Terden sırılsıklam olmuş bir hâlde uyandım. Derin bir nefes verdim. Tavandaki havalandırma pervanesi dönerken, Ağustos sıcağından çarpılmış olabileceğimi düşündüm.
Ayrıca büyüyordum; bir kadın oluyordum ve muhtemelen yalnızlıktan, rüyalarımda zihnimin yarattığı insanüstü erkekleri görmeye ve bazı cinsel duygular hissetmeye başlamıştım.
İstanbul’un nemli sıcağında, üzerimdeki incecik atlet ve şorttan oluşan pijamalar bile fazla geliyordu. Tekrar uyuyamayacağımı anlayınca duş almak için kalktım. Rüyamdaki adam aklımdan çıkmıyordu; sesini kulağımda, tenini ise ellerimde hissediyordum.
Yarı soğuk suyla aldığım duşun ardından biraz kendime gelmiş olsam da tekrar yatıp uyumayı umarak uzandım.
Yarın üniversite için yola çıkacak, annemle ve İstanbul’la vedalaşacaktım. Üniversiteyi babamın yanında okuyacaktım. Bu sözü ona çok küçükken vermiştim ve Dicle Üniversitesi’nde altı yıllık tıp eğitimimi alacaktım.
Zaten İstanbul’daki üniversiteleri kazanmaya puanım yetmemişti. Şehir dışında okumak ve ardından babamın yanında olmak, en mantıklı tercihti. Annemle babam boşandıktan sonra yıllarca babamı yalnızca telefon ekranından, görüntülü görüşmelerle görmüştüm. Aramızdaki ilişkiyi güçlendirmek için bu yeni başlangıç çok iyi olacaktı.
En azından birkaç saatlik ama en önemlisi rüyasız geçen bir uykunun ardından kahvaltı için aşağı indim. Annemle ikimiz yaşıyorduk; bu yüzden üstümü değiştirme ihtiyacı bile hissetmedim. Köpeğim için bahçe kapısını aralayıp keyifle koşturmasını bir süre izledikten sonra pratik bir kahvaltı için çay, kahvaltı sonrası için de kahve demlemeye başladım.
Annem, mutfağa gelip günaydın öpücüğünü verdikten sonra sofrayı hazırlamaya koyuldu. Arada bir burnunu ince ince çekerek, titrek bir sesle hazırladığım valizdeki eşyaları kontrol ediyordu.
“Montunu aldın mı? Kalın çoraplarını koydun mu?”
“Yanına eldiven aldın mı, orada kışlar sert geçer…”
Dayanamadım, döndüm. “Anneee…”
Kızarmış gözleri ve torbalanmış göz altlarıyla bana bakınca, bütün gece ağladığını anladım.
Benim gidişime ben de çok üzülüyordum ama önümde yeni bir hayat, yeni bir heyecan vardı. Bu düşünce üzüntümü biraz olsun hafifletiyordu. Annem ise burada, her zamanki hayatına bir eksikle—bensiz—devam edecekti. Onun için bu ayrılık yalnızca hüzündü.
Ona sarılmadan önce uzun uzun yüzüne baktım. Gördüğüm en zarif ve Avrupai yüz hatlarına sahipti. Sarı kumral saçları, bembeyaz teni, yemyeşil gözleri ve yanağına serpiştirilmiş çilleriyle… Gözlerindeki o yardım isteyen çocuk bakışıyla çoğu erkeği baştan çıkarması yalnızca birkaç dakikasını alırdı.
Ben ise Diyarbakırlı babamdan aldığım kömür siyahı saçlarım ve yarı mavi, yarı yeşil gözlerimle anneme pek benzemezdim. Vücudum daha oryantal kıvrımlara sahipti; bacaklarım ona kıyasla daha kalındı. En çok benzediğimiz yanımız ten rengimizdi; ikimiz de beyaz tenliydik.
Annem benden biraz daha uzundu. Ben ise 1.63 boyumla ona kıyasla kısa sayılırdım. Annem medeni, varlıklı bir aileden geliyordu. Babamsa oldukça gelenekçi ve kültürüne sıkı sıkıya bağlı bir adamdı.
Nasıl evlendikleri, nasıl âşık oldukları gerçek bir muammaydı ama bu evliliğin yürümeyeceği, kültürel farklardan dolayı baştan belliydi. Babam yeniden evlenip Diyarbakır’da mutlu bir hayat sürerken, annemle ben İstanbul’da birlikte yaşamaya devam etmiştik.
Kahvaltıdan sonra annem beni havalimanına bıraktı. Vedalaşırken, biletsiz girişin yasak olduğu alana kadar benimle geldi. Bıraksalar, uçağa da binecek gibiydi. Güzel dilekler, dualar, sıkı sıkı sarılmalar… Düzenli olarak yanına geleceğime söz verip birbirimizi defalarca öptükten sonra ayrıldık.
Uçakta yanıma oturan iki gencin konuşmalarından anladığım kadarıyla ikisi de üniversiteye yeni başlıyordu. Kısa bir iç savaşın ardından utancımı bastırıp sordum:
“Siz de Dicle Üniversitesi’ne mi gidiyorsunuz?”
Konuşmalarından adının Esin olduğunu anladığım kız cevapladı:
“Evet. Biz ikinci sınıfız. Senin ilk yılın mı?”
“Evet, ben Aydan,” dedim.
“Aydan… Ne kadar değişik bir isim. Ay’dan gelen anlamında mı?” diye sordu.
“Evet. Babam çok ısrar etmişti, annem hâlâ lafını eder; pek beğenmez,” dedim.
“Ben çok beğendim,” dedi yanındaki genç.
“Ben de Bozkurt. Memnun oldum.”
Konuşma ilerledikçe hepimizin tıp fakültesinde olduğunu, onların ikinci sınıfta olduklarını, bölümün ne kadar zor geçtiğini ama bana yardım edebileceklerini anlattılar. En iyi hocaları, en önemli dersleri ve mutlaka katılmam gereken etkinlikleri konuştuk.
İnişe az kala gözlerimi biraz dinlendirmek için izin istedim. Gözlerimi kısacık kapattığım anda, karanlık bir rüyada yalnızca kısa bir fısıltı duydum:
“Onunla gitme.”
Uyandığımda hâlâ uçaktaydım. Başımı sağa çevirdiğimde Bozkurt’la göz göze geldik. Beni mi izliyordu, yoksa tesadüf müydü? Esin ise kitabına gömülmüş, tamamen dalmıştı.
İniş anonslarının ardından kemerlerimizi bağladık. Uçakta en sevdiğim an, inişti. Tekerleklerin zemine ilk değdiği o kısa sarsıntı beni her zaman heyecanlandırırdı. Ayrıca arabayla asla yaşayamayacağımız hızdan yavaşlamaya geçiş anı, bana yaşadığımı hissettirirdi.
Bozkurt gülümsememden anlamış olacak ki,
“Hızı seviyorsun sanırım,” dedi.
Başımı sallayıp gülümsedim.
Gülümseyince yüzünde anlık bir şaşkınlık belirdi ama hemen toparlandı.
“O zaman seni gideceğin yere ben bırakabilir miyim? Benden daha hızlı bir şoför bulamazsın.”
Bir an rüyamdaki o sesi hatırladım.
“Muhtemelen beni almaya gelenler olacaktır. Teşekkür ederim,” dedim.
“Belki başka bir sefere,” dese de sesi biraz keyifsizdi.
İnince Esin ve Bozkurt’la numaralarımızı paylaşıp vedalaştıktan sonra babamı aradım.
“Güzel kızım, abinle geldik; dışarıdayız,” dedi.
O çocuğu hayatımda bir kez bile görmemişken neden bu kadar ısrarla “abim” dediğini bilmeden, onun da gelmesine sinirlenerek dışarı çıktım.
“Babacığım,” dedim ve tüm eşyalarımı bırakarak sımsıkı sarıldım.
Baba gibi kokuyordu. Tanıdığım en güçlü adamdı; yalnızca duygusal olarak değil, fiziksel olarak da. Etrafına yaydığı o baskın aura yüzünden ona karşı çıkmak her zaman zordu. Annemi de, evlenmesini istemeyen ailesinden bu şekilde almıştı zaten.
“Nasıl geçti kızım, Aydan’ım… ay kokulum,” dedi; gözleri dolu dolu, beni bırakmadan.
“Hadi gel, eşyalarını Tankut alır,” diye ekledi.
Tam o sırada, istenmeyen otun burnunun dibinde bitmesi misali, Tankut’un gölgesinin arkamdan babamın üzerine düştüğünü gördüm. Döndüm, “merhaba” deyip elimi uzattım. Elimi bile sıkma nezaketi göstermeden arkasını dönüp yürüdü.
Sinirimi yutarak arabaya geçtik.
Arka koltukta, Tankut’un dikiz aynasını yolu izlemek için değil, beni kontrol etmek için fazlasıyla kullandığı bir yolculuktan sonra konağa vardık.