(Eylül Özden)
“Derman Bey, işinin başına dönebilirsin,” deyince arkamı dönüp yürüdüm. Ama aklımdan o iki pislik adamın bana yaptıkları çıkmıyordu. Bir an bile olsa içime yeniden korku çöktü.
Aslında Derman Bey yanımda olacağı için onlarla yüzleşmekten korkmuyordum. Aksine, kendimi daha güvende hissediyordum.
Bir de… ben konuşurken onun beni incelemesi garip bir şekilde hoşuma gitmişti. Ama tam o anda gözlerinin dudaklarıma kaydığını fark edince utandım. İçimden bir sıcaklık yükselmişti, ne yapacağımı bilememiştim.
Yeniden eğilip işimi yapmaya başladığımda Gülden teyze yanıma yaklaştı.
“Bey seni neden çağırdı?” diye sordu.
Aslında işime devam edip cevap vermek istemedim ama dedikodumun çıkacağını düşündüğüm için mecburen olanları anlattım.
“Bunu mu konuştunuz, iki saat?” dedi.
“Evet teyze,” dedim. “Başka ne konuşalım?”
“Ay aman be, sana da bir şey denmiyor Eylül. Hemen bir afra bir tafra… Sorma o zaman,” Gülden teyze dedim.
“Aman be,” deyip işine döndü.
Hafifçe arkamı dönüp baktığımda Derman Bey’in beni izlediğini fark ettim. Ne kadar zaman geçti farkında değilim, Çavuş “paydos!” diye bağırınca herkes önden önden tarladan çıktı. Ben biraz bekleyip en arkadan çıktım.
Çavuş bana bakıp, “Beyim seni bekliyor Eylül,” dedi.
Başımı sallayıp Derman Bey’in yanına doğru yürüdüm.
“Buyur beyim,” dedim.
“Hadi,” dedi.
“Şimdi mi?” diye sordum. “Beyim ben sizinle gelirsem laf söz olur.”
“Bir şey olmaz Eylül,” dedi. “Kimse konuşamaz.”
Talip, “Bir bak,” diye seslendi.
Çavuş yanımıza gelip, “Eylül benimle gelecek. Biri bir şey sorarsa sizi ilgilendirmez. Beyim duyarsa hepiniz işsiz kalırsınız,” dersin dedi.
“Tamam beyim,” deyip uzaklaştı.
Derman Bey yeniden bana dönüp, “Şimdi kimse konuşamaz. Hadi bin, gidelim,” dedi.
Bir kaç saniye kararsızca yüzüne baktım. Sonra yavaşça kapıyı açıp arka koltuğa oturdum.
Bana doğru eğilip, “Öne geçsene Eylül. Ben senin özel şoförün müyüm?” dedi.
“Estağfurullah beyim,” deyip hızlıca ön koltuğa geçtim.
O da binip arabayı çalıştırdı. Bir süre sessizce yolculuk yaptık.
“Ee Eylül, kaç yaşındasın?” diye sordu Bey.
“22 beyim,” dedim.
“Annen ve kardeşin vardı değil mi?” dedi.
Ne amaçla sorduğunu anlamadım ama saygısızlık olmasın diye, “Evet,” dedim.
Bir süre sonra çiftliğe vardık. Zeliha bahçedeydi. Arabadan indiğimi görünce, “Eylül!” diye koşarak gelip belime sarıldı.
Gülümsedim, ben de sarıldım.
“Nasılsın Zeliha?” dedim.
“İyiyim Eylül, sen bize mi geldin?” dedi.
“Evet, biraz işim var. Sonra gideceğim,” dedim.
Derman Bey, Zeliha’ya bakıp gülümseyerek, “Su perisi, ben de buradayım ya hani,” dedi.
Zeliha gülerek abisinin yanına koştu ve ona sarıldı.
Derman Bey Zeliha’nın kulağına bir şeyler fısıldadı. Zeliha başını sallayıp, “Görüşürüz Eylül,” dedi.
“Görüşürüz Zeliha,” dedim. Giderken arkasından baktım.
Derman Bey, “Faruk!” diye seslendi. Bir adam koşarak yanımıza geldi.
“Buyur beyim,” dedi.
“Ne durumdalar?” diye sordu.
“Bağlılar beyim, içerideler,” dedi.
Derman Bey bana dönüp, “Hadi bakalım Eylül, yüzleşme zamanı,” dedi.
Tedirgin oldum. “Ben yapamayacağım,” dedim.
“Korkma, biz de orada olacağız,” dedi.
Yanıma gelip belimden tutarak beni öne doğru itti. Çiftlikten biraz ilerledik. Demir kapılı, kulübe gibi bir yere geldik. Kapıdaki adamlara bakıp, “Aç kapıyı,” dedi.
Adam kapıyı açıp başını eğdi.
Derman Bey içeri bir adım attı. İki adam henüz beni görmemişti.
“Beyim affet, Allah kitap aşkına affet!” diye yalvarmaya başladılar.
“Kesin lan sesinizi!” diye gürledi.
Ben olduğum yerde irkildim.
“Gel,” dedi, ardına dönmeden.
Yapamadım… gidemedim. Gitmediğimi fark edince hafifçe arkasını dönüp,
“Gel,” dedi yeniden. Başımı sağa sola salladım.
“Gel, korkma,” dedi.
Birkaç adım atıp içeri girdim. İkisi de sandalyede bağlıydı; yüzleri, gözleri kan içinde kalmıştı. İkisi de iğrenir gibi bana baktılar.
“Siz…” dedim ama sesim boğazımda takıldı.
Kelimeler çıkmak istemiyordu. Sanki konuşursam o günü yeniden yaşayacaktım.
Gözlerimi kaçırmak istedim… ama kaçamadım.
Yüzlerindeki kanı görünce içim rahatlamadı. Aksine midem bulandı.
“Ben…” dedim bu sefer, dudaklarım titreyerek.
“Ben size ne yaptım?”
Cevap vermediler. Yeniden beye dönüp,
“Biz ettik, sen etme beyim… çoluğumuz çocuğumuz var bizim,” dediler.
“Kes lan sesini!” deyip birer yumruk attı ikisine de.
“Sadece size sorulanlara cevap verin,” dedi.
Rasim bana dönerek,
“Bacım, ben seni tanımam. Bunun aklına uydum,” dedi, Veysel’i göstererek.
Ona baktım. Bu sefer,
“Bizi şikâyet ettiğin için, senin yüzünden yakalandık,” dedi.
“Sen sussaydın dayak yemezdin!” diye bağırdı.
Gözlerim doldu.
“Allah belanızı versin,” dedim.
(Derman Bozbey)
“Sen çık,” dedim Eylül’e. “Ben hemen geleceğim.”
“Faruk, Eylül’e yardımcı ol, Zelihâ’nın yanına götür. Ben birazdan geleceğim,” dedim.
Faruk, “Tamam beyim,” dedi. “Hadi bacım, gidelim,” diyerek onu çağırdı.
Eylül’ün gözü bende kaldı.
“Git,” dedim. “Korkma, hemen geleceğim.”
Başını sallayıp yürümeye başladı. Onlar çıkınca adama, “Kapıyı kapat,” dedim.
Kapı kapanır kapanmaz yeniden ikisini de dövmeye başladım. İşim bitince adamıma bakıp, “Sıkın,” dedim.
Sonra arkamı dönüp çıktım.
Dışarı çıktığımda derin bir nefes aldım. İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalışıyordum. Etrafıma kısa bir bakış attım, sonra adımlarım kendiliğinden Eylül’ün olduğu yere yöneldi.
Onu gördüğüm an… içimdeki bütün sertlik bir anda dağıldı.
Bir kenarda durmuştu. Sessizdi. Gözleri doluydu.
Yavaşça yanına yaklaştım. Beni fark edince başını kaldırdı. Göz göze geldik.
Elimi uzatıp çenesinden tuttum, yüzünü hafifçe yukarı kaldırdım.
“Bitti,” dedim alçak bir sesle. “Artık kimse sana zarar veremez.”
Dudakları titredi ama bir şey söyleyemedi.
Baş parmağımla yanağındaki yaşları sildim.
“Korkma,” dedim.