(Eylül Özden)
Bey odadan çıktıktan sonra rahat bir nefes aldım, söylediklerime inandı mı bilmem ama bilse de elinden bir şey gelmez ki benim sorunumla neden ilgilensin dedim. Sonra yanlışlıkla onu aynadan gördüğüm hali gözümün önüne geldi; nasıl da heybetli duruyordu, kasları, iriliği, teninin esmerliği… ilk defa çıplak bir erkek görmüştüm. O kişi de asla olmayacak biriydi.
Sonra “Aman Eylül, sanane adamın vücudundan… utanmadan bir de adamı izledin ya, görseydi!” dedim kendi kendime.
Allahtan görmedi… görse yüzüne nasıl bakardım ki? Omzumu silkip “Benim ne suçum var, o da kapıyı açık bırakmasaydı” dedim.
— Eylül… Eylül!
Hafize Hanım’ın sesini duyunca daldığım düşüncelerden çıktım.
“Efendim hanımım?” dedim.
“Kız, ‘hanımım’ değil ‘abla’ diyeceksin,” dedi.
Sonra, “Ne yaptın? Temizliğe başladın mı?” diye sordu.
“Başladım abla… ben yukarı çıktığımda bey de odadan çıktı diye birazcık yalan söylemiş olabilirim,”
“Tamam,” dedi, eliyle ileri doğru bir yeri işaret ederek, “şu kiler de elektrikli süpürge var, güzelce süpür, tozunu al emi kuzum,” dedi.
Hızla başımı salladım.
“Olur abla,” dedim.
Hafize abla gidince hızla dediği yöne yöneldim. Kapıyı açıp süpürgeyi aldım ama bunu nasıl çalıştırabilirim bilmiyordum.
Bu sefer ben aşağı indim.
“Hafize abla!” diye seslendim.
“He kuzum, söyle,” dedi mutfaktan çıkıp.
“Abla ben süpürgeyi çalıştırmayı beceremedim,” dedim biraz mahzun bir sesle.
“Olur öyle şeyler canım, gel ben sana göstereyim,” dedi. “Beyin kahvesini yapıyordum, az bekle ama.”
“Tamam abla, ben seni yukarıda bekliyorum,” dedim.
Geri dönüp yukarı çıktım.
Ne büyük evdi burası böyle… İki katlıydı ama kocamandı. Bizim evden dört tane falan sığardı sanki. Bizim evimiz de iki katlıydı ama kerpiçti.
Yukarı çıkıp Zeliha’nın odasının kapısını açtım, onun yatağını da düzenlemek için içeri girecekken ağzım açık kaldı. Oda tamamen pespembeydi; yatağın üzerinde cibinlik bile vardı. Sanki bir prenses odasıydı ama… bunlar Zeliha’yı mutlu etmiyordu sanki.
Zeliha’nın gözlerinde hep bir hüzün vardı.
“Sahi anne babaları yok muydı bu koca evde, ikisi mi yaşıyordu?” diye düşündüm.
“Neyse Eylül, kurcalama,” dedim kendi kendime.
Elif görse burayı ne kadar severdi diye düşündüm. İçeri girip yatağın örtüsünü düzelttim, kirlileri banyoya götürüp sepete attım.
Bizim kirlilerimiz banyoda leğende beklerdi. Annem bana yardımcı olmadığı için haftada bir anca yıkayabiliyordum. O da elimde çitilerken ellerim acırdı ama yapacak bir şey yoktu.
Zeliha’nın odasını bitirdiğimde, arkamda birinin varlığını hissettim. Başımı çevirdiğimde, Derman Bey kapıda durmuş, sessizce beni izliyordu.
Elimi damağıma koyup yukarı doğru ittim.
“Beyim… ne zamandır buradasınız?” diye sordum.
Kendini toparlayıp,
“Şimdi geldim, Eylül. Düğmem koptu, gömleğimi değiştirdim,” dedi. Ardından hafifçe etrafa bakıp, “Sen de süpürgeyi çalıştıramamışsın. Hafize söylemişti… Gel, sana onu da göstereyim,” diye ekledi.
“Olur mu öyle şey, beyim?” dedim çekinerek.
Kaşlarını çatıp bana baktı.
“Neden olmasın, Eylül?” dedi.
“Ben yurt dışında okurken yanımda bir Hafize yoktu sonuçta… Her işimi kendim yapıyordum,” dedi.
Şaşırdım. Hiç de öyle birine benzemiyordu; sanki elini hiçbir şeye sürmezmiş gibi duruyordu. İçimden geçenleri belli etmemeye çalıştım ama yüzümdeki ifadeyi saklayabildiğimden pek emin değildim.
Makinenin yanına geçip, “Bak,” dedi. “Böyle yapacaksın. Şarjlı zaten… Al eline, bas düğmeye, süpür. İşte bu kadar.”
Ne kadar kolay anlattı… Ben iki kelimeyi bir araya getiremezdim. Şaşırdım kaldım. Ne okumuştu acaba? Bu kadar bilgili olduğuna göre önemli bir mesleği olmalıydı.
“Sağ olasın, beyim,” dedim.
Başını hafifçe sallayıp, “Sen de sağ ol,” dedi.
Süpürgeyi alıp Zeliha’nın odasına geçtim. Önce orayı süpürdüm. Ardından kovaya su doldurup bezi elime aldım, yerleri eğilip kendi ellerimle silmeye başladım. Yeni bir bezi de alıp komodininlerin üzerini güzelce temizledim.
Zeliha’nın odası bitince bu kez Bey’in odasına geçtim. İçeride yoktu. Hemen orayı da süpürüp tozunu aldım. Sonra hole geçip aynı şekilde temizledim.
Üst kattaki işimi bitirdiğimde her yer pırıl pırıldı ama ben de kan ter içinde kalmıştım.
Malzemeleri temizleyip aldığım yerlere bıraktım, sonra aşağı, mutfağa indim. Hafize abla yemek yapıyordu.
“Hafize abla, verdiğin bütün işleri bitirdim. Ben tarlaya geri döneyim mi? Oradaki işim de yarım kalmasın,” dedim.
“Elâlemin işi kaçmaz kız,” dedi. “Nereye? Otur biraz dinlen. Ben de bize kahve yapayım, sonra beraber yemeğe devam ederiz… Hem seninle bir şey konuşmam lazım.”
İçime bir merak düştü. Allah Allah… Ne konuşacak ki benimle?
“Sen cezveyi, kahveyi göster abla, ben yapayım,” dedim.
“Cezveye gerek yok,” diye karşılık verdi. “Makinede yapacağım.”
Güler gibi bir ses çıkardım.
“Abla… makine nasıl köpüklü kahve yapacak?” dedim.
“Otur da gör bak nasıl yapıyor,” dedi. “Beyimden Allah razı olsun, bunu getirdi de… O yaparken ben başında beklemiyorum. Sesli uyarıyor zaten.”
Merak etmiştim. Hafize abla fincanları dolaptan çıkarıp makinenin yanına geçti. İki fincan su, iki kaşık kahve koydu.
“Şeker kullanıyor musun?” diye sordu.
“Şekersiz de içerim abla, sorun değil,” dedim.
“Peki madem,” deyip makineyi çalıştırdı, sonra gelip yanıma oturdu.
“Abla… taşmasın?” dedim tedirginlikle.
“Yok Eylül, rahat ol,” dedi.
Birkaç dakika sonra makineden bir ses geldi.
“Hah, oldu. Fincanlara koyup geliyorum,” dedi.
Az sonra elinde iki fincan kahveyle geri döndü. Yanıma oturup fincanlardan birini bana uzattı.
Vallahi bol köpüklü yapmıştı… Ben evde kısık ateşte pişirip köpük almakla uğraşıyorum, diye geçirdim içimden.
Kahveden bir yudum aldım. Tadında hiçbir fark yoktu.
“Ee… bu aynı kahve, abla,” dedim.
Gülmeye başladı.
“Kız, Allah seni ne yapmasın!” diye kahkahalarının arasından konuşmaya çalışıyordu.
“Anam, zaten aynı kahve! Sadece işi biz değil, makine yapıyor,” dedi.
Bir süre daha gülüp kendini toparlamaya çalıştı.
“Ay çok güldüm, yarabbim… İnşallah ağlamam,” deyip derin bir nefes aldı.
Kahvesinden bir yudum alıp, “Eylül…” dedi.
“Buyur abla?” dedim.
“Ben seni sevdim. Akıllı birine benziyorsun. Benim burada bir kişiye daha ihtiyacım var. Günübirlik gelip gidecek… Sen gelir misin?” dedi.
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Be… ben mi? Nasıl olacak abla? Ben köyde yaşıyorum… Buraya da her gün minibüsle geliyorum,” dedim.
“Sen hele bir ‘he’ de, o iş kolay kız,” dedi. “Bak, maaşı da iyi. Beyim sigorta da yapar sana.”
Sigorta lafını duyunca içim kıpır kıpır oldu.
“Yapar mı sahi abla?” diye sordum.
“Yapar tabii ablam,” dedi. “Derman Bey iyidir ama…” diye duraksadı, “bak, tersi de çok pistir. Bunu da bil.”
Başımı salladım.
“Peki abla, ben nasıl gidip geleceğim?” dedim.
“Eee, bizim arabaların biriyle Faruk seni getirir götürür,” dedi.
“Olur o zaman abla,” dedim.
“O zaman ben bir de Beyimle konuşayım. Tamam derse, bugün başlamış sayalım seni,” dedi.
“Tamam abla,” dedim.
“Sen az bekle, konuşup geleyim,” diyerek mutfaktan çıktı.
Bir süre mutfakta tek başıma oturdum. Boş kahve fincanlarını alıp yıkadım, süzülsün diye tezgâhın üzerine bıraktım. Sonra ablanın yarım bıraktığı patatesleri elime alıp soymaya başladım.
“Elif’im çok sever patates kızartmasını…” diye mırıldandım kendi kendime.
Çok geçmeden Hafize abla geri geldi.
“Eylül, Beyim bahçede seni bekliyor,” dedi.
“Tamam abla,” deyip bahçeye çıktım. Etrafa bakındım ama Bey’i göremedim. Çalışanlardan birine sormak için yanlarına doğru yürüdüm.
“Kardeş, bir baksana…” dedim.
“Buyur bacım,” deyip bana döndü. Bu, geçen seferki adamdı.
“Beyim beni bahçeye çağırdı ama göremedim. Nerede acaba?” diye sordum.
“Arka tarafta,” dedi. “Gel, seni götüreyim.”
Önden yürümeye başladı, ben de arkasından sessizce takip ettim.
Arka bahçeye çıktığımızda, çardak gibi bir yerin altında oturuyordu. Bizi fark ettiğinde gözlerini üzerimizden hiç ayırmadan, yanına gidene kadar izledi.
“Hayrola Faruk?” dedi Bey.
“Beyim, bacım seni arıyordu, sizin yanınıza kadar eşlik ettim,” dedi Faruk.
Bey, kısa bir an başını salladı.
“Tamam Faruk Sen gidebilirsin,” dedi.
“Beni emretmişsiniz, beyim,” dedim.
“Evet, Eylül… Gel, otur. Seninle konuşmam gereken meseleler var,” dedi.
“Böyle iyiyim, söyleyin beyim,” dedim.
“Hafize abla senin burada çalışmanı istedi benden… Peki, sen de istiyor musun?” diye sordu.
“İstiyorum, beyim,” dedim hemen.
“Tamam… ama bir şartım var,” dedi.
“Ne şartı?” dedim, şaşkınlıkla.
“Zeliha’nın bana anlattığı şeyin doğrusunu… bu kez senden dinleyeceğim,” dedi.
(Derman Bozbey)
Biliyorum… Yine anlatmayacak. Şu an gözlerini benden kaçırdığı gibi kaçacak.
“Beyim,” dedi, “gerçekten önemli bir şey değildi. Zeliha ne duyduysa tamamen yanlış anlamış…”
İnanmadım.
“İnanmıyorum, Eylül. ‘Zeliha, beyin kapatması mı oldun?’ lafını uyduracak bir çocuk değil,” dedim.
“Beyim, vallahi bir şey yok,” dedi.
Israr ettikçe susuyor… En iyisi kendim öğrenmek, diye geçirdim içimden.
“Peki, Eylül. O zaman seni bugün işe aldım,” dedim. “Yarın gelirken kimliğini de getir, sigortanı başlatalım.”
Başını hafifçe salladı.
“Bugün de çavuşun yanına git. Şimdiye kadar çalıştığın tüm yevmiyelerini verecek,” dedim.
“Peki, beyim,” dedi.
“Bir de…” diye duraksadım. “Biz burada çalışan herkese bir telefon tahsis ederiz.”
Aslında böyle bir şey yoktu. Ama Hafize de aynı şeyi söyleyecekti nasılsa.
“Sana da bir telefon ayarlayacağım, haberin olsun,” dedim.
“Tamam, beyim,” dedi. “Gidebilir miyim?” diye sordu.
“Gidebilirsin tabii,” dedim. “Yarın en geç dokuzda burada olmalısın. Bir de… benim odamı sadece senin temizlemeni istiyorum, Eylül.”
“Peki, beyim,” dedi.
“Ben Hafize’ye de bilgi veririm,” dedim.
Başını salladı, sonra tereddütle ekledi:
“Bir de şey… beyim… Hafize abla dedi ki, Faruk seni bizim arabalarla getirip götürür…”
“Evet,” dedim hemen. “Ben şimdi Faruk’a da bilgi vereceğim. Hatta seni şimdi götürsün; tarlada kalan eşyalarını, paranı da alıp direkt eve bıraksın.”
“Tamam, beyim… Allah razı olsun,” dedi.
“Senden de, Eylül,” dedim. “Şimdi gidebilirsin. Bana Faruk’u gönder.”
“Tamam,” deyip hızlı adımlarla uzaklaştı.
Birkaç dakika sonra Faruk çardakta belirdi.
“Buyur, beyim,” dedi.
“Faruk,” dedim, gözlerinin içine bakarak. “Her gün Eylül’ü sen getirip götüreceksin. Bir de… onu takip edeceksin. Gözün hep üzerinde olacak; adeta bir gölge gibi. Ters giden en ufak bir durumda önce beni arayacaksın.”
“Tamam, beyim,” dedi ve o da uzaklaştı.
Arkasından bakarken içimden geçirdim:
“Hadi bakalım, Eylül… Ne sakladığını öğreneceğim,” diye mırıldandım.