10. BÖLÜM - BİR İSİM YETTİ 🔥

1186 Words
(Eylül Özden) Derman Bey bana laf atınca kalbimde bir şey pır pır etti. Şarkı söylediğimi duymuştu ve sesimi mi beğenmişti? Ben cevap vermeyip başımı eğince o da uzatmadı konuşmayı. Sonra ne olduysa apar topar arabasına binip gitti. Çavuş “öğle paydos!” diye bağırınca ben de sıramı bitirmiştim, çok şükür. En önde olduğum için yemeğimi ilk alıp gölge bir yere geçtim. Karnımı doyurduktan sonra bulduğum gölgelikte kıvrılıp uyudum. Ne kadar uyudum bilmiyorum ama uyandığımda kolumdaki saate baktım; ikindi olmak üzereydi. “Hi! Salak Eylül, nasıl uyudun bu kadar? Şimdi işten kaytarıyormuş gibi olacağım…” diye söylenerek apar topar tarlanın başına doğru koştum. Çavuş beni görünce, “Nereden geliyorsun?” diye sordu. Ben kem küm ederken, arkadan Hatice teyze, “İhtiyaç molasındaydı,” diyerek beni ele vermedi. Çavuş başını sallayıp, “İşinin başına geç,” dedi. “Şey… ben sıramı bitirdim de, ne yapayım?” diye sordum. “Geride kalanlara yardım et işte,” dedi. “Tamam,” deyip Ganimet nenenin sırasına geçtim. O yukarıdan, ben aşağıdan toplamaya başladık. Bir süre sonra Hatice teyzeye dönüp, “Teyze, niye seslenmediniz? Öğle biteli iki saat olmuş. Derman Bey olsaydı ne derdim?” dedim. “Seslendik Eylül, duymadın. Biz de ellemedik,” dedi. O kadar ağır uyumam normal değildi ki… Seslenseler duyardım oysa. Neyse… Derman Bey gelince bu iki saati söylerim, yevmiyemden keser artık. Ganimet teyzenin sırasını bitirdik, beraber başka bir sıraya geçtik. Ama sürekli eğilip kalkmaktan belim ağrımaya başlamıştı. Belimi dinlendirmek için doğrulduğum anda arkamdan onun sesini duydum. Sert ve baskın bir tonla: “Eylül…” İsmimi duyunca istemsiz bir titreme geçti vücudumdan. Bu sesi tanımamak mümkün değildi. (Derman Bozbey) Son sürat çiftliğe geldiğimde Faruk beni kapıda karşıladı. “Beyim, dediğiniz gibi depodalar.” “Zeliha okuldan geldi mi?” diye sordum. Başını salladı. “Evet beyim, az önce geldi.” “Tamam. Bu tarafa kimseyi yaklaştırma,” dedim kısa ve net bir sesle. Deponun önündeki adama dönüp, “Aç kapıyı,” dedim. Kapı gıcırdayarak açıldığında, içerideki iki ciğeri peş para etmez adama gözlerimi diktim. İkisi de perişan haldeydi ama bu, yaptıklarını değiştirmiyordu. Benim adımı kullanıp… Genç bir kızı dövmüşlerdi. Üstüne bir de paramı alıp kaçmışlardı. Yavaşça içeri adım attım. Başlarında iki tane adamım dikiliyordu. Beni görür görmez dizlerinin üzerine çöktüler. “Beyim affet! Ne olur affet, şeytana uyduk…” diye yalvarmaya başladılar. “Kesin lan sesinizi!” diye bağırdım. Sesim depoda yankılandı, ikisi de bir anda sustu. “Siz,” dedim dişlerimin arasından, “genç bir kızı nasıl döversiniz ha? Benim adımı kullanıp… bir de üstüne paramı çalıp nasıl kaçarsınız?” Sözlerim her birinin üzerine tek tek iniyordu. Bir adım yaklaştım. Öfkem damarlarımda dolaşıyordu. Hiç düşünmeden, elim kalktı… Önce Veysel’e sert bir tokat indirdim. Darbenin şiddetiyle dudağı patladı, kan ağzının kenarından süzüldü. Sonra yavaşça Rasim’e döndüm. “Sen…” dedim, sesim bu kez daha tehlikeli bir şekilde alçalmıştı. “Sen, Rasim… benim babamın yadigârıydın. Bana bunu nasıl yaptın ha? Nasıl ihanet ettin?” Sözlerim her hecesinde daha da ağırlaşıyordu. Rasim’in yüzü bembeyaz kesildi. Dizlerinin bağı çözülmüş gibi titriyordu. “Bey… beyim…” dedi kekeleyerek. “Özür dilerim… Allah, kitap aşkına affet…” Gözlerimi ondan ayırmadan bir adım daha yaklaştım. “Affetmek mi?” dedim, dudaklarımda acı bir tebessümle. “Benim kitabımda affetmek yok, Rasim… Zaten sen de affedilmeyi hak etmiyorsun.” Elim bir kez daha kalktı. Rasim’e bu kez daha sert bir tokat indirdim. Darbenin etkisiyle sendeledi, gözleri doldu, ardından hıçkırıklar dökülmeye başladı. Ama içimdeki öfke dinmiyordu. İkisine birden yöneldim. Ne varsa içimde… Öfke, hayal kırıklığı, ihanetin ağırlığı… Hepsini üzerlerine boşalttım. Depoda sadece darbelerin sesi ve onların çaresiz inlemeleri yankılanıyordu. Sonunda ikisi de yedikleri dayaktan bayıldı. “Bunları bağlayın,” diye emir verdim adamlarıma. Sinirden bütün vücudum kaskatı kesilmişti. Tam o sırada telefonum yeniden çaldı. Arayan, işçilerin başındaki çavuştan başkası değildi. “Ne var?” diye açtım sertçe. “Beyim, işçilerden biri kaytarmış… mısır koçanlarının arasında uyuyor. Ne yapayım?” dedi. “Kim uyuyor lan?” diye bağırdım. “Bu nasıl hadsizlik!” “Beyim… Eylül adı. İşine son vereyim mi diye sormak için aradım.” Eylül… Adını duyduğum an içimde bir şey değişti. Sanki öfkemin üstüne soğuk su dökülmüş gibi oldu. “Hayır,” dedim net bir sesle. “Sakın dokunma. Ben geliyorum. Konuşur, duruma bakarım.” “Tamam beyim, geliyor şimdi,” dedi. “Bir şey belli etme,” diye ekledim. “Tamam beyim.” Telefonu kapattım. Arkamdaki iki mahlûka iğrenerek baktım. “Sakın,” dedim dişlerimin arasından, “bu iki şerefsiz bir daha kaçmasın.” Hızlı adımlarla çiftliğin çıkışına geldiğimde Faruk’a dönüp, “Bu adamlar buradan yok olursa, Faruk… sen de yok olursun. Beni zorlama sakın,” dedim. “Ta… tamam beyim,” dedi. Arabaya binip tarlaya doğru sürdüm. Yaklaştıkça içimi garip bir heyecan sardı. “Ne oluyor lan sana…” diye söylendim kendi kendime. Tarlaya vardığımda gözüm direkt işçilere kaydı. Çavuşun yanına yürüdüm. “Anlat,” dedim kısa ve sert bir sesle. “Beyim, uyandı işte. ‘Neredeydin?’ dedim. İşçilerden biri ihtiyaç molası dedi. Ben de bir şey demedim. Sırasını bitirmiş, Ganimet teyzeye yardım ediyor.” O konuşurken benim gözüm çoktan onu bulmuştu. Eylül… Eğilip kalkarken saçları yüzüne düşüyor, eliyle gelişi güzel arkaya atıyordu. Yorgundu… belliydi. Ama yine de çalışıyordu. Kaşlarım hafifçe çatıldı. Nedir… dedim içimden, beni sana çeken? Bir kaç adım ileri doğru attım. “Eylül…” diye seslendim. Sesim, sandığımdan daha sert çıktı. Yavaşça arkasını döndü. Gelmesi için çağırdım. Hızlı adımlarla yanıma geldi, suçlu gibi başını eğdi. “Buyur beyim,” dedi. “Rasim ve Veysel yakalandı,” dedim. Şaşkınlıkla yüzüme baktı. Gözleri bir anda doldu. “Beyim… lütfen…” dedi ama ne diyeceğini bilmiyormuş gibiydi. Bir süre sustu, sonra zorlanarak konuştu: “Ben… neden bunu yaptıklarını öğrenmek istiyorum. Siz biliyor musunuz?” “Hayır,” dedim. “Ama istersen onlarla yüzleşebilirsin.” Bir adım geri çekildi. Başını iki yana salladı. “İstemiyorum… Ya yine bir şey yaparlarsa? Ya sizden kurtulup yine beni döverlerse… Yo… istemiyorum.” Elimi ona doğru uzatıp biraz kenara çektim. İnsanların görüş açısından çıkardım. “Korkma,” dedim. “Sana bir şey yapamazlar. Ben de orada olacağım.” Gözlerinde anlam veremediğim bir şey parladı. Kısa bir tereddütten sonra, “Tamam o zaman…” diye mırıldandı. “Hadi, işinin başına geç,” dedim. Tam arkasını dönmüştü ki bir anda geri döndü. “Bir de… beyim,” dedi çekinerek. “Ben bir şey yaptım… affınıza sığınıyorum.” Kaşlarımı çattım. “Ne yaptın?” dedim, sanki bilmiyormuşum gibi. “Ben… öğlenleyin mısır koçanlarının arasında uyuyakalmışım,” dedi. İçimden hafif bir gülümseme geçti. “Eee?” dedim, devam etmesi için. “Ben anlamadım nasıl oldu ama… iki saat uyumuşum. Yevmiyemden kesin… ama söz, bir daha yapmayacağım.” Karşımda hızla, telaşla konuşuyordu. Kendimi onu incelerken buldum. Bu kadar açık, bu kadar dürüst olması… beklediğim bir şey değildi. Gözlerim yüzünde gezindi. Sade, temiz… yapmacıksızdı. Bir anlığına bakışlarım dudaklarında durdu. Yutkundum. Nedir bu… içimde kıpırdayan? Dudaklarına baktığımı fark edince sustu. Yanakları hafifçe kızardı. “Beyim…” dedi yavaşça. “Tamam Eylül,” dedim. “Bir daha olmasın. Şimdi işinin başına dönebilirsin.” Başını eğdi, “Tamam,” dedi ve geri çekildi. Ama ben olduğum yerde kaldım. Gözlerim istemsizce onun gidişini takip ediyordu. O yürüdükçe içimde anlam veremediğim bir sıkışma büyüyordu. Kendime kızdım. Ne yapıyorsun sen?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD