18. BÖLÜM - ZELİHA 💔

1887 Words
(Eylül Özden) O kara günün üzerinden günler geçmişti. Amcam bir daha kapımıza gelmemişti. Ben ise çiftlikte çalışmaya başlayalı tam on beş gün olmuştu. Her sabah Faruk abi beni alıyor, her akşam da eve bırakıyordu. Şuanda da beni aldı ve çiftliğe gidiyoruz. Bir anda bana, “Eylül,” dedi. “Buyur abi,” dedim. “Sen benim olmayan kız kardeşimsin,” dedi. Gülümsedim. “Sen de benim olmayan abim gibisin,” dedim. O gün, şans eseri eve girdiğinde, “Sayende kardeşim kurtuldu,” dedim. Mahcup olmuş gibi başını eğdi. “Harbi abi dedim… sen o gün orada nasıl oldun ki?” diye sordum. “Ben seni bıraktıktan sonra arabayı sizin orada bırakıp köy kahvesine çay içmeye gitmiştim,” dedi. “Sonra o sesleri duyunca, herkes gibi ben de oraya geldim işte.” “Anladım abi, Allah senden razı olsun,” dedim. “Senden de, bacım,” dedi. “Abi,” dedim, “yanlış anlamazsan… Derman Bey’im nerede? Hastaneden sonra ben beyimi hiç görmedim.” “Beyim acil bir iş için İstanbul’a gitti,” dedi. “Ortak olduğu şirkette bir sorun çıkmış. O yüzden apar topar gitti.” Anladım dercesine başımı salladım. “Aslında beyim çok iyi biridir… ama hayat onu da çok yordu işte,” dedi. “Nasıl yani?” diye sordum. “Benden duyduğunu belli etme, kimseye de söyleme,” dedi ve biraz duraksadı. “Beyim daha önce nişanlandı… ama ayrıldılar.” Şaşkınlıkla ona baktım. Sanki biri kalbime bir bıçak saplayıp geri çekmiş gibi oldu. Başımı hemen çevirip yolu izlemeye devam ettim. Çiftliğe vardığımızda arabadan hızlıca inip içeri yöneldim. Hafize abla geçen hafta, kızı doğum yapacağı için izne ayrılmıştı. Şu an çiftlikte çalışan olarak Yasemin abla, ben ve Gonca kalmıştık. Nedense Gonca’nın beni sevmediğini düşünüyordum. Yaptığım her işe bir kulp buluyordu. Mesela işe ilk başladığım gün beyim, odasını artık benim temizlememi istemişti. Ama Gonca, “Hayır, sen oraya giremezsin,” dediği için ben de mutfakta Yasemin ablaya yardım edip alt katın temizliğini yapıyordum. İlk mutfağa uğrayıp, “Günaydın Yasemin abla,” dedim. Gülümsedi. “Günaydın Eylül,” dedi. “Nereden başlayayım? Sana yardım mı edeyim, temizlik mi yapayım?” diye sordum. “Eylül,” dedi, sesi biraz sıkıntılıydı. “Zeliha bugün rahatsız… Onunla ilgilenir misin?” “Tabii abla,” dedim. “Nerede, odasında mı?” “Evet,” dedi. “Ben de ona çorba yapıyordum, içirir misin onu da?” Başımı salladım. “Eşyalarımı bırakıp hemen geliyorum,” dedim. “Tamam canım,” dedi. Hızla mutfaktan çıkıp bize ayrılan odaya girdim, eşyalarımı bıraktım. Ardından hemen mutfağa döndüm. Yasemin abla tepsiyi hazırlamıştı. Onu alıp Zeliha’nın odasına çıktım. Kapıyı tıklatıp içeri girdiğimde yatağında uzanıyordu. Halsizce gözlerini araladı. “Eylül…” dedi. “Benim canım,” dedim, yanına yürüdüm. Tepsiyi komodine bıraktım ve yatağın kenarına oturdum. “Güzelim, ne oldu sana?” diye sordum. Dudaklarını büzdü. “Hasta oldum… Boğazım çok acıyor,” diye mırıldandı. “Tamam, şimdi seni iyileştireceğiz,” dedim yumuşak bir sesle. “Ama önce bir şeyler yemen lazım.” Onu yavaşça kaldırıp sırtını başlığa yasladım. Tepsiyi alıp kucağıma koydum. Çorbadan bir kaşık aldım, üfledim ve Zeliha’ya uzattım. “Canım istemiyor ki,” dedi. “Benim için biraz yesen?” dedim. “Biz arkadaş değil miyiz?” “Öyleyiz… ama yutamıyorum ki,” dedi. “Bir dene… bak geçecek boğazından,” dedim. Başını hafifçe sallayıp ağzını açtı. Bir yudum aldı. Yutkunurken yüzünde acı bir ifade belirdi ama yine de içmeye devam etti. Çorbası bitince onu yeniden yatırdım. “Ben tepsiyi bırakıp geleceğim, tamam mı?” dedim. Sadece başını salladı. Odadan çıkıp aşağı indim. “Abla, bir doktora mı götürsek?” dedim. “Yok yok, basit bir soğuk algınlığı,” dedi. “Ben doktoru aradım. İlaçlarını içirin dedi, bol bol sıvı alması gerektiğini söyledi.” “Tamam,” dedim. “Ben yanına gidiyorum.” Yeniden odaya döndüğümde Zeliha’dan hafif inleme ile karışık bir mırıltı sesi geliyordu. Yanına yaklaşıp dikkatle dinlediğimde “anne…” diye sayıklıyordu. Arada bir de “abi…” diyordu. “Zeliha…” dedim sakince. “Hı…” diye karşılık verdi. Yeniden seslendim. “Zeliha, aç gözlerini güzelim…” Kirpiklerini hafifçe kırpıştırıp gözlerini araladı. “Eylül…” dedi. Gülümsedim. “Hadi gel, sana bir duş aldıralım,” dedim. Önce suyu ayarlayıp küvetin dolması için tıpayı kapattım. Sonra Zeliha’nın yanına gidip yataktan kalkmasına yardım ettim ve banyoya götürdüm. Üzerini çıkarıp, iç çamaşırlarıyla birlikte küvete oturttum. “Bu su seni rahatlatır,” dedim. O suyun içinde sessizce otururken ben de saçlarını yıkamaya başladım. “Eylül…” dedi. “Efendim?” dedim, gözlerine bakarak. “Sen şarkı söylemeyi biliyor musun?” diye sordu. “Biliyorum… söyleyeyim mi?” dedim. Başını hafifçe salladı. “Söylememi istediğin bir şarkı var mı?” diye sordum. “Sen ne istiyorsan onu söyle…” dedi. Başımı yavaşça sallayıp şarkının o bildik nakaratına bıraktım kendimi: "Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın? Ben de gülemedim yalan dünyada… Sen beni gönlümce mutlu mu sandın, Ömrümü boş yere çalan dünyada…" Sesim banyonun sessizliğinde yankılanıp dindiğinde, bir süre kimse konuşmadı. Bakışlarını yüzümden ayırmadan, "Sesin çok güzelmiş Eylül," dedi kısık bir sesle. Ardından, içindeki o bitmek bilmeyen özlem kelimelere döküldü: "Acaba annemin sesi de senin kadar güzel midir?" Söylediğiyle elim saçlarının arasında öylece donup kaldı. Boğazımda bir düğüm, göğsümde tarif edilemez bir ağırlık hissettim. Onu, o hiç bilmediği annesinin yokluğuyla daha fazla yaralamak istemedim. Gözlerimi hafifçe kaçırıp saçlarını tekrar yıkamaya devam ettim. "Öyledir herhalde..." dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Hatta belki benim sesimden bile güzeldir." Gülümsemeye çalışarak, “Hadi bakalım, bir an önce bitirelim de seni daha da hasta etmeyelim,” dedim. Zeliha bir an sessiz kaldı. Sonra gözlerini kaçırarak, “Annem bizi terk edip bırakmasaydı, şimdi beni o yıkardı,” dedi. Bir an donup kaldım. Yutkundum. “Ölüm… terk etmek değil Zeliha,” dedim yumuşak bir sesle. “Onlar bizi gökyüzünden izliyorlar.” Zeliha başını hafifçe salladı ama sesi titriyordu. “Eylül… benim annem ölmedi,” dedi. “Çalışanlar konuşurken duydum. Benim annem bizi terk edip gitmiş.” Sesi daha da titreyerek, “Şimdi de abim beni bıraktı,” dedi. Hemen, “Hayır Zeliha, o ne demek? Beyim iş için gitmiş ya,” dedim. Ama o hâlâ üzgündü. “Hâlâ gelmedi,” dedi. “Yakında gelir,” dedim. “İşleri uzamıştır ablam, merak etme.” Başımı hafifçe eğip gülümsedim. “Ben şahidim. Hatta abin giderken bana dedi ki, ‘Zeliha’ya söyle, ben onu çok seviyorum.’” “Gerçekten mi?” dedi. “Elbette gerçek,” dedim gülümseyerek. “Hadi çok oyalandık artık.” Tıpayı açıp suyun akmasına izin verdim. Duş başlığını alıp Zeliha’nın saçını duruladım, vücudunu da yıkadım. Ardından ıslak kıyafetlerini çıkarıp bornozunu giydirdim. Banyodan çıktığımızda hemen Zeliha’yı giydirip saçlarını kuruttum. Saçlarını örünce daha derli toplu ve iyi görünüyordu. “Şimdi ilaçlarını da getireyim, bir güzel dinlen,” dedim. “Tamam,” dedi. Hemen mutfağa indim, dolabı açıp ilaçlara baktım. “Abla, hangisi Zeliha’nındı?” dedim. “Şurup var, onu al,” dedi Yasemin abla. O esnada Gonca göründü. Geldiğimden beri ortalıkta yoktu. “Ooo Eylül Hanım, ne zaman geldiniz?” dedi. “İki saat oldu Gonca,” dedim. “Ben neden görmedim seni?” dedi. “Yasemin abla gördü,” dedim. “Ben buradaydım.” İlacı alıp hareketlenmiştim ki kolumdan tuttu. “Ben senin ne yapmaya çalıştığını biliyorum,” dedi. Durup ona baktım. “Ne yapıyormuşum?” “Zeliha’yı kendine bağlayıp bu eve hanım olmak istiyorsun,” dedi. Kaşlarımı kaldırdım. “Gonca,” dedim sakin bir sesle, “anneannem bir laf derdi. Şu an tam sana uydu biliyor musun?” “Ne dermiş?” dedi, kollarını göğsünde bağlayarak. “‘Kişi kendinden bilirmiş işi,’ derdi,” dedim. Ağzı bir açıldı, bir kapandı. Hiçbir şey diyemedi. “Bir şey demeyeceksin herhalde dedim.” Zeliha’nın yanına çıktım. Zeliha ilaçlarını içince kısa süre içinde uykuya daldı. Ben de aşağı inip Yasemin ablaya yardım etmeye başladım. Tam o sırada Faruk abi aceleyle içeri girdi. “Beyim geliyormuş,” dedi. “Yanında da misafirleri varmış. Ona göre hazırlık yapsınlar dedi.” Biz hazırlıklara tam gaz devam ederken dışarıdan bir sürü araba sesi geldi. Yasemin abla, “Eylül, beyim geldi, karşılasana,” dedi. “Tamam abla,” dedim ve kapıyı açıp dışarı çıktım. Arabadan iniyordu. Kapıyı kapatıp arkasını döndüğünde gözlüklerini çıkardı ve göz göze geldik. Bir an her şey durdu sanki. Tam o sırada diğer kapı açıldı ve sarışın, uzun boylu, kısa elbiseli bir kadın indi. Gülümseyerek yanına geldi ve hiç tereddüt etmeden koluna girdi. Kadın gülerek bir şeyler söyledi. Derman Bey başını sallayıp gözlerini bana dikti ve birlikte yürümeye başladılar. Gözlerim kadında takılı kaldı. Bir an… hiçbir şey anlamadım.Sonra bakışlarım ona kaydı. Derman Bey’e. Nefesim boğazımda düğümlendi. “Hoş geldiniz…” dedim. Ama sesim bana bile ait değildi. “Hoş buldum Eylül,” dedi. Onlar içeri girdiler, ben ise arkalarından baka kaldım. Gonca gülerek bana baktı. “Ne sandın ki Eylül?” dedi. “Böyle kadınlar varken beyim sana mı bakacaktı?” Sözleri içime ağır bir taş gibi oturdu. Haklıydı… “Ben sadece köylü bir kızdım…” (Derman Bozbey) İki haftadır İstanbul’daydım ve işlerim oldukça yoğundu. Eylül’lerden ayrıldığım gün acil bir telefon gelmiş, ben de apar topar İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştım. İstanbul’daki ortağı olduğum un fabrikasında bir makine arızalanmıştı. Makine mühendisliği mezunu olduğum için beni çağırmışlardı. Arızalı parçanın Rusya’dan gelmesi zaman alınca, benim de burada kalmam uzamıştı. İşler biraz toparlanınca, bu kez fırsat bulmuşken arkadaşlarımı da görmek istedim. Onlarla buluştum, hasret giderdik. Hatta onlar da “Biz de gelelim, bize oraları gezdir” deyince hep birlikte gelmeye karar verdik. Nihan’la birlikte biz önden geldik, diğerleri ise daha sonra gelecekti. Arabadan inip arkamı döndüğümde karşımda Eylül vardı. Onu gördüğümde bir an her şey dondu sanki. Nihan da arabadan inip yanıma gelip koluma girdi. Gülerek evi çok beğendiğini söyledi. Başımı hafifçe salladım, gözlerimi Eylül’ün üzerine dikerek eve doğru birlikte yürümeye başladık. Önce Nihan’a baktı, ardından gözlerini bana çevirdi. “Hoş geldiniz,” dedi kuru bir sesle. “Hoş buldum Eylül,” dedim ve içeri girdik. İçimden gerçekten de çok hoş buldum diye geçirdim. Salona girdiğimizde Yasemin ve Gonca hemen gelip, “Hoş geldiniz beyim, odalar hazır,” dediler. Başımı salladım. “Eylül nerede?” diye sordum. “Zeliha biraz rahatsızdı beyim, onunla ilgilenmek için yanına çıktı,” dedi Yasemin. Hemen, “Neden haber vermediniz?” diyerek yukarı çıkmaya başladım. Nihan da arkamdan geliyordu. Odaya vardığımda kapı aralıktı. Eylül, yatağa oturmuştu. “Zeliha, uyan ablam, bak abin geldi,” diyordu. Zeliha gözlerini açtı. “Hani abim, nerede?” dedi. “Arkadaşıyla beraber aşağıdalar,” dedi Eylül. Zeliha, “Sen haklıymışsın Eylül abla… abim beni annem gibi terk etmemiş,” dedi. O an donup kaldım. O kadını duymak bütün sinir hücrelerimi tetikledi sanki. Gözlerim bir anda karardı. Zeliha o kadını ölmüş sanıyordu… peki bunu kim söylemişti? Sinirle içeri girdim. Eylül’ün kolundan tuttuğum gibi odadan çıkarıp kendi odama soktum. “Bey… beyim,” diyordu ama sesi kulaklarıma boğuk geliyordu. “Zeliha nereden öğrendi?” dedim. “Ne… neyi beyim?” dedi kekeleyerek. “Zeliha o kadının ölmediğini nereden öğrendi?” diye bağırdım. “Bi… bilmiyorum,” dedi, gözleri dolarak. Sinirle duvara yumruğumu vurdum. “O zaman nereden duydu?” diye tekrar bağırdım. “Gerçekten bilmiyorum,” dedi ağlayarak. “Allah kahretsin!” dedim ve art arda duvara yumruk atmaya başladım. Eylül yere çökmüş, top gibi büzülmüş halde ağlıyordu. “Çık!” dedim. Başını kaldırıp ıslak gözleriyle yüzüme baktı. “Sana çık dedim! Çık git! Defol!” diye bağırdım. Hızla ayağa kalktı, kapıyı açıp odadan çıktı. “Allah kahretsin,” diyerek arkasından baktım ve yere çöktüm.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD