki yağmurluğu çıkarıp çantamın üzerine bıraktım ve yatağın ucunda duran geceliklerimi hızla giyip elime geçen bir tokayla saçlarımı toplayarak mutfağa geçtim. Babam gelmeden önce birşeyler hazırlamam gerekiyordu ve son bir saatim kalmıştı. Mutfak dolabından aldığım tencereye dört su bardığı su ilave ettikten sonra hazır çorbayı ilave edip ocakta karıştırmaya başladım. O sırada gözlerim sabah yemek masasının üzerinde bıraktığım laptopuma kaymıştı. Tencerenin kapağını kapatıp laptopa doğru ilerledim ve son haberlere bakmak için parmaklarımı hareket ettirdim. Barkat'dan ne kadar nefret ediyor olsamda, amacını merak ediyordum. Bunları neden yapıyordu? Durup dururken birilerini öldüreceğini sanmıyordum. Yakalanmamasını da zeki bir adam olduğuna bağlıyordum.
Çıkan yazıyı dikkatle okudum. Bir saat önce internete düşen bir yazıydı.
Barkat'ın son kurbanı 56 yaşında ki iş adamı A.T. oldu! Yarım saat önce banka önünde bulunan cansız bedeni yakınlarına teslim edildi. Polisler cinayeti Barkat kod adlı kişinin üstlendiğini söyledi ve açıklama olarak onu bu sefer kıstıracaklarını söyleseler bile, halk polise bu konuda tepki göstermeye devam ediyor. İnsanlar, Barkat'ın yakalanacağına inanmıyorlar ve son derece endişeliler. Polis, kalabalık bir grup ile Barkat'ın peşinde.
Yazının altında Barkat'ın görüntülenen sadece bir fotoğrafı vardı. Siyahlar içinde, taktığı şapka yüzünden yüzü görünmüyordu. Nasıl bu kadar yakınında olup onu tekrar ellerinden kaçırmışlardı bilmiyordum.
Masayı hazırladıktan sonra laptop'u kucaklayıp odama geçtim. Babamın geleceği saatler belli olmuyordu. Olabildiğince fazla çalışmak için çaba gösteriyordu çünkü hastane masrafları bir hayli kabarmıştı. Odaya girmek için kapıyı araladığım an biri tarafından tutulup hızla içeri çekilmiştim. Elimde ki laptop yere düşerken kapı seri bir hareketle kapatılmış ve nefes bile almaya vakit bulamadan kendimi kapının arkasında kıstırılmış bir şekilde bulmuştum. Şaşkınlıktan gözlerim aralanırken bunu yapan kişiye baktığımda sadece burnundan sonrasını görebildiğimi fark etmiştim. Yüzünü eğmişti ve gizliyordu. Dudaklarını birbirine bastırmıştı.
"H-hırsız.." diye kekeledim korkuyla dudaklarımı aralarken. Kolu boğazıma dayandığında saniyeler sonra dudaklarımı aralamış çığlık atmak için hazırlanmıştım ki, dudaklarımın üzerine koca bir el kapanıp buna engel olmuştu. Korkudan ya da yaşadığım şoktan mı bilmiyorum adam dolan gözlerimden onun parmakları üzerine bir kaç damla gözyaşı düştüğünde derin bir nefes almıştı.
"Ses çıkarma."
Gözlerim daha da büyürken ne saçmaladığını sorar gibi baktım. Yüzünü de göremiyordum. 'Ses çıkarma' mı?
Kafamı onaylar bir şekilde sallarken korkudan titrediğimi hissediyordum. Ne yapacaktım şimdi? Fırsat bulup bağırsam bile babam evde yoktu? Sanırım ölüme doğru koşarak gidiyordum. Elini dudaklarımdan yavaşça çekerken beni kapıdan çekip arkama geçti ve ellerimi tutup yavaşça cama doğru ilerlemeye başladı. Önden ben, arkamdan da o geliyordu. Bir an durduğunda nefesim kesilmişti. Babam nerede kalmıştı? Korkuyordum.
"Barkat'ı araştırıyorsun," dedi. Sesi kısık ve boğuktu. Sanki sesini tanıtmak istemiyor gibiydi. Baktığı yere baktığımda yerdeki laptop ve haber sayfasını görmüştüm.
Beni tutup mantar panoma doğru ilerledi yavaşça. Panoda Barkat'ın internete düşen tek fotoğrafı ve işlediği cinayetlerle ilgili küçük notlar vardı.
"Benziyor muyuz?" dedi beni serbest bırakıp panoda ki fotoğrafın yanına geçerken. Gözlerim pörtleyecek kadar aralandığında dudaklarım yuvarlak bir hal almıştı. Fotoğrafa bakmayı bırakıp gözlerimi adama çevirdim, şapkası hala yüzünü gizliyordu. Dudağının kenarı yukarı doğru kıvrılırken bu adamın Barkat kod adlı kişi olduğunu fark etmem çok zamanımı almamıştı.
"Neden buradasın şu an?" derken gözyaşlarımı tutamıyordum. Beni öldürecek miydi? Öldürecekti. Yoksa burada ne işi olabilirdi.
"Beni öldürecek misin?" diye sordum geriye doğru adım atarken. Bu odanın camını nasıl açık bırakmıştım ben.
"Ruhfeza?"
Gözlerim hızla kapıya dönerken ne yapacağımı şaşırmıştım. Bu adam kapıyı kilitlemişti, bağırsam babam da tehlikeye girecekti. Ne yapacaktım? Daha doğrusu, ne yapmalıydım şu an?
"Şş, sessiz."
Barkat cabinden çıkardığı bıçakla bana doğru hızla gelirken bir yandan da sessiz kalmam için eliyle işaret vermişti. Ben ona ne yapmıştım? Beni öldürecek miydi gerçekten?
"Uyuyorum de," diye fısıldadı bana doğru yaklaşıp bıçağı boğazıma tuttuğunda. Konuşmak için dudaklarımı aralamış ama korkudan sesimi çıkaramamıştım.
"Ruhfeza? Neden sesin gelmiyor?"
"Uyuduğunu söyle, sana zararım olmayacak," dedi sakin bir ses tonuyla. Bana zararı olmayacağını söylediğinde gözlerimi silmek için elimi kaldırmıştım ki bıçağı boğazıma hissedebileceğim şekilde bastırmıştı. Hareket etmeme bile izin vermiyordu.
"Uyuyorum baba, masayı hazırladım mutağa geçebilirsin.." derken sesimdeki titreşimi gizleyememiştim. Barkat omuzlarımdan tutup beni yatağa oturttuğunda bıçağı üzerimden çekip öylece karşımda dikildi.
"Araştırıyordun, karşına çıktım, şimdi de ağlıyor musun?" diye sordu düz bir sesle. Sesi bile soğuktu. Sanki o konuştukça odanın ısısı düşüyor gibiydi.
"Bir saat önce birini öldürdün.." dedim gözlerimi silip ona bakarken. Hiçbir şey söylememişti.
"Buraya saklanmak için mi girdin?" derken yüzüme yapışan saçları arkaya doğru atmıştım.
"Kesinlikle." dedi onaylarca kafasını sallarken.
Nasıl bir can aldığını bu kadar kolay kabul edebiliyordu? Bir saat önce cinayet işlemiş biriyle aynı oda da olduğumu gördükçe kendimi camdan atıp intihar edesim geliyordu.
"Neden öldürüyorsun insanları? Onlar sana ne yaptı?" diye sordum. Nefretim sesime karışmıştı sanki. Barkat'dan nefret ediyordum. Çoğu insan gibi ben de ondan nefret ediyordum.
"Öyle olması gerekiyor."
Gözlerimi kısmıştım. Neyden bahsediyordu?
"Nasıl yani?" diye sordum anlamadığımı belli eder bir şekilde. Barkat elinde ki bıçağı cebine koyup cama doğru ilerlemeye başladığında hızla önüne geçtim. Onu bir daha göremeyecektim. Bu sorunun cevabını almak istiyordum.
"Neden öldürdün o adamı?" diye sordum.
"Sen bir çocuksun," derken beni yavaşça kenara çekmişti. "Bir topla oynuyordun ve topunu yanlışlıkla bir katilin ayakları önüne attın."
Panomdan aldığı kendi fotoğrafını parmakları arasında sıkıp bana uzattı ve cama yöneldi.
"Bir daha karşılaşmamak üzere, onu sama geri veriyorum."