1 Duyu Organı

1632 Words
Öyle bir bakıyordu ki, tek bir bakışın içine hem hesap sorma, hem şaşkınlık, hem öfke hem de kırgınlık sığdırmıştı. Bu neydi şimdi? Ben de onu taklit ederek havayı kokladım. Gerçekten kötü mü kokuyordum? Tankut hâlâ bana hayretle bakıyordu. Dayanamadım. “Ne? Ne var? Ne oldu?” “Bu odada başkası mı vardı?” “Anlamadım?” “Sanki odaya başka biri girmiş gibi…” İçimden kocaman bir yuh çektim. Diyarbakır insanında ne burun varmış arkadaş! Dün gece gelip birkaç saat sonra kaçarak giden birinin kokusunu, odaya girer girmez nasıl alıyordu? Sonra aklıma Ateş’in söyledikleri geldi. Onlar benim gibi koku alamaz. Alıyorlar mıydı yoksa? Zaman kazanmam lazımdı. Beynim hummalı şekilde çalışıyordu ama mantıklı bir bahane bulamıyordum. Tüm saflığımla sordum: “Aaaa nasıl bir koku? Kimin kokusu ki?” Bir yandan da hâlâ koklamaya çalışıyormuş gibi burnumu çekiştirerek odada dolanıyordum. Sonra birden Tankut’a dönüp alnıma vurdum. “Ayyy tabii ya!” “Esin’in hediyesi vardı ya… Dün kutudan parfüm çıkmıştı. Ondan sıktım ama sevmedim. Çok maskülen geldi. O kokuyordur.” Önce birkaç saniye daha yüzüme baktı. Gözlerinde şüphe hâlâ vardı. Ardından derin bir nefes verip rahatladı. “Heee tamam…” “Ben de zaten bir erkek kokusu almıştım. Bir an ben… yani düşündüm ki…” Elini salladı. “Aman neyse. Ben de beğenmedim. Sakın kullanma o parfümü. O kız zaten deli. Seçtiği parfümden ne olur. Hem bir parfüm için ne o kadar gizemli havalara girdi. Yok evde aç, yok sallama kutuyu falan…” “Dimi ya,” dedim. “Alt tarafı parfüm.” Sonra ona döndüm. “Neyse… Sana ne diyeceğim. Sen Esin’e deli diyorsun ama o gün çok içli dışlıydınız. Hiç konuşamadık.” Kutuyu açmak için döndü. Tırnağını koli bandının üzerinden keskin bir hareketle geçirip paketi açtı. Bana yan yan bakarak konuşmayı sürdürdü: “Konuşacak bir şey var mı sence? O hatun tam bir deli. Koala gibi yapıştı bana. Zor kurtardım kendimi. Bir ara köşeye çekip namusuma göz dikecek sandım.” Sırıtıyordu. Kahkaha attım. “Güzel kız ama. Evet, biraz çılgın ama deli falan değil. Çok sevimli biri. Belki senin bu soğukluğunu dengeler.” “Ben soğuk muyum?” “Bana karşı değilsin ama genel olarak insanlara karşı biraz mesafelisin.” Kaşlarını çattı. “Yani diyorsun ki Esin’e bir şans vereyim.” Şu an onu başka bir kadına yönlendirdiğimi fark etmişti. Yüzündeki hafif kırgınlık gözümden kaçmadı. “Bilmem,” dedim. “Çöpçatanlık yapmam. Sadece ilgisini fark edince senle de paylaşmak istedim.” “Paylaşma,” dedi net bir sesle. “Ben kimin benimle ilgilenip ilgilenmediğini sen paylaşmasan da anlayabiliyorum. Ama Esin benim tipim değil.” “Kim senin tipin?” Bir an durdu. Ağzını açtı kapattı. Tekrar açtı ve kapattı. Sonra gözlerini kaçırdı. “Megan Fox.” Kahkaha attım. “Güzel seçim.” Dedim. Kahve makinesini kurmaya başladı. Onu izliyordum ama aklım dün gecedeydi. Tankut şimdi benim kahve keyfim için uğraşıyorken, Ateş dün bu odada beni terk edeceğini bildiği gecede bedenimde iz bırakıyordu. Tankut’un özenli hareketlerini izlerken içimden istemsizce “Keşke onun gibi biriyle olsaydım” diye geçti. Sanki düşüncemi okumuş gibi döndü. “Ne hayallere daldın bana bakarak?” “Kahve makinesinin kurulumunu öğreniyorum.” “Öyle mi o zaman buraya bakacaksın.” Dedi kahve makinesini işaret ederek. “Buraya değil” bu sefer de kendi yüzünü işaret ediyordu. Dramatik bir sesle: “Ah aman tanrım! Senin mükemmel yüzüne bakmadan yaşayamıyorum Tankutttt!” Diye dalga geçtim. Kahkahasını tutamadı. Sonra yavaşça bana yaklaşırken ciddileşti. “İstediğin kadar bakabilirsin.” Ben geri adım atmaya çalışırken sağa sola yalpalayınca güldü ve kahve makinesine geri döndü. İşte bu ilginçti ikimizin ilişkisinde genelde ben olurdum baskın taraf. Şimdi utanan ve çekingen taraf olmuştum ilk kez. Tankut kahve makinesinin nasıl yıkanacağını, su haznesinin nasıl doldurulacağını anlatıyordu ama ben zaten yaparken çözerdim. Başımı sallayıp dinliyormuş gibi yaptım. O sırada telefonum çaldı. Babamdı. “Kızım nasılsın?” “İyiyim baba. Tankut’la kahve makinesini kuruyoruz. Sen nasılsın?” “İyi değilim. Bir seni görsem rahatlayacağım. Tankut’u da al gel. Seni Seyit Ağa’yla tanıştırayım, sonra istediğiniz yere gidersiniz.” Adamcağız dünden beri meraktan çatlamış olmalıydı. “Tamam baba, geliyoruz.” Telefonu kapatınca Tankut’a döndüm. “Sana sormadım ama bugün görevli olduğun için ben ne istersem o olacak. Şimdi Seyit Ağa’nın konağına gidiyoruz.” “Olur,” dedi gülümseyerek. “Babanın seni görmeden rahat etmeyeceğini biliyordum.” Babamın beni iyi görmesi, iyi olduğuma inanması gerekiyordu. “Ben saç makyaj on dakikaya hazırım,” dedim. “Ben hazırım zaten, bekliyorum.” Bir an duraksadım. “Senden bir şey rica edebilir miyim?” “Tabii.” “Bütün gün yanımda bu resmi takım elbiselerle gezmeni istemiyorum. Rahat bir şeyler giyebilir misin?” “Rahat bir şeyler mi?” “Evet. Takım hariç her şey.” Kaşlarını kaldırıp kendine baktı. “Bana kıyafetlerini beğenmediğim için bir saat feminizmin kronolojisini anlatan bir kız tanıyorum aslında ama neyse…” Sonra gülümseyerek “Neyseki ben o kız gibi inatçı değilim ve uyumlu bir insanım. Değişip geliyorum.” Saçlarıma hızlı bir fön çektim, açık bıraktım. Hafif bir makyaj yaptım. Kot şortumun altına spor ayakkabılarımı giydim, beyaz tişörtümü değiştirmedim. Parfümümü sıktım. Güneş kremini kollarıma sürerken kapı çaldı. “Geeeeel!” Tankut içeri girdi. “Wooooow!” dedim istemsizce. Siyah jean, ne dar ne bol bir tişört ve spor ayakkabılarla inanılmaz yakışıklı görünüyordu. Kol kasları tişörtün altından belli oluyor, göğüslerine oturan kumaş aşağı doğru hafif bollaşıyordu. “Bundan sonra bir daha asla takım giyme,” dedim. “İlk defa kendi yaşında görünüyorsun. Hatta karar verdim, alışverişe gideceğiz. Senin yeni stilistin benim.” Mahcup bir gülümsemeyle kendine baktı. “Tamam,” dedi. “Gidelim.” Konaktan çıkarken yarıştaki performansını anlatıyordu. Rakiplerini nasıl elediğini, finale nasıl kaldığını büyük bir heyecanla göstererek canlandırıyordu. Seyit Ağa Konağı’nın girişi adamlarıyla doluydu. Tankut’u görünce hemen kapıyı açtılar ama giyimine de tuhaf tuhaf baktılar. Tankut’un umurunda bile değildi. Bahçede yürürken yine karnıma vurur gibi yapınca onu itekleyerek kahkaha attım. Tam o sırada babam seslendi: “Aydan!” Başımı çevirdim. Babamın yanında Seyit Ağa olduğunu düşündüğüm biri, tanımadığım başka biri ve masanın başına adeta tahtına kurulmuş gibi oturan biri daha vardı. Nefesim kesildi. Ateş. Gözlerinden kıvılcımlar saçarak bana bakıyordu. Tankut elini sırtıma koyup beni ileri yönlendirmese yerimden kıpırdayamazdım. Babam kalkıp beni öptü. “İyisin değil mi güzel kızım?” “İyiyim baba.” “Gel seni tanıştırayım.” Bu Seyit Ağa’ydı. Sıcak karşıladı, yarışlardan seninle de ilgilenemedik kızım yarın güzel bir ziyafet veriyorum seni de muhakkak bekliyorum deyip yemeğe davet etti. Sonra Gökhan Amca’yla tanıştırdı. Ve sonunda… “Gel kızım, Ateş Ağamız da burada.” Başımı kaldırdım. Herkes ayağa kalkıp elimi sıktı. Ateş kıpırdamadı. Sadece başını çok hafif eğdi. Gözleri Tankut’a kilitlenmişti ama ne düşündüğünü anlamak ifadesinden imkansızdı. Dün yaşadıklarımızdan sonra böyle hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyorsa ben de yapabilirdim. İkili koltuğa oturduk. Ateş’in bakışlarını sırtımda hissediyordum. Tankut’un kulağına eğildim. “Çok oturmayalım.” Dedim. Bana işaret parmağıyla sus işareti yaptı Tankut gizlice. Ateş’in varlığı aklıma geldi. Yavaşça omzumun üzerinden baktım. Bakışlarında ne tanıdıklık vardı ne sıcaklık. Sanki bir yabancıydım. Hatta daha kötüsü… Sanki yoktum. Sohbet başladı. Okullar, gelecek planlarım soruldu. Bir anda Seyit Ağa güldü: “Tankut, müstakbel eşine kavuştun mu?” Babamla birlikte kahkaha attılar. Tankut kıpkırmızı oldu. “Bu ne demek?” diye sordum gülümseyerek. Seyit Ağa kahkahasını bastırmaya çalışarak başını iki yana salladı. “Tankut daha on yaşındaydı,” dedi Seyit Ağa. “Sen de yedi yaşında falandın. Annen sana küçük bir gelinlik giydirmiş, başına da papatyalardan bir taç takmıştı. Bir fotoğrafını çekip babana göndermişti.” Babam gülerek araya girdi. “O fotoğrafı elime alınca saatlerce baktım. Herkese gösteriyordum. ‘Bu benim kızım,’ diyordum gururla.” Seyit Ağa devam etti: “O kadar güzel görünüyordun ki baban fotoğrafı yanından ayırmıyordu. Sonra bir gün o fotoğraf kayboldu.” Babam başını salladı. “Evi ayağa kaldırdım. Aramadığım yer kalmadı.” “Annene kaybettim dese kızar bir daha da fotoğrafını göndermez diye korkuyordu,” dedi Seyit Ağa gülerek. “İki gün surat beş karış dolaştı ortalıkta.” Herkes merakla dinliyordu. “Sonra bir gün adamlarımdan biri geldi, elinde fotoğraf.” ‘Ağam bunu bahçede çocuklar oynarken buldum,’ dedi. Meğer bizim Tankut almış fotoğrafı. Konağın bütün çocuklarını toplamış, oynarken çıkarıp çıkarıp gösteriyormuş.” Seyit Ağa Tankut’u işaret etti. “‘Bu benim karım, bu benim karım,’ diyormuş herkese.” Babam kahkahaya boğuldu. Ben de gülmemek için kendimi zor tutuyordum. “Çağırdım Tankut’u yanımıza,” dedi Seyit Ağa. “Baban da geldi. ‘Hayırdır sen benim yeğenime talip mi oldun?’ dedim. O da gözünü bile kırpmadan, ‘O benim müstakbel karım,’ dedi. Ama müstakbel diyemiyor, ‘mümsambel’ diyordu.” Kahkahalar daha da yükseldi. “‘Olur mu öyle şey oğlum,’ dedim. ‘Hem o senin üvey kardeşin, nikâh düşmez.’ Bir anda başladı bağırmaya: ‘Yok düşer! Ben sordum cami hocasına, düşer dedi!’” Gökhan Amca gözlerini silerken gülüyordu artık. “Sonra biz hocayı bulduk,” dedi Seyit Ağa. “Dedik böyle böyle, sana gelmiş mi bu çocuk?” ‘Fotoğrafı getirdi,’ dedi hoca. ‘Bizi bu kızla evlendir diyor.’ ‘Fotoğraftan nikâh mı olur?’ deyince Tankut başladı ağlamaya.” Hoca omuz silkti. “Baktım susmuyor. Dedim ki: ‘Tamam korkma, nikâh düşer. Sen kızı büyüyünce getir, ben kıyarım nikâhınızı.’ İnanıp sustu gitti.” Bahçede kahkahalar yankılanıyordu. Tankut utanmaktan başını iyice eğmişti. Dirseğimle dürttüm. “Allah’tan gelip kaçırmamışsın beni,” dedim gülerek. Seyit Ağa yine güldü. “Deneyecekti bir ara ama biz dedik kız düğün ister, kaçırırsan sevmez seni diye.” Tankut ellerini kaldırdı. “Ağam yeter artık rezil olduk!” Ama herkesin yüzünde kocaman gülümsemeler vardı. Herkes kahkahaya boğulmuştu. Herkes… Bir tek Ateş hariç. O sadece izliyordu. Sessiz. Soğuk. Tehlikeli. Sonunda Ateş ayağa kalktı. “Bugün işlerim var. Tankut bana lazım.” Seyit Ağa ve babam hemen kabul etti. “Biz alışverişe gidecektik,” dedim sinirle. Babam sertçe baktı. “Kızım sen karışma.” Ateş gözlerini bana çevirdi. “Müstakbel kocandan ayrılmaya dayanamıyorsan sen de gelirsin.” Arkasını dönüp yürüdü. Herkes saygıyla kalktı. Bense açık ağzım ve şaşkın gözlerimle arkasından bakakaldım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD