Öğlen uyandım. Saat 12'yi geçmişti. Kimse beni uyandırmamıştı; sanırım akşam çok geç döndüğümüzü biliyorlardı. Başımda keskin bir ağrı vardı ve vücudumdaki tüm kasların, kemiklerin varlığını fazlasıyla hissediyordum. Hareket etmek bile istemiyordum.
“Kahve…” diye inleyerek yataktan resmen sürüklenerek kalktım ama kahve için mutfağa gitmem gerektiğini hatırlayınca yeniden söylenmeye başladım. Hayat neden bu kadar zordu?
Bugün ilk iş Tankut’tan kahve makinesini kurmasını isteyecektim.
Serinletici ve kendime getiren bir duş aldıktan sonra dişlerimi fırçaladım. Saçlarımı dağınık bir topuz yaptım. Altıma çok sevdiğim ama üzerine çamaşır suyu döküldüğü için şorta çevirdiğim gri bir eşofman altı giydim. Üstüme beyaz askılı bir body geçirip terliklerimle dışarı fırladım.
Bu kez kimse tarafından rahatsız edilmeden mutfaktaydım. Yardımcı ablalar kahveyi kendileri yapmak isteyince masaya oturup onlarla sohbet etmeye başladım. Ailelerinden, kaç yıldır bu konakta çalıştıklarından bahsettiler. Sohbet ederken kahvenin yarısını bitirmiştim bile.
Odama dönerken Tankut’u gördüm. Dün gece hiçbir şey olmamış gibi, bu sıcakta takım elbisesiyle telaş içinde koşturuyordu. Aslında şimdi dikkat edince herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Konak bahçesi ve ortak alanlar her zamankinden çok daha kalabalıktı.
Tankut’a el sallayıp geçerken koşarak bana yetişti.
“Sana bir daha tekila yok,” dedi gülerek.
“Çok mu rahatsızlık verdim?” diye sordum. Aslında nezaketen soruyordum; o pek alkol almamıştı ve sarhoşları ayık kafayla çekmenin ne kadar zor olduğunu bilirdim.
“Gece yanında kalmam için çok yalvardın ama ben seni yatırdıktan sonra çıktım,” dediğinde kahve genzime kaçtı ve öksürmeye başladım.
Gece beni yatırdığını, doğum günümü kutladığını ve sonra çıktığını hatırlıyordum. Ama anlattığı gibi bir yalvarış hatırlamıyordum. Acaba kulüpteki o yarı tanrı yüzünden coşan hormonlarım yüzünden Tankut’a yanlış bir izlenim mi vermiştim?
Bu dürtüleri gerçekten kontrol altına almam gerekiyordu.
İfademi görünce kahkaha attı.
“Şaka yaptım. Saçmalama." dedi gülerek sonra daha kısık ve tehlikeli bir ses tonuyla ekledi "Eğer yalvarsaydın gitmezdim. Sabah benimle uyanırdın,” Bir taraftan da yüzümdeki ifadeyi dikkatle izliyordu.
Bu kez ben güldüm.
“Gerçekten şakanın böylesi. Asla olmayacak şey…” dedim.
Yüzünün asıldığını görünce konuyu değiştirmek için hemen sordum:
“Burası neden bu kadar kalabalık?”
“Yarışma bugün,” dedi. “Asıl yandaki Seyit Ağa’nın konağını görmelisin. Oradaki telaş daha büyük. Ağaların en güçlüsü geliyor. Jüri olacak, son sözü o söyleyecek.”
Ağalık mı kaldı ya… diye içimden geçirdim ama sesli söylemedim.
“Harika,” dedim. “Umarım kazanırsın. Seni destekliyorum.” Göz kırptım.
Bir an çocuk gibi heyecanlandı.
“Yani Bozkurt’u değil de beni mi?”
“Tabii,” dedim. “Sonuçta sen abim sayılırsın. Hem ağalık sana daha çok yakışıyor.”
Gülümsemesi yarım kaldı.
Uygun bir zamanda kahve makinesini kurması için söz aldım ama yarış günü bunun zor olacağını da biliyordum.
Odama çekilip yalnızlığın tadını çıkararak fakülte ve derslerle ilgili araştırmalar yaparken Esin’den mesaj geldi:
Hediyemi beğendin mi? ;)
Gece hediyeyi elimde tutarak uyuduğum için bulmam biraz zor oldu. Pikeyi aralayınca kutuyu buldum ve açınca elime minik, pembe, pilli bir vibratör düştü.
Esin liseye kadar Amerika’da okuduğunu söylemişti. Kültür farkını anlayabilirdim ama bu… Bizim toplumda bırak 5 gündür tanıştığın birine, 5 yıllık arkadaşına bile alınmayacak bir hediyeydi.
Ne desem bilemedim. En sonunda dürüst olmaya karar verdim:
Hediye için teşekkürler ama biraz cesur ve özel bir seçim.
Esin hemen cevapladı:
Aydan, umarım seni kızdırmamışımdır. Yalnızlıktan sıkıldığını söylemiştin, espri olsun diye aldım. Bazen cinselliğin toplumumuzda ne kadar tabu olduğunu unutuyorum. Seni utandırdıysam özür dilerim.
Aslında haklıydı. Alt tarafı komik bir objeydi. Bunun üzerinden kendimle ilgili yargılar üretmenin anlamı yoktu.
Tekrar yazdım:
Evet tuhaf buldum, biraz da utandım ama sana kızmadım. Gerçekten eğlenceli bir hediye. ;)
Daha bu sabah Tankut’la konuşurken hormonlarımı nasıl dizginleyeceğimi düşünüyordum. Şimdi ise çözüm önümdeyken mızmızlanıyordum.
Akşam yemeği saati gelmişti ama sofrada kimse yoktu. Herkes yarış hazırlıkları ve gelen misafirlerle meşguldü. Seyit Ağa’nın konağına davet edilmiştim ama gitmek istemedim. Akşam yemeğini mutfakta tek başıma yiyip, yarış başlamadan Tankut’a destek olmaya görünüp geri dönecektim.
İnce askılı, göğüs kısmı pileli, göğsün altından bir kudale ile daraltılmış akabinde ise robadan aşağı doğru A kesim inen çiçekli bir elbise giydim. Bu elbiseyle sütyen olmazdı; zaten sevmiyordum, takmadım. Üzerime ince bir hırka aldım. Sıcaktı ama Tankut’u yarış öncesi kızdırmak istemiyordum. Gerçi etek boyu tek başına kızdırmak için yeterli olabilirdi ama birden fazla sebep vermeye gerek yoktu. Sütyen giymediğim de belli olduğu için onun da ayrı kızdıracağını düşündüm ama tamam 2 den fazla sebep vermeye gerek yoktu :)
Babetlerimi giyip saçlarımı geriye doğru tarayarak açık bıraktım. Dünkü bakım seansı sayesinde hâlâ bebek gibiydim. Tırnaklarım yapılmıştı, saçlarımı duşta ıslatmadığım için fönlüydü.
Konağa doğru yürürken seslerden yarışın başlamak üzere olduğunu anladım. İçeri girmek istediğimde korumalar beni durdurdu. Babamı aradım; gürültüden muhtemelen telefonu zar zor duyduktan sonra kapıya gelip beni içeri aldı. O sırada, babamın sırtı dönükken korumalara kafamı çevirip dil çıkardım. Beni içeri almamalarına sinir olmuştum.
Biz daha kalabalığın içine doğru yürümekteyken mikrofondan ses yükseldi:
“Şimdi huzurlarınızda, yeni alfa ağayı seçmek üzere… Ateş Ağa.”
Başımı kaldırdım.
Ve ölümlü gözlerim üçüncü kez onun ihtişamı karşısında büyülendi.
Duruşu, bakışı, etrafına yaydığı o güç… Günaha, ateşe, yanmaya bir davetti. Rüyadaki gibi değildi, kulüpteki gibi de. Daha resmi, daha kontrollü… ama çok daha tehlikeli derecede seksiydi.
Kilitlenmiştim.
Babam delicesine alkışlarken Ateş’in boğazından çıkan bir kükreme herkesi susturdu. Başlar öne eğildi. Sesler kesildi.
Sadece ben başımı eğmedim. Kükremek çok insandışı bir hareketti.
Gözlerimiz kenetlendi.
Dudaklarına, gördüğüm en yavaş ama en tehlikeli gülümseme yayıldı.
Benim orada olduğumu fark etmişti.
Ve bu fark edişle yüzünde beliren o ifade… hiçbir şeye benzemiyordu.