9. BÖLÜM - KULAKLARIMIN PASINI SİLDİN 🎵

1023 Words
(Eylül Özden) Günler geçmeye devam ediyordu. Babam öleli 3 ay olmuştu. Geçen hafta okullar açıldığı için sabah erken kalkıp Elif’in kahvaltısını yaptırıyor, ardından işe geliyordum. Akşamüstü Elif okuldan geldikten 2 saat sonra ben geliyordum. Artık Elif’le de bir düzen oturtmuştuk. Yaşına rağmen olgun davranıyor, benim canım kardeşim bana yardımcı oluyordu. Annemse şükür odadan çıkmaya başlamış, az da olsa normale dönmüştü ama hâlâ babam yaşarken ki hâli yoktu. En azından onun artık gelmeyeceğini kabullenmiş gibiydi. Bir de bakkalda yaşananlar vardı… Ben o gün orada olanları kimseye anlatmadım ve bir daha da oraya gitmedim. Sabah işe geldiğimizde Gülsüm gelmemişti, biraz rahatsızmış öyle dedi. Ben de kendi hâlimde, kimseyle muhatap olmadan işimi yapıyordum. Güneş tepeye doğru çıktıkça sıcak da iyice bastırıyordu. Ellerim sürekli fasulye toplamaktan ağrımaya başlamıştı. Belim ise eğilmekten artık kambur kalacak gibiydi. Yine de “ailem için” deyip dayanıyordum. Ben eğilmiş işimi yaparken arkamdan Gülden teyze seslendi: “Eylül…” Başımı kaldırdım. “Efendim?” diyerek yüzüne baktım. “Bizim karşı köyde bir delikanlı varmış, evlenmek istermiş. Hali vakti de yerindeymiş. Geçen gün bana söylediler; ‘Bildik, tanıdık biri varsa bizim oğlana yapalım’ gibisinden konuştular. O gün aklıma sen geldin ama oğlanın anasına bir şey demedim. Sen ne dersin, bir söyleyeyim mi, gelsinler mi?” dedi. Düşünmeden, “Yok Gülden teyze, ben henüz evlenmek istemiyorum,” dedim. “Niye kızım, tek oğlan bak, durumu da iyi, rahat edersin,” dedi. Ama onlar benim neler yaşadığımı bilmedikleri için konuşmak kolaydı. Yine de annemi ve kardeşimi şimdi bırakamazdım. “Gülden teyze, sen başkasını ayarla. Ben istemiyorum,” dedim. “Sen yine de bir düşün,” deyip o da işine döndü. “Hey Allah’ım yarabbim…” deyip önüme döndüğümde gözüm az ileride, arkası bize dönük kahyayla konuşan Derman Bey’e takıldı. Çok uzakta değildi. Duymuş muydu acaba konuşmalarımızı… Omuz silktim. “Aman sana ne Eylül,” dedim içimden. Adam duysa sanki bir şey diyecekmiş gibi… diye düşündüm. Başımı eğip işime devam ettim. “Çavuş paydos!” diye bağırınca mola için yürümeye başladım. Bir bardak su içip çayımı aldım ve insanlardan biraz uzak bir yere oturdum. Aslında hepsi iyi, konuşkan insanlardı ama ben dedikoduyu sevmediğim için biraz kenarda durmayı tercih ediyordum. Çaydan birkaç yudum almıştım ki Derman Bey’in konuşma yapacağı söylenip herkes çağrıldı. Ayağa kalkıp o tarafa doğru yürüdüm. Derman Bey, çalışanlara bakarak konuşmaya başladı: “Bu tarladan sonra bir tarlamız daha var. Onun işi de yaklaşık on gün sürer. Bugün bunu bitirirsek yarın yeni tarlaya geçeceğiz. Sezon artık kapanıyor. Nasibimiz olursa, yeniden Nisan gibi birlikte çalışmaya devam ederiz.” Sesi sakin ama netti. Herkes dikkatle dinliyordu. Ben de bir köşede sessizce onu izledim. Sesindeki o tokluk, konuşurkenki kendinden emin duruş… Son zamanlarda gözüm sık sık Derman Bey’e kayıyordu. Yaklaşık iki ay önce ettiğimiz kavgadan sonra bir kez daha özür dilemişti. İlkinde kabul etmemiştim. İkincisinde ise, herkese dondurma dağıttığı gün, benimkini uzatırken yine özür dilemişti. Ne dondurmayı almıştım ne de özrünü kabul etmiştim. O an, sessiz bir tıslamayla “Ne inatçı bir kızsın…” diye fısıldadığını duymuştum. Ama ben yine de duymamazlıktan gelmiştim. “Çavuş, mola bitmiştir!” diye seslenince ben de izlemeyi bırakıp işimin başına döndüm. Ama aklıma, on gün sonra bu iş bitince ne yapacağım sorusu gelince içime bir sıkıntı çöktü. “Allah’ım sen yardım et…” diye mırıldanıp yeniden işime odaklandım. Diğer kadınlardan iyice uzaklaştığımda, eğilmekten ağrıyan belimi dinlendirmek için yere oturup toplamaya devam ettim. Ağzıma da bir türkü takıldı; fark etmeden hafif hafif mırıldanmaya başladım. Neredeyse sıramı bitirmek üzereydim. Öğle molasına kadar işimi tamamlarsam, çavuşa sorarım ne yapacağımı o da başka bir işe verir diye düşündüm. Akşam olur, karanlığa kalırsın, Derin derin sevdalara dalarsın… Oy gelin, gelin, gelin, sevdalı gelin, Öldürdün beni… Sözler dudaklarımdan dökülürken sesim hafifçe titredi. İçimde biriken ne varsa sanki o türküye karışıyordu. Başımı eğmiş, elimdeki işi yapmaya devam ediyordum ama aklım bambaşka yerlerdeydi. Sanki söylediğim her kelime, içimde sakladığım duygulara dokunuyordu. Rüzgâr hafifçe esip saçlarımı savururken, bir an duraksadım… ama sonra yine sessizce mırıldanmaya devam ettim. Yeniden başımı kaldırıp Derman Bey’e bakarken türküyü mırıldanmaya devam ettim. Anlıyordum… toy yüreğim onun bu hâllerine sevdalanıyordu. Ama bizden olmayacağını bildiğim için bunu belli etmemeye çalışıyordum. Ona baktığımı fark ettiği an başımı hemen eğdim. Tam o sırada, sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla, “Kulaklarımın pasını sildin,” diye söylendi. Başımı kaldırıp baktığımda gözleri benim üzerimdeydi. Bir an etrafa bakındım, biri duydu mu diye… ama herkes bizden uzaktaydı. İstemsizce hafifçe gülümsedim, sonra yine başımı eğip önüme döndüm. (Derman Bozbey) Kulağıma bir mırıltı çalındı. Türküye benziyordu ama sözleri tam seçemiyordum. Sesin geldiği yöne doğru, fark ettirmeden, daha sessiz adımlarla ilerledim. Yaklaştıkça ses netleşti… Akşam olur, karanlığa kalırsın, Derin derin sevdalara dalarsın… Oy gelin, gelin, gelin, sevdalı gelin, Öldürdün beni… Olduğum yerde bir an durdum. Başını kaldırdığında hemen kafamı çevirdim; utanıp susmasın diye. Türkünün bitmesine yakın yeniden baktım ona. Göz göze geldiğimiz an başını aceleyle eğdi. Onun duyabileceği bir ses tonuyla, “Kulaklarımın pasını sildin,” dedim. Hemen etrafa bakındı, biri duydu mu diye… Sonra hafifçe tebessüm edip başını yine eğdi. Farkındayım… Bu kızda beni çeken bir şeyler var. Ben, kimseden özür dilemeyen Derman… Bu kızdan iki kere özür diledim. İkisini de kabul etmedi. Onu ilk yol kenarında bulduğumda hâline acımıştım. Ama tarlada bana kafa tuttuğunda… işte o zaman içinde küçücük bir hayranlık filizlenmişti. Babasının ölüm haberini verdiğinde, dolu gözlerle yüzüme bakışı… yüreğimi sızlatmadı desem yalan olur. Sonra… kardeşimle ilgilenmesini sevdim mesela. Zeliham onlardan bahsederken gözlerinin parlaması, onlara karşı olan minnet duygumu daha da artırdı. Zelihamın pek arkadaşı yok. Kimse onunla arkadaşlık etmek istemiyor. Küçük yaşından beri hep bir kenarda kalmış gibi… Zeliha daha iki yaşındayken annem başka bir adama kaçmış. Babam da bir yıl sonra rahmetli olmuş. O günden sonra o da ben de hayatın içinde bir şekilde tutunmaya çalışmıştık. Ben bunları düşünürken cebimdeki telefon çaldı. “Efendim?” diye açtım. “Beyim…” dedi karşıdan nefes nefese. “Faruk, söyle,” dedim. “Beyim, Rasim’le Veysel’i bulduk.” Bir an gözlerim karardı. Nefes alışverişim değişti. Başımı çevirip Eylül’e baktım… hâlâ başını eğmiş, hiçbir şeyden habersiz işine devam ediyordu. “Alın onları, çiftliğin deposuna kapatın. Geliyorum,” deyip telefonu kapattım. Adımlarım hızlandı. Arabaya doğru yürümek değil, neredeyse koşuyordum. Kapıyı açıp sertçe bindim, kontağı çevirir çevirmez gaza bastım. Aklımda tek bir şey vardı… Rasim’le Veysel’e yapacaklarım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD