19. BÖLÜM - YANLIŞ YERE DÜŞEN ÖFKE 🥺

1418 Words
(Eylül Özden) Odadan nasıl çıkıp gittiğimi bilmiyorum. Tek bildiğim, benim bir şey yapmadığımdı. İlk defa bana böyle davrandı. İlk defa kalbim birine bu kadar kırıldı. Hızlı adımlarla bizim için ayrılan odaya girdim. Kendimi sıkmaktan vücudum titriyordu. Çantamı hızla alıp çiftlikten çıktım. Arkamdan Faruk abinin “Eylül!” diye seslendiğini duydum ama cevap vermek istemedim. Ağlaya ağlaya yolda yürüyordum. Boğazımdan bir hıçkırık koptu, boşluğa savruldu. “Salak Eylül… salak Eylül…” diye ağlarken kendi kendime söyleniyordum. Bir de çok yakında neyi olduğumu öğrenecekmişim… Gördük işte. Anlamadan, dinlemeden hemen Eylül’ü suçlamak kolayına geldi. Hızlı adımlarla yürümeye devam ettim. Bir süre sonra arkamdan bir araba sesi geldi. Hızlı bir manevrayla önümde durdu. Arabadan Faruk abi indi. Hızlı adımlarla yanıma gelip, “Eylül, ne oldu?” dedi. “Abi…” dedim hıçkırarak. “Beni eve götürebilir misin? Ta…” “Tamam bacım, gel,” dedi. Arabanın kapısını açtı, bindim. Kendisi de binince yeniden gaza bastı ve köye doğru sürmeye başladı. Arabada sadece benim ağlayışım ve hıçkırıklarım yankılanıyordu. Bir süre sonra Faruk abi, “Eylül, abine anlatmayacak mısın ne olduğunu?” dedi. Başımı sağa sola salladım. “Sonra…” diyebildim sadece. Köye geldiğimizde arabadan inecektim ki, “Eylül, az dur,” dedi ve torpidoyu açtı. Eline bir poşet aldı. “Burada telefon var, hattı takılı,” dedi. “Kendi numaramı kaydettim. İş telefonu olarak kullanacaksın.” “Gerek yok abi, ben artık işe gelmeyeceğim,” dedim arabadan inerken. “Eylül, lütfen al. En azından bir şey olduğunda bana ulaş, ya da bir ihtiyacın olduğunda,” dedi. “Gerçekten gerek yok,” dedim. “Ben aldım Eylül,” dedi. “Kendi paramla aldım, valla bak. Ne oldu bilmiyorum ama bunu benim sana hediyem olarak kabul et.” “Hayır,” dedim. “O zaman borç olarak alırım.” “Tamam, öyle yapalım,” dedi. “Borç veriyorum.” Elimi uzatıp telefonu aldım. Kapıyı kapatıp bahçeden içeri girdim. Arkamı döndüğümde Faruk abi beni izliyordu. Elimi yüzümü toparladım ve kapıyı açıp içeri girdim. Sırtımı kapıya yasladım ve, “Hadi bakalım Eylül… artık işsizsin, şimdi ne yapacaksın?” diye fısıldadım. Salona girdiğimde annem yine sedirde oturuyordu. “Ben geldim anne,” dedim ruhsuz bir sesle. Ne “hoş geldin” dedi ne de “ne bu halin?” diye sordu. İçim bir kez daha burkuldu. “Anne… işten çıktım ben…” dedim. Cevap yoktu. “Anne, beni duyuyor musun?” diye bu kez sesimi yükselttim. “Anne, artık yeter!” diye bağırdım. “Yoruldum, anlıyor musun? Senin bu gölge gibi halinden yoruldum!” Hiçbir şey demeden ayağa kalktı ve evden çıkış kapısına yöneldi. “Nereye?” diye sordum. “Babana,” dedi sadece. Ve kapıdan çıkıp gitti. Olduğum yere çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Artık dayanamıyordum. Az önce haksız yere azarlanmak, şimdi de annemin bu hali beni çok yoruyordu. Ne kadar ağladım bilmiyorum. “Allah’ım…” diye fısıldadım. “Sen mazlumların yanındasın… bana da bir çıkış yolu göster, bana da yardım et yarabbim… ne olur…” Dua ettim. O sırada evin içinde bir ses yankılandı. Telefon sesiydi. Faruk abinin verdiği telefon çalıyordu. Ağır ağır kalkıp poşetten telefonu çıkardım. Ekranda yabancı bir numara arıyordu. “Efendim?” dedim pürüzlü bir sesle. Karşıdan ses gelmeyince, “Yanlış numara herhalde,” deyip kapattım. Yeniden sedire geçip uzandım. Bir süre sonra gözlerim kapandı. Ne kadar uyudum bilmiyorum ama saçlarımı okşayan bir elle uyandım. Babamdı… yanımda oturuyor, saçlarımı okşuyordu. Yüzünde her zamanki içten gülümsemesi vardı. “Baba…” dedim. “Eylül’üm…” dedi. “Ne oldu sana?” diye sordu. “Neden pes ettin kızım? Sen benim güçlü kızımsın.” “Dayanamıyorum baba,” dedim. “Çok yoruldum… çok zamansız bıraktın bizi.” “Vaktim bu kadarmış kızım,” dedi. “Allah’ın emrine karşı gelebilir miyiz?” “Rüya değil mi?” diye fısıldadım. Başını salladı. “Ama ben hep senin yanındayım kızım.” “Annem de bizi bıraktı,” dedim. “Senden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı baba.” “Her şey düzelecek bebeğim,” dedi. “Sen kalbinin sesini dinle… her şey düzelecek.” Önce saçlarımda gezen elleri kayboldu, sonra sesi, sonra da görüntüsü… Yok oldu. İrkilerek uyandım. Etrafa bakındım. Ne babam vardı ne de bir başkası. Gözümden süzülen bir damlayla, “Seni çok özledim baba…” diye fısıldadım. (Derman Bozbey) Hâlâ yerde oturuyordum. Gözüm, Eylül’ün çıkıp gittiği kapıya takılı kalmıştı. Nasıl bu kadar gözüm döndü, nasıl bu kadar kendimi kaybettim… anlamıyordum. O kadını duymak bile sinirlerimin oynamasına yetiyordu. Hele bir de bunu Zeliha’nın duyması… içimdeki canavarı tetiklemişti. O kadın başkasına gidince babam da peşinden ölmüştü. Ben ise ortada küçücük bir bebekle kalmıştım. Hafize Abla olmasaydı, beni ve Zeliha’yı idare etmeseydi… biz biz olamazdık. Ama bu, Eylül’ü yıkıp dağıttığım ve onu kaybettiğim gerçeğini değiştirmiyordu. Kapı açıldı. İçeri Nihan girdi. Yanıma oturdu. “Derman,” dedi. “Ne oldu? Neden o kıza öyle davrandın? Çok kötü görünüyordu. Ne yaptı da bu kadar gözün döndü?” Gözlerimi sımsıkı kapattım. “Yalnız kalmak istiyorum,” dedim. “Tamam,” dedi. “Ben odama geçiyorum. Bir şey olursa bana da haber ver.” Nihan gidince Faruk’u aradım. Telefonu açtı. “Beyim.” “Eylül nerede?” dedim. “Gitti beyim,” dedi. “Seslendim ama durmadı.” “Peşinden git Faruk,” dedim sertçe. “Yalnız bırakma.” “Sana aldırdığım telefonu verdin mi?” diye sordum. “Hayır beyim, aklımdan çıkmış.” Sinirle gözlerimi yumdum. “O kızın peşinden git ve o telefonu da ona ver Faruk,” dedim. Telefonu kapatınca iki elimle yüzümü sıvazladım. Ayağa kalkıp duşa girdim. Buz gibi su omuzlarımdan aşağı akarken gözlerimi kapattım. Bir an gözlerimin önüne Eylül’ün o ıslak gözleriyle bakışı geldi. Hemen gözlerimi açtım. “Ah…” deyip elimi duvara vurdum. Banyonun kapısı tıklandı. Zeliha’nın titrek sesini duydum: “Abi…” “Geliyorum şimdi, güzelim,” diye seslendim. Hemen duşumu bitirip bornozumu giydim. Banyodan çıktığımda Zeliha yatakta oturuyordu. “Üzerimi giyinip geliyorum,” deyip göz kırptım. Sessizce başını salladı. Giyinme odasına girip üzerimi giyindim, sonra tekrar çıktım. Zeliha’nın yanına gelince dizlerimin üzerine çöktüm. Başı öndeydi. Çenesinden tutup yüzünü kaldırdım. “Su perisi,” dedim. “Nasılsın? İyi misin?” diye sordum. Başını salladı. “Sinirin geçti mi?” diye sordu. “Sana hiç kızmam ki ben,” dedim. “Eylül’e kızdın ama,” dedi. “Alırım ben Eylül ablanın gönlünü,” dedim. “Ama nasıl alacağım, işte onu bilmiyorum.” “Gel, bir abiye sarıl,” dedim. Hemen kollarını boynuma doladı. Sımsıkı sarıldım. “Abi,” dedi, “Eylül abla çok iyi… benimle bugün bütün gün bir anne gibi ilgilendi.” Gözlerimi yumdum, başımı yavaşça salladım. “Bana şarkı söyledi, saçlarımı ördü. Ben de ona annemin bizi bırakıp gittiğini anlattım,” dedi. “Sen de annem gibi beni bıraktın sandım.” Ama sonra ekledi: “Abi bana dediki ben şahidim abin seni çok seviyor … hatta abin giderken bana dedi ki ‘Ben Zeliha’yı çok seviyorum, ona söyle’ demişsin. O da bana söyledi.” Geri çekilip gözlerine bakarak; “Su perisi…” dedim. “Sen nereden duydun o kadının bizi terk ettiğini?” diye sordum. “Abi…” dedi. “Hani ben bir gün çok hastaydım ya, doktor amca iğne yapmıştı,” dedi. Gülümsedim. İğneden çok korkuyordu, o yüzden bu detayı özellikle anlatıyordu. “Evet,” dedim, “devam et.” “O zaman duymuştum,” dedi. “Çalışanlardan… Doktor da sana üzüntüden hasta olmuş demişti. Sen onuda mı duydun?” diye sordum. Evet dercesine başını salladı. “Şimdi de sen beni bıraktın sandığım için çok üzülmüştüm… Eylül de mi beni bıraktı?” dedi. “Hayır… hayır,” dedim. “Eylül gelecek.” Ama bu söylediğimden ben bile emin değildim. “Hadi,” dedim. “Gel biraz uyuyalım.” Onu da yanıma aldım. Başını göğsüme koydu, minicik kolunu belime dolamaya çalıştı. “Seni çok seviyorum abi,” dedi. “Ben de seni çok seviyorum, su perisi,” dedim. Örgülerini bozmadan saçlarını yavaşça okşadım. Bir süre sonra nefes sesi düzenli hale geldi ve uyudu. Telefonumu alıp Faruk’tan haber var mı diye baktım, yoktu. Tam geri koyacaktım ki telefon çaldı. Faruk arıyordu. Açtığım gibi, “Beyim, eve bıraktım. Telefonu da teslim ettim,” dedi. “Tamam Faruk, numarası sende var mı?” dedim. “Var beyim,” dedi. “Bana at,” dedim. “Tamam beyim,” dedi ve kapattı. Birkaç dakika sonra odada mesaj sesi yankılandı. Faruk numarayı atmıştı. Hemen aradım. Uzun uzun çaldı. Tam kapatacaktım ki, “Efendim…” diyen pürüzlü sesini duydum. Ses çıkaramadım. Karşı taraf da bir süre sonra telefonu kapattı. “Allah seni kahretsin Derman…” dedim. “Şimdi ne yapacaksın? Kızın her şeyi olmak istiyordun… şimdi hiçbir şeyi olamayacaksın,” diye mırıldandım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD