(Eylül ÖZDEN)
İçimdeki huzursuzluk büyüyordu. Kahyayla birlikte çiftliğe doğru yürüyorduk ama… neden benim paramı Derman bey verecekti, anlamıyordum.
“Benim paramı neden Derman bey veriyor?” diye sordum.
“Ne bileyim ben… çok soru sorma da yürü,” dedi sertçe.
Tarladan bayağı uzaklaşmıştık. İçime çöken o tuhaf his iyice arttı.
Ben eve nasıl dönecektim ki…
Tam bunları düşünürken arkamdan bir el ağzımı kapattı.
Ne olduğunu anlamadan çalıların arasına sürüklendim.
“Sen nasıl bizi Derman ağaya şikâyet edersin?” diye hırladılar.
Ardından darbeler gelmeye başladı.
“Yapmayın… vurmayın…” diye bağırmaya çalıştım ama sesim boğazımda kaldı.
Dinlemiyorlardı. Nereme denk gelirse vuruyorlardı.
Ellerimle başımı korumaya çalıştım… ama fayda etmiyordu.
Son darbe çok sert geldi.
Bir anlığına her şey durdu.
Sonra… gözlerim karardı.
Gözlerimi açtığımda hava kararmıştı. Etrafta kimseler yoktu.
Beni burada bırakıp gittiler… diye düşündüm.
Her yerim ağrıyordu. Ayağa kalkmaya çalıştım ama gücüm yetmiyordu.
“Kimse yok mu?” diye bağırdım.
Sesim karanlıkta kayboldu.
Bu saatte buralarda kim olur ki…
Kendimi zorlayarak ayağa kalkmayı başardım ama her adım attığımda kalçama keskin bir ağrı saplanıyordu.
Dizlerim titriyordu… sanki biraz daha zorlasam yere yığılacaktım.
Yerden bir değnek alıp yavaş yavaş yürümeye başladım.
“Buradan eve yürüyerek nasıl gideceğim ben… Allah’ım sen yardım et,” diye fısıldadım.
Nefesim düzensizleşmişti. Her adım bir öncekinden daha ağır geliyordu.
Ne kadar süre yürüdüm bilmiyorum…
Uzaktan bir araba ışığı gördüm.
“Ya onlarsa…” diye geçirdim içimden.
Ama ya değilse…
Adımlarımı yavaşlatmadan yürümeye devam ettim. Kalbim her saniye biraz daha hızlanıyordu.
Araba yaklaştıkça içimdeki huzursuzluk büyüdü. Tam önümde yavaşladı… ve durdu.
Şoför kapısı açıldı.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Kafamı yavaşça kaldırdım…
Ve karşımda o vardı.
“Ne oldu sana?” diye sordu.
“Be… ben…” diye kekelemeye başladım.
“Beni…”
Kelimeler boğazıma düğümlendi.
Hem korkuyordum… hem de ayakta duracak gücüm kalmamıştı. Dizlerim titriyordu. Biraz daha zorlarsam yere yığılacaktım.
O bana doğru bir adım attı.
Refleksle geri çekildim.
“Yaklaşma!” diye çıkıştım, sesim titreyerek.
“Tamam… tamam, yaklaşmıyorum. Sakin ol,” dedi ellerini hafifçe kaldırarak.
“Ne oldu sana? Söyle… biri bir şey mi yaptı? Yüzün gözün kan içinde…”
Başımı iki yana salladım. Nefesim düzensizdi.
“Gitmem gerek…” dedim zorla.
“Benim gitmem gerek… Annemler merak etmiştir…”
“Tamam,” dedi yumuşak bir sesle.
“Gel, seni ben götüreyim—”
Bir adım daha attı.
Dünya bir anda dönmeye başladı. Gözlerim karardı…
Ve sonra…
Sanırım bayıldım.
Gerisini hatırlamıyorum.
(Yazardan)
Derman, kızın bayılmak üzere olduğunu anladığı anda hızla öne atıldı.
Tam yere yığılacakken onu kucağında yakaladı.
“Hey… hey!” diye seslendi ama karşılık yoktu.
Hiç vakit kaybetmeden arabanın arka koltuğuna yatırdı. Kapıyı sertçe kapatıp direksiyona geçti.
Gaz pedalına bastığı anda araba gecenin sessizliğini yararak hızla çiftliğe doğru ilerledi.
Dakikalar sonra sert bir frenle evin önünde durdu.
Kapıyı açar açmaz bağırdı:
“Kahya! Kahya! Neredesin Allah’ın belası?!”
Kapı aralandı.
Hafize Hanım telaşla dışarı çıktı.
“Beyim, kahya evde yoktur…” dedi nefes nefese.
“Bana diyesin, ben yardımcı olayım.”
Derman hiçbir şey demeden arabanın arka kapısını açtı.
Kızı yeniden kucağına aldı.
Genç kızın başı güçsüzce geriye düşerken yüzündeki kan izleri ay ışığında daha da belirginleşiyordu.
Derman’ın çenesi sertleşti. Gözleri karardı.
Kapıdan içeri girerken sesi tüm evi inletti:
“Doktoru çağırın!”
Hafize başını sallayıp koşarak uzaklaştı.
Kızı hızla bir odaya götürüp yatağa yatırdı.
“Doktor nerede kaldı, Hafize?” diye seslendi sabırsızlıkla.
“Yoldadır beyim, beş dakikaya gelir,” dedi Hafize Hanım. Gözleri merakla kıza kaydı.
“Kim bu kız, beyim?”
Derman kısa bir an duraksadı.
“Yol kenarında buldum. Bilinci yerindeydi… birden bayıldı,” dedi sert bir tonla.
Çok geçmeden kapı açıldı ve doktor içeri girdi.
Derman hemen ayağa kalktı, kenara çekildi.
Doktor başıyla selam verip vakit kaybetmeden kızın yanına geçti. Nabzını kontrol etti, yüzündeki yaralara baktı.
“Sıcak su gerek. Yüzünü temizleyeceğim,” dedi sakin ama ciddi bir sesle.
Hafize Hanım hemen kapıya yöneldi.
“Gonca! Kızım, çabuk sıcak su getir!” diye seslendi.
Doktor bu kez Derman’a döndü.
“Derman Bey, siz de çıkın lütfen. Vücudunu kontrol edeceğim.”
Ardından Hafize’ye baktı.
“Siz kalın, bana yardımcı olun.”
Hafize başını onaylarcasına salladı.
Derman bir an tereddüt etti. Gözleri yatakta yatan kıza kaydı… yüzü bembeyazdı.
Çenesi gerildi.
Sonra tek kelime etmeden arkasını döndü ve odadan çıktı.
Kapı kapanırken içindeki huzursuzluk daha da büyüdü.
Koridorda bir ileri bir geri yürümeye başladı.
Beklemek…
Şu an yapabileceği tek şey buydu.
İçeride ise zaman başka akıyordu.
Doktor, Hafize’ye dönerek,
“Üstündekileri de çıkarın,” dedi ciddi bir sesle.
Hafize Hanım yavaşça yatağa yaklaştı. Elleri titriyordu.
Kızın üzerindeki ince üstlüğü dikkatlice çıkardığı anda nefesi kesildi.
“Aman yarabbim…” diye fısıldadı.
Gözleri doldu.
“Ellerini kırılsın bunu yapanların…” diye geçirdi içinden.
Karşısındaki manzara iç parçalayıcıydı.
İnsanlığını kaybetmemiş olan herkes…
bu hâliyle ona acırdı.
Sol gözü tamamen şişmiş, neredeyse kapanmıştı.
Dudağının kenarı patlamış, yanağında koyu bir morluk yayılmıştı.
Kaşında kurumuş kanla kaplı bir yara vardı.
Karnı…
Atılan tekmelerden dolayı mosmordu.
Ve daha da acısı…
Göğsünde bile darbe izleri vardı.
Hafize başını çaresizce iki yana salladı.
“Bu nasıl vicdansızlık…” diye mırıldandı.
Sıcak su geldiğinde doktor bezi ıslattı.
Yavaş hareketlerle kızın yüzünü temizlemeye başladı. Kurumuş kan izleri silindikçe altından morluklar daha belirgin hâle geliyordu.
Kaşındaki yarayı dikkatlice temizledi, küçük bir bant yapıştırdı.
Şişen gözüne merhem sürdü.
Elini karnına doğru indirdiği anda…
Kızdan acı dolu bir inleme yükseldi.
Doktorun kaşları çatıldı. Daha da dikkatli davranarak muayeneye devam etti.
Dakikalar sonra doğruldu.
“Birkaç ilaç yazacağım,” dedi ciddi bir sesle.
“Morluklar için merhem, ağrıları için ağrı kesici… Hemen aldırın, vakit kaybetmeden kullanmaya başlayın.”
Kısa bir an durdu.
“Yaptıklarım sabaha kadar idare eder. Bir ağrı kesici iğne yaptım… Rahatladığı için sabaha kadar uyur.”
Başını hafifçe eğdi.
“Geçmiş olsun.”
Ardından kapıya yöneldi.
Kapıyı açtığı anda…
Derman karşısına dikildi.
“Ne olmuş kıza?” diye sordu, sesi düşük ama tehlikeli bir sertlik taşıyordu.
Doktor bir an duraksadı.
“Dövmüşler,” dedi net bir şekilde.
“Karnında, göğsünde ciddi darbe izleri var. Yüzündeki yaraları temizleyip pansuman yaptım.”
Bakışlarını kaçırmadan devam etti:
“Hafize Hanım’a ilaç isimlerini verdim. Hemen aldırıp kullanmaya başlayın.”
Sonra ekledi:
“Yaptığım iğne sabaha kadar uyutur. Bu süre içinde vücudu biraz toparlar.”
Koridorda ağır bir sessizlik oluştu.
“Ama…” dedi doktor, duraksayarak.
“Bu kızın hastaneye gitmesi gerek. Ben sadece yüzeysel muayene ettim.”
Derman’ın kaşları çatıldı.
“Orada daha detaylı bakarlar,” diye devam etti doktor.
“Karnına dokunduğumda ciddi tepki verdi. Kaburgasında kırık ya da çatlak olabilir.”
Sözlerini bitirdiğinde koridorda ağır bir sessizlik oluştu.
Derman yavaşça başını salladı.
“Hafize… doktoru yolcu et,” dedi kısa ve net bir sesle.
Hafize başını eğip doktorla birlikte uzaklaşırken…
Derman kapıya yöneldi.
Elini kapı koluna koydu.
Bir an durdu.
Derin bir nefes aldı… ve kapıyı açtı.
Odaya adım attığında içerideki loşluk yüzüne vurdu.
Gözleri yavaşça yatağa kaydı.
Ve…
Bir anda donup kaldı.
Gördüğü kişi karşısında yüzü gerildi.
Bu sabah tarlada kendisine kafa tutan kızdı.
Aynı kız…
Şimdi gözleri kapalı, nefes alışları düzensiz…
ve kırılmış gibi yatağın içinde yatıyordu.