(Eylül Özden)
Uzaktan kulağıma boğuk sesler gelmeye başladı. Sanki suyun altındaydım…
“Beni duyuyor musun?” diye bir ses yankılandı.
Göz kapaklarımda sanki tonlarca ağırlık vardı üstlerinde. Açmak istedim ama başaramadım.
“Yavaş… zorlama. Beni duyuyor musun?” dedi aynı ses, bu sefer daha yakın.
Ağzımdan hafif bir inleme kaçtı. Tüm gücümü toplayıp gözlerimi araladım.
Görüntü bulanıktı… Ama birkaç saniye sonra netleşti.
Karşımda Derman Bey vardı.
Kalbim bir anda hızlandı.
Panikle doğrulmaya çalıştım ama başaramadım. Tam o anda karnıma keskin bir sancı saplandı.
“Ahh…” diye inledim.
“Dur, dur… sakin ol,” dedi.
Geri çekilmek istedim ama yapamadım. Korku boğazıma düğümlenmişti.
“Yaklaşma bana!” dedim titreyen bir sesle. “Sen de onlardansın… uzak dur benden! Gitmek istiyorum!”
Gözlerim dolmuştu.
“Korkma…” dedi, sesi beklediğimden daha sakindi. “Kendine zarar veriyorsun.”
Ama ben ona inanamıyordum.
“Bak,” dedi sakin ama kararlı bir sesle, “ben sana zarar vermem.”
Gözlerimi ondan kaçırdım. İnanmak istiyor muydum, emin değildim.
“Lütfen biraz toparlan,” diye devam etti. “Seni evine ben götüreceğim.”
Kalbim hâlâ hızlı atıyordu.
“Ama önce bir şeyler yiyip ilaçlarını alman gerek.”
Sesi yumuşaktı ama içimdeki tedirginlik bir türlü geçmiyordu. Onun yanında olmak bile beni huzursuz ediyordu.
“Anlaştık mı?” diye sordu.
Cevap veremedim. Sadece gözlerimi ondan kaçırdım.
Kapıya yönelip açtı. “Hafize Hanım!” diye seslendi.
Kısa bir süre sonra içeri orta yaşlı bir kadın girdi. “Buyurun beyim,” dedi.
“Yemek için bir şeyler getirin… bir de ilaçlarını,” dedi Derman Bey.
Kadın başını sallayıp sessizce çıktı.
Kapı kapanır kapanmaz odada garip bir sessizlik kaldı. Sadece kalbimin sesi…
Derman Bey karşımdaki koltuğa oturdu. Gözlerini üzerimden ayırmadan uzun uzun bana baktı.
Bu bakış beni daha da huzursuz ediyordu.
“Sen…” dedi sonunda, hafifçe öne eğilerek. “Dün tarladaki kız değil misin?”
Cevap vermedim. Sadece başımı çevirip ondan uzaklaştım.
“Bak,” dedi sesi bu sefer daha ciddi, “sen osun. Dün tarladaki kız…”
Duraksadı. “Bana ne olduğunu anlat. Sana yardım edeyim… bunu sana kim yaptı?”
İçimde bir şey koptu.
Gözlerimi kapattım. Nefesim düzensizleşti.
Başımı ona çevirmeden, dudaklarımı araladım.
“Sen…” dedim.
Sessizlik bir anda ağırlaştı.
“Nasıl ben?” diye bir anda bağırdı. “Kadın, ben seni dün gece yol kenarında bulmadım mı?” dedi sertçe.
Artık dayanamadım.
Ben de bağırdım.
“Sen yollamadın mı kahyayı?” dedim. “Paraları dağıtması için… Sen demişsin! ‘O kız parasını gelip benden alsın’ diye!”
Sesim titriyordu ama susmuyordum.
O an yüzü değişti.
Çenesi gerildi, dişlerini sıktı. Gözleri bir an karardı.
“Ben…” dedi, sesi alçalmıştı ama daha tehlikeliydi, “öyle bir şey demedim.”
Sözlerini neredeyse tıslar gibi söyledi.
Şimdi, “Dedi sana bunu kim yaptı ve neden yaptı, bana söyle…”
Tam cevap verecektim ki kapı açıldı. İçeri bir kız girdi. “Yemek getirdim beyim,” dedi.
Derman Bey başını salladı. “Kahya geldi mi?” diye sordu.
Kahya deyince benim yüreğime bir korku düştü.
“Kız hâlâ gelmedi,” deyince bana döndü. “Yemeğini ye, ilaçlarını iç. Sonra konuşacağız,” dedi.
Derman gidince kız tepsiyi kucağıma koydu.
“Ne oldu sana?” diye sordu. “Tecavüz mü ettiler?”
“Ne? Hayır,” dedim. “Derman Bey beni adamlarına dövdürdü.”
Kız güler gibi bir ses çıkardı. “Beyim neden böyle bir şey yapsın? Saçmalık,” dedi. Sonra arkasını dönüp kapıdan çıkıp gitti.
Kendimi zorlayıp çorbadan birkaç kaşık aldım. Yanındaki ilaçları da içince ayağa kalkmak için kendimi zorladım.
Ayağa kalkmayı başardığımda kapıyı açıp merdivenlere doğru yürüdüm. Derin bir nefes aldım ve yavaş adımlarla inmeye başladım. Aşağı inmeyi başardığımda etrafıma bakındım. Çıkış kapısını fark edince kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda ciğerlerimi sert bir nefesle doldurdum ama çok canım yandı.
Birkaç adım atmıştım ki arkamdan bir ses yükseldi:
“Kal orada!”
Ağır adımlarla yanıma Derman Bey geldi. “Nereye böyle?” diye sordu.
“Evime gitmem lazım… ailem merak etmiştir,” diye mırıldandım.
Başını salladı ve arabayı işaret etti. “Gel, seni ben bırakacağım.”
“Hemen yok, yok… ben giderim,” dedim.
Bana doğru bir adım daha attı. “Sana arabaya bin dedim,” diye tısladı.
Arabaya doğru yürüdüm ve arka kapıyı açıp oturdum. O da arabaya binip yanıma oturdu.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordu.
“Karapınar köyüne gideceğiz,” dedim.
Şoföre doğru dönüp başını salladı ve araba çalıştı. Yol boyunca kimseden ses çıkmadı. Köyün girişine geldiğimizde inmek istedim.
“Ben buradan eve yürürüm,” diye fısıldadım.
“Hayır, evine bırakacağım ve sen de ne olduğunu bana anlatacaksın,” dedi. “Şimdi yolu tarif et.”
“İlerde caminin oradan sağa dönünce ilk ev,” dedim.
Evin önüne geldiğimizde annem, babam, kardeşim elif ve Gülsüm… herkes buradaydı.
Araba durunca indim. Beni ilk fark eden Gülsüm oldu.
“Eylül…”
Gülsüm seslenince annem ve babam da beni fark ettiler. Annem elini ağzına kapatıp “Hiii…” dedi.
Babam öne doğru gelip “Ne oldu yavrum sana?” diye sordu. “Neredeydin bütün gece?” diye ardı ardına sorular sıraladı.
Tam o anda arabanın kapısı yeniden açıldı ve Derman Bey de indi.
Babam, onu tanımış olacak ki bir bana bir ona baktı.
“Hoş gelmişsin beyim… hayırdır?” diye sordu.
Derman Bey babama “İçerde konuşalım,” dedi. “Kızınız da yaralı, ayakta fazla durmaması gerek.”
Gülsüm yanıma gelip “Eylül, ne oldu arkadaşım?” diye sordu. “Senin paranı bey verecekti, öyle demişlerdi. Dünden beri seni arıyoruz.”
Annem koluma girip “Hadi, hadi içerde konuşalım, laf söz olmasın,” diye atıldı.
“Laf söz…” diye içimden geçirdim. Benim halimden daha önemli miydi gerçekten? Diyemedim.
İçeri girdiğimizde babam “Neler oluyor?” diye bağırdı.
“Kızınızı dün gece yol kenarında buldum, perişan haldeydi. Bayıldığı için çiftliğe götürdüm, doktor çağırdım, baktırdım. Sadece şiddet gördüğünü söyledi. Ne olduğu hakkında bir bilgim yok.”
Derman Bey bana dönüp, “Evine geldik, anlat artık sana ne olduğunu,” diye gürledi.
Gülsüm öne çıkıp, “Eylül dün parasını sizden alacaktı, kahya öyle demişti. Eylül dönüşte mi bir şey oldu? Anlat kardeşim,” dedi.
Başımı sağa sola salladım.
En başından başladım anlatmaya…
“Dün kahya, herkesin parasını verdikten sonra bana dedi ki senin paranı bey verecek. Yürü benimle…”
“Ben de onunla çiftliğe doğru yürürken arkamdan biri saldırdı. Beni çalıların arasına çekip ‘Sen bizi beye nasıl şikâyet edersin?’ deyip nereme denk gelirse tekme tokat dövdüler.”
Bir an durdum, nefesim titredi.
“Bana bunu yapan Veysel ve kahya Rasim.”
Derman Bey ayaklanıp, “Bunun hesabını ikisinden de soracağım. Bunu yaptıklarına pişman olacaklar,” dedi ve kapıdan çıkıp gitti.
Babam yanıma gelip oturdu ve sesi titreyerek, “Kızım başka bir şey oldu mu?” diye sordu.
Başımı hemen sağa sola salladım.
“Yemin ederim bir şey olmadı baba.”
Babam başını sallayıp bana sıkıca sarıldı.
“Çok korktum Eylül’üm… Bey de gelince seni o halde görünce yüreğime iniyordu yavrum,” diye fısıldadı.
“Ben de çok korktum baba… bütün gece baygınmışım, sabah kalktığım gibi eve geldim,” dedim.
Babam biraz geri çekilip yüzüme baktı. “Tamam kızım… sen biraz yat, dinlen. Ben de bu Veysel’i ve kahya Rasim’i bir araştırayım,” dedi.
Elini tuttum.
“Yapma baba,” dedim. “Gitme… sana da zarar verirler.”
Babam hafifçe başını salladı.
“Gel,” dedi, “yatırayım seni.”