(Eylül Özden)
Zelihalar gittikten sonra kapıyı kapatıp içeri geçtik.
Elif, “Abla, Zeliha beni de çağırdı… hafta sonu ben de gidebilir miyim?” diye sordu.
Gözlerine baktım, kırmak istemedim ama içimde hâlâ tedirginlik vardı.
“Bakarız ablam… şimdi yatma vakti, hadi bakalım,” dedim yumuşak bir sesle.
“Tamam,” deyip sessizce salondan çıktı.
Ben ise olduğum yerde kalakaldım.
Az önce yaşananlar… o şerefsiz herifin tehditleri…
Hepsi zihnimde dönüp duruyordu.
Korkmuştum. Hem de sandığımdan çok daha fazla.
Sedire oturup camdan dışarıyı izlemeye başladım.
Düşünceler kafamın içinde birbirine giriyordu.
“Benim köyde ne gibi bir dedikodum çıkmış olabilir ki…” diye mırıldandım.
Oysa ben… sadece bugün, ilk defa beyin arabasına binmiştim.
“Allah’ım… sen yardım et,” diye fısıldadım çaresizce.
Ne kadar süre öyle kaldım bilmiyorum.
Bir ara annem sessizce yanıma geldi. Sedire oturdu, hiçbir şey demeden benimle birlikte dışarıyı izlemeye başladı.
Aramızda ağır bir sessizlik vardı.
Bir süre sonra dayanamayıp,
“Anne…” dedim kısık bir sesle.
“Bana biraz destek olamaz mısın? Ben de çok yalnızım… Şikâyet etmiyorum ama yüküm çok fazla.”
Sözler boğazımda düğümlendi ama devam ettim.
“On gün sonra işler bitecek… ne yiyip ne içeceğiz biz? Kış geliyor, yakacak bir şey de yok. Lütfen anne… biraz toparlan. Sen de bana yardımcı ol…”
Annem hiçbir şey demeden elini sütyeninin içine götürdü.
Oradan çıkardığı bir miktar parayı avucuma bıraktı.
“Bunu bugün babanın ustası getirdi,” dedi donuk bir sesle.
“Ölmeden önceki son yevmiyeleriymiş… al, kullan bunu.”
Bir an durdu, sonra gözlerini benden kaçırarak ekledi:
“Ama benden artık bir şey bekleme, Eylül.”
“Bizi yalnız mı bırakacaksın, anne?” dedim, sesim titreyerek.
“Babam gitti… şimdi sen de mi bırakacaksın bizi?”
Gözlerim doldu ama konuşmaya devam ettim.
“Biz bize yeteriz anne… sen sadece biraz toparlansan olmaz mı? Bizi yük gibi görmesen…”
“Ben sana destek oluyorum zaten… fark etmiyor musun?”
İçimde biriken her şey bir anda döküldü.
“Ben… ben size destek olmak için okumadım bile anne. Köydeki çoğu kişi keyfinden okumadı belki ama… ben gerçekten sizin için okumadım.”
Sesim kırıldı.
“Ne olur anne…” dedim neredeyse fısıltıyla.
Hiç cevap vermedi.
Yine öylece dışarı bakmaya devam etti.
İçimde bir şeylerin kırıldığını hissederek yavaşça ayağa kalktım.
Tek kelime etmeden odaya yöneldim, merdivenleri ağır ağır çıktım.
Sessizce Elif’in yanına kıvrıldım.
Gözlerimi kapattım ama uyumak, sandığımdan çok daha zordu.
Sabah olduğunda her şey yine benimle başlıyordu.
Önce kendim giyindim, sonra Elif’i uyandırdım.
Üzerine önlüğünü giydirip kahvaltısını hazırladım.
O yerde sessizce kahvaltısını yerken çantamı aldım.
“Ben çıkıyorum ablam… akşam görüşürüz,” dedim.
“Görüşürüz abla…” diye mırıldandı uykulu sesiyle.
Kapıdan çıkıp yana geçtim, Gülsüm’lerin kapısını tıklattım.
Reyhan teyze açtı.
“Gülsüm bugün de gelemeyecekmiş, Eylül. Hayırlı işler olsun,” dedi kısa bir sesle ve içeri girdi.
Başımı sallayıp oradan uzaklaştım.
Adımlarımı hızlandırarak köy meydanına doğru yürüdüm.
Kısa bir süre sonra meydana vardığımda Gülden teyze, Hatice teyze ve birkaç kişi kendi aralarında konuşuyordu.
Minibüsü beklerken etrafa bakındım.
Tam o sırada…
Kahvehanenin önünde oturan o şerefsizi gördüm.
Bacaklarını yaymış, rahat rahat oturuyordu.
Göz göze geldiğimiz anda yüzünde iğrenç bir sırıtış belirdi.
Elini aşağıya götürüp… ahlaksız bir hareket yaptı.
Hemen başımı çevirdim.
Ama gözlerim dolmuştu bile.
Sanki herkes görüyormuş gibi, sanki herkes biliyormuş gibi… içim sıkıştı.
Bir kaç dakika sonra…
Yanımda bir gölge belirdi.
“Paramı verecek misin, Eylül?” dedi.
Derdinin para olmadığını çok iyi biliyordum.
İçimdeki öfkeyi zor tutarak dişlerimin arasından,
“Vereceğim… şimdi defol git,” dedim.
Babam yaşında bir adamın, utanmadan bana böyle yaklaşması midemi bulandırıyordu.
Hiçbir şey olmamış gibi dönüp köydeki kadınların yanına gitti.
Onlarla konuşmaya başladı.
Ben ise olduğum yerde kalmıştım.
Öfke, utanç ve korku iç içe geçmişti.
Neyse ki o sırada minibüs geldi.
Hiç arkama bile bakmadan bindim.
Kısa süren yolculuk boyunca camdan dışarı baktım.
Köy geride kaldıkça içimdeki sıkışma biraz olsun azaldı.
Bir süre sonra yeni tarlaya vardık.
Burası, çiftlik arazisinin içindeydi…
İşimizin başına geçip fasulyeleri toplamaya başladık.
Ellerim çalışıyordu ama aklım bambaşka yerlerdeydi.
Yine düşüncelerime dalmış, sessizce işimi yapıyordum.
İnsanlarla arama epey mesafe koymuştum.
Kalabalığı sevmiyordum…
Onların sohbeti, gülüşleri bile bazen içimi daraltıyordu.
Susuzluğumu o an fark ettim.
Boğazım kurumuştu.
Hava serin sayılırdı aslında… Eylül’ün sonlarına gelmiştik ama yine de içimde bir yanma vardı.
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
“29 Eylül…” diye mırıldandım kendi kendime.
Benim bugün doğum günümdü.
Babam… sırf Eylül ayında doğdum diye bu ismi vermişti bana.
İçim bir anlığına yumuşadı.
Ama o his de çabuk geçti…
Çünkü bazı hatıralar, insanın içini ısıtmak yerine daha çok acıtıyordu.
Saate baktım. Molaya daha yarım saat vardı.
“Dayanırım,” diye mırıldandım. Su içmek için kalkmak istemedim, işime devam ettim.
Belim ağrıyınca yere oturdum.
Biraz olsun dinlensin diye fasulyeleri oturduğum yerden toplamaya başladım.
Hafifçe arkamı dönüp baktım.
Bana en yakın olan Gülden teyzeydi.
“Kız Eylül!” diye seslendi.
“Buyur teyze,” dedim.
“Görüşecek misin sana dediğim görücüyle? Düşündün mü?”
Bir an afalladım.
Aklımın ucundan bile geçmemişti.
“Yok teyze… istemiyorum,” dedim net bir sesle.
Kaşlarını kaldırdı.
“Niye kız… yoksa sevdiğin mi var?”
“Yok teyze,” dedim bu sefer daha kısık bir sesle.
“Sevdiğim falan yok…”
“Eee o zaman niye istemiyorsun Eylül kız? Bak diyorum sana… hayatın kurtulur. Zengin, varlıklı bir adamın oğlu…” dedi.
Başımı kaldırıp ona baktım.
İçimde birikenleri ilk kez bu kadar net hissettim.
“Gönlüm almadıktan sonra parayı neyleyim ki, teyze…” dedim sakin ama kararlı bir sesle.
“Ben… öyle hesapla kitapla evlenecek biri değilim.”
Elimdeki fasulyeleri toplamaya devam ettim.
“İnsanın içi rahat etmedikten sonra, yanında kim olursa olsun ne fark eder?” diye ekledim.
Sözlerimden sonra kısa bir sessizlik oldu.
Ama ben ilk kez kendimi savunmuş gibi hissediyordum.
Çavuş mola için bağırınca doğruldum.
Belimdeki sızıyı yok sayarak tarlanın başına doğru yürüdüm.
Bir bardak suyu tek nefeste içtim.
Sonra gölgeliğe geçip oturdum.
İnsanları izliyordum…
Herkes gülüyor, konuşuyor, şakalaşıyordu.
Ama kimsenin içini kimse bilmiyordu.
Kimin ne derdi var, kim neyi içine gömüyor… dışarıdan anlaşılmıyordu.
Biraz ileride Talip abinin yanına bir kadın geldi.
Kendi aralarında bir şeyler konuştular.
Talip abi başını sallayıp bize doğru döndü.
“Bugün eve yardımcı lazımmış,” dedi.
“Bir kişi oraya gitsin…”
Sözünü tamamlayacaktı ki kadın gözlerini bana dikti.
“Sen gel,” dedi.
Başımı sessizce sallayıp ayağa kalktım.
Kadının yanına doğru yürüdüm.
Gülümseyerek,
“Merhaba kızım, ben Hafize,” dedi.
“Bugün bizim kızlardan biri rahatsız… bana yardımcı lazım,” diye açıkladı.
“Tamam hanımım,” dedim çekinerek.
Hafifçe güldü.
“Kız ne hanımı? Hafize abla de bana,” dedi samimi bir sesle.
Sonra beni baştan aşağı süzdü.
“Seni ilk gördüğümde çok kötü bir haldeydin… ama şimdi maşallah,” dedi.
“Şimdiki halinle su gibisin.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
Başımı hafifçe eğdim.
Beraberce çiftlik evine doğru yürümeye başladık.
Eve vardığımızda kadın bana yapacağım işleri anlatmaya başladı.
“Aman kızım, senin adın neydi?” dedi.
“Eylül hanımım…” dedim kısık bir sesle.
Kadın başını salladı.
“Yukarıda Zeliha ile beyin odası var. Zeliha’nın odası temizlenecek,” dedi.
Sonra devam etti:
“Beyim daha uyanmadı. Sen Zeliha’nın odasını bitirene kadar o da uyanır zaten… onun odasını da temizlersin.”
Bir an duraksadım.
İçimde tuhaf bir kıpırdanma oluştu.
Ama hiçbir şey diyemedim.
Sadece başımı sallayıp merdivenlere yöneldim.
Yukarı çıktığımda geniş bir hol gibi bir alan vardı ve iki oda kapısı görünüyordu.
Odaların birini açtım.
Yatak boştu ama dağınıktı.
“Burası…” diye düşündüm.
İçeri girip yatağın üzerini toplamaya başladım.
Çarşafları düzelttim, yastıkları yerleştirdim.
İşim bitince perdeyi açmak için pencereye doğru yürüdüm.
Perdeyi araladığım an duraksadım.
Karşımda inanılmaz bir manzara vardı…
Her yer yemyeşildi ve o yeşilliğin ortasında bir göl uzanıyordu.
Bir anlığına nefesimi tuttum.
O kadar güzeldi ki… dalıp gitmiştim.
Tam o sırada gözüm camdaki yansımaya kaydı.
“Hii…” diye istemsizce içimi çektim.
Bey, arkamda durmuş beni izliyordu.
(Derman Bozbey)
Odamda Eylül’ü görmemle içim garip bir şekilde ısındı.
“Ne işi var burada?” diye düşündüm önce.
Ama zihnim kısa sürede yerine oturdu. Dün gece Hafize’yle konuştuğum şey geldi aklıma. Bu işi özellikle onun için ayarlamıştım.
Zeliha “Abi çok fakirler” dediğinde ne yapacağımı düşünmüştüm uzun süre. Yardım etmek istiyordum ama bunu doğrudan vermek de doğru gelmemişti.
En mantıklı çözüm bu olmuştu:
Düzenli bir işi olacak, emeğiyle kazanacaktı.
Hem kimseye muhtaç olmayacaktı hem de bu güzellikte bir yerlerde ziyan olup gitmeyecekti.
Sanane lan kızın güzelliğinden diye mırıldandım.
Eylül’e baktım… farkında bile olmadan işi ciddiyetle yapıyordu.
Ben arkasında kaldığım için beni görmüyordu.
Pencereye doğru yürüyüp perdeyi çekti, bir süre manzarayı izledi.
Ben de sessizce arkasından yaklaşıp onu izlemeye başladım.
Beni fark ettiği gibi “Hii!” diye içini çekti.
“Beyim, uyandırdım mı? Hafize hanım Zeliha’nın odasını toparla dediği için buraya gelmiştim… yoksa yoksa valla ben bir şey yapmadım!” diye telaşla konuşmaya başladı.
Bir adım atıp, “Şşşt Eylül, sakin ol… senin ne işin var burda?” dedim, bilmiyormuş gibi.
Ben tarladaydım, fasulye topladım. Molaya çıkınca Talip abi Hafize abla dedi ki “git çiftlikte yardım et” valla onun için yani beyim dedi. Bıcır bıcır konuşuyordu, ilgim ister istemez dudaklarına kayıyordu.
“Zeliha’nın odasını topluyordum,” dedi etrafı göstererek. “İşte sizi uyandırmak istemedim beyim,” diye ekledi.
Kahkaha attım. Hatta fazla gülmüş olmalıyım ki Eylül’ün beni hayran hayran izlediğini fark ettim. Boğazımı temizler gibi yapınca utanıp gözlerini kaçırdı.
Burası benim odam, Zeliha’nın odası karşıda. Hem burası hiç kız odasına benziyor mu? dedim.
“Ö… özür dilerim beyim,” dedi.
“Tamam Eylül, burası da temizlenecek zaten,” dedim rahat bir sesle. “Sen rahat ol ve işini yap. Ben üzerimi değiştirip çıkacağım.”
“Tamam, ben çıkayım,” dedi.
Bir adım attı ki kolundan tuttum. “Yap sen işini,” dedim.
Ben giyinme odasına geçtim. Kapıyı bilerek açık bıraktım. Eylül’ü izlemek için.
Üzerimi değiştirip dolaba doğru yürüdüm. Göz ucuyla aynaya baktığımda Eylül işini yapıyordu. Eğilip kalktıkça gözüm kalçalarına takılıyordu.
Doğrulup arkasını döndüğünde beni gördü. Hiçbir şey olmamış gibi dolabı açıp takımın pantolonunu aldım, üzerimi giyinmeye başladım. Hazır olunca, tam odadan çıkacaktım ki Zeliha’nın dedikleri aklıma geldi.
Geri dönüp Eylül dedim.
“Buyur beyim” dedi.
“Akşam sen kapıyı niye sinirle açtın? Size benden önce kim geldi?” diye sordum.
“Kimse beyim,” dedi hemen ama panikledi.
“Allah Allah… peki Zeliha dediki ‘beyin kapatması mı oldun’ diye sormuş sana biri, doğru mu?” dedim.
“Hay… hayır… beyim Zeliha yanlış anlamış,” dedi.
Ama hiç inandırıcı değildi. Bu işin peşini bırakmayacaktım.