(Eylül Özden)
Bugün babam öleli üç gün oldu. Bu üç günde konu komşu bizi hiç yalnız bırakmadı. Annannem “cenaze çıkan evde üç gün yemek pişmez” derdi hep. Gerçekten de öyle oldu… Komşular yemek getirip durdu ama bizim yiyesimiz yoktu ki.
Gülsüm yanıma oturdu, elini dizime koydu.
“Haydi kardeşim, bir iki lokma ye… bak üç günde eridin,” dedi yumuşak bir sesle. “Bak kardeşim, acıyan yerin ayrı acıkan yerin ayrı… sen yemeğini ye ki annen de kardeşin de yesin.”
Gözüm annemle Elif’e kaydı. İkisi de öylece oturuyordu, sanki dünyadan kopmuş gibiydiler.
“Anne… Elif… hadi yemek yiyelim,” dedim kısık bir sesle.
Onlar için ayakta kalmayı başarmalıydım. En azından bunu yapmalıydım.
“Elif’im, hadi bakalım… Gülsüm ablan ne güzel yemek yapmış. İlk bitiren kim olacak, bence sen olacaksın,” dedim, kendimi gülümsemeye zorlayarak.
“Yiyesim yok abla… Babamın da karnı açtır, üç gündür oda yemek yemiyor,” dedi Elif.
“Hayır, akıllım… babamın karnı tok. O gittiği yerde en güzel yemekleri yiyordur. Hem sana bir sır vereyim mi?” dedim, sesimi kısmaya çalışarak.
Hevesli hevesli başını salladı.
“Babam bizi görüyor,” dedim. “Biz yemek yiyince babam çok mutlu oluyor,” diye fısıldadım.
“Gerçek mi diyon abla?” dedi.
“He gerçek diyom akıllım,” dedim.
Hemen yemeğini yemeye başladı.
“Hadi anne, sen de başla,” dedim.
Annem, babam öldükten sonra bizden de vazgeçmiş gibiydi sanki.
“İştahım yok,” dedi.
Elif, “Anne… babam üzülür yemezsen,” dedi küçük sesiyle.
Annem kendini gülümsemeye zorlayıp sofraya oturdu.
Annem lokmayı ağzına götürürken elleri titriyordu. Gözleri tabağa değil, sanki çok uzaklara bakıyordu. Elif bir ara bana baktı, sonra yeniden yemeğine döndü. Sessizlik vardı ama bu kez o ağır, boğucu sessizlik biraz dağılmıştı.
Ben de küçük bir lokma aldım. Boğazımdan geçmedi ama yuttum. Sırf onların yanında güçlü durabilmek için…
Bir süre sonra Elif tabağını yarıladı bile. “Bak anne, bitiriyorum,” dedi hafif bir gururla. Sesinde ilk kez o üç günden beri duyulmayan küçük bir canlılık vardı.
Annem göz ucuyla Elif’e baktı. Dudaklarının kenarında çok hafif, silik bir gülümseme belirdi. Sanki unuttuğu bir şeyi yeniden hatırlamış gibiydi.
“Afiyet olsun kızım,” dedi kısık bir sesle.
O an fark ettim… ev hâlâ acı içindeydi ama ilk kez nefes almıştık. Tam iyileşme değildi belki ama hayata tutunmanın en küçük haliydi bu.
Günler bir biri ardına akmaya devam etti. Babam öleli yirmi gün oldu. Artık işe gitmem gerekiyordu. Anne ben bir Gülsüm’e gidip geleceğim dedim, başını salladı sadece.
Evden çıkıp yan bahçeden içeri girdim, demir kapıyı tıklattım. Kapıyı Reyhan teyze açtı.
“Gülsüm az bi baksın Reyhan teyze,” dedim.
“İçeri gelsene kızım,” dedi.
“Yok teyze, az bir şey diyeceğim, gideceğim. Sesle gelsin,” dedim.
Başını sallayıp içeri girdi. Hemen ardından Gülsüm geldi.
“Eylül, gelsene içeri,” diye seslendi.
“Yok yok,” dedim. “Yarın ben de işe geleceğim, onu haber etmek için geldim.”
“Tamam, ben sabah seni çağırırım,” dedi.
Sonra ekledi: “Bir de yemek koyma… Derman Bey talimat vermiş. İşçiler yemek getirmiyor, oradan veriliyor.”
Başımı salladım. “Hadi iyi akşamlar,” deyip eve döndüm.
İçeri girince anneme baktım.
“Anne, ben yarın işe gideceğim. Ama yemek götürmüyormuşuz, oradan veriyorlarmış. Bohça hazırlama,” dedim. Hiç sesini çıkarmadı. Öylece camdan bakıyordu sadece. Elif yanındayken iyiymiş gibi rol yapıyordu, ama ben bunun farkındaydım.
“Ben yatıyorum,” deyip yukarı odaya çıktım.
Elif’in yanına kıvrıldım. Ona sarıldım, kokusunu içime çektim. Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım.
Sabah uyandığımda Elif’in yanağına bir öpücük kondurdum. Hemen iş kıyafetlerimi giyindim ve yanıma birkaç parça eşya aldım.
Aşağı indiğimde annem camın önündeki sedirde uyuyakalmıştı. Kenarda duran battaniyeyi alıp üzerine örttüm.
Kapıya doğru yürüdüm ve çıktım. Yan tarafa geçip Gülsüm’lerin kapısını tıklattım.
Gülsüm kapıyı açtı.
“Ha geldin mi? Dur, bohçamı alıp geliyorum,” dedi. Gülsüm geldiğinde hızlı adımlarla köy meydanına yürüdük. Çok geçmeden önümüzde bir minibüs durdu.
Gülsüm bana dönüp, “Hadi Eylül,” dedi.
“Traktörle gitmiyor muyuz?” diye sordum.
“Hayır, Veysel kaçak… hâlâ başka biri çavuşumuz,” dedi.
Başımı salladım ve minibüse bindim. Boş bir yere oturdum.
Tarlaya geldiğimizde hepimiz inip gölgelik bir ağacın altına eşyalarımızı bıraktık.
Tarlanın başında sıralandık ve fasulyeleri toplamaya başladık. Bir süre sonra sıcaktan ve eğilmekten belim ağrımaya başladı. Belimi biraz dinlendirmek için doğrulduğumda, Derman Bey’i tarlanın başında, herkesi tek tek süzerken gördüm.
Ben doğrulduğum an gözleri bana doğru kaydı…Ya da ben öyle zannettim. Çünkü hemen ardından başını başka tarafa çevirdi.
Gülsüm’e dönüp, “Susadım, su alıp geleyim,” dedim.
Kolumdan tuttu. “Dur bacım, on’da molaya çıkacağız. Çay molamız da var artık,” dedi.
Şaşkınlıktan gözlerim irileşti.
“Kız,” dedim, “ne olmuş? Ben bir aydır yoktum ya, her şey değişmiş.”
“Derman Bey senin olayından sonra yönetimi ele aldı. Günde üç kere gelip kontrol ediyor. Hafta sonları yevmiyeler dağıtılırken başımızda bekliyor,” dedi Gülsüm.
“Ee,” dedim, “şimdiye kadar neden yapmamış bunları acaba?” diye mırıldandım.
“Eski kahyaya çok güvenirmiş. Babasından beri kahya oymuş. Hatta biliyor musun, ikisini de hâlâ arattırıyormuş… ‘Bulursam yaşatmam’ diye haber salmış,” dedi.
Omzumu silkip işime devam ettim.
Çok geçmeden çavuş, “Mola!” diye bağırdı.
“Hadi gel de çay içelim,” dedi Gülsüm.
“Tamam,” deyip tarlanın başına doğru yürüdük.
Herkes çaylarını alıp bir yere oturdu. Bende suyumu içip bir kenera oturdum. Az sonra yanımda bir hareketlenme hissettim. Başımı çevirdiğimde derman bey ayakta bana bakıyordu.
“O yaşananlardan sonra bir daha benim tarlamda çalışmazsın sandım,” dedi.
“Sizin suçunuz olmadığını babam söylemişti,” dedim. “Çalışmak zorundayım,” diye mırıldandım.
Anladım der gibi başını salladı.
“Babanıza selamlarımı iletin,” dedi. “Kendisi size çok düşkündü… her gün gelip sorardı ama bu aralar gelmiyor,” dedi.
Gözlerim doldu, başımı eğdim.
“Yanlış bir şey mi söyledim?” dedi.
Başımı sağa sola salladım, hayır anlamında.
“Babam…” dedim, boğazım düğümlendi. “Yirmi gün önce… sizlere ömür.”
“Başınız sağ olsun,” dedi.
“Siz sağ olun, beyim,” dedim.
Başını sallayıp uzaklaştı. O gidince Gülsüm yanıma geldi.
“Ne konuştunuz kız?” dedi.
Ters ters yüzüne bakınca hemen toparlandı.
“Yok, hayır… yanlış anlama anam,” dedi. “İlk kez birinin yanına gidip konuştu, şaşırdım,” dedi.
Çavuş, “Mola bitmiştir!” diye bağırınca ayaklanıp işimin başına döndüm. Ağzımda bir türkü mırıldanıyordum.
Herkesten önce sıramı bitirip geri dönüş sırasına geçtim. Su dağıtan çocuk yanıma gelip, “Abla, kolay gelsin,” dedi.
Gülümseyip suyumu içtim ve işime devam ettim. O kadar dalmışım ki öğle molasını ancak Gülsüm yanıma gelince fark ettim.
“Hadi Eylül, yemek molası,” dedi.
Başımı sallayıp onunla birlikte yürümeye başladım.
“Eylül… küstün mü sen bana?” diye sordu Gülsüm.
“Küsmedim Gülsüm… sadece sinirlendim,” dedim. “Ben ne derdindeyim, sen gelmiş bana ne diyorsun?” diye kısık sesle, dişlerimin arasından konuştum.
Ağacın altında yemek masası kurulmuştu. Tabağımı alıp sıraya girdim. Sıra bana geldiğinde abiye az koymasını söyledim. Tabağımı alıp gölge bir yere oturdum ve yemeye başladım.
“Eylül, özür dilerim… sadece ne dediğini merak etmiştim,” dedi Gülsüm.
“Babamdan konuştuk Gülsüm,” dedim. Aklına başka bir şey gelmesin diye özellikle açıkladım.
Başını salladı, “tamam” der gibi. Yemeğim bitince, “Biraz uzanacağım,” dedim Gülsüm’e.
“Tamam, yat sen,” dedi.
İnsanlardan biraz uzak, bir ağacın altına gidip uzandım. Ne kadar süre yattım bilmiyorum ama Gülsüm’ün “Eylül!” diye seslendiğini duydum.
Kafamı kaldırıp etrafa bakındım. “Geliyorum!” dedim.
Benim sıram herkesten öndeydi. Gülsüm’ün yanına gidip, o benim yanıma gelene kadar biraz yardım ettim. Yanıma geldiğinde kendi yerime geçtim, konuşa konuşa işimizi yapmaya devam ettik.
Su dağıtan çocuk yanımıza gelip oturdu.
“Abla, sen çok güzelsin,” dedi bana.
Gülümsedim. “Sağ ol ablam… sen de çok güzelsin. Kaç yaşındasın?” diye sordum.
“On iki yaşındayım. Bu sene beşinci sınıfa gideceğim,” dedi.
Anladım der gibi başımı salladım.
“Adın ne peki?” diye sordum.
“Zeliha,” dedi.
Gülsüm çocuğa dönüp, “Kız, ben çirkin miyim? Aşk olsun!” dedi.
Çocuk hemen toparladı. “Yok abla, sen de çok güzelsin ama bu ablanın saçları çok güzel… güneşte parlıyor,” dedi hayran hayran bakarak.
Bir süre daha zeliha ile sohbet ederek çalışmaya devam ettik. Paydos saati geldi. Çavuş, “Paydos!” diye bağırdı.
“Hadi,” dedi Gülsüm, “yarın görüşürüz.”
Küçük kız elini salladı. “Görüşürüz,” dedi.
Tarlanın başına geldiğimizde Derman Bey de oradaydı. Yanımızdaki kız “Abi!” diye ona koşup sarıldı.
Gülsüm’le ben olduğumuz yerde donup kaldık. Çabucak toparlanıp minibüsün yanına vardık.
“Bak abi, arkadaşlarım…” dedi, sonra birden durup yanıma geldi.
“Adın neydi abla?” diye sordu.
“Ben Eylül, bu da Gülsüm,” dedim gülümseyerek.
Koşa koşa Derman Bey’in yanına gitti.
“Saçları kahve gibi olan Eylül… yanındaki de Gülsüm abi. Onlar benim arkadaşım,” dedi.
Derman Bey başını sallayıp kızın saçlarını okşadı.
Kafasını kaldırdığında göz göze geldik. Gözlerinde bir şey vardı… nasıl desem… sanki minnettar gibi bakıyordu.