“Aydan… Kızım… İyi misin?”
Babamın sesi bana ulaşıyordu. Duyuyordum. Zihnimin bir köşesinde, ne sorduğunu, benden ne beklediğini anlayabiliyordum ama cevap verecek bilinci ve iradeyi kendimde bir türlü bulamıyordum.
Gözlerim ondaydı. Sanki bir portre çekimi yaparken netliği bilinçli olarak Ateş’e ayarlamış, geri kalan her şeyi isteyerek fluya almıştım.
Gözleri sabit bir noktaya kilitlenmiş gibiydi ama o bakışların içinde, derinlerde bir yerde bir şeyler hareket ediyordu. Tehlikeli, hesaplı ve sabırlı.
Kilitlenen gözlerimizdeki bağı koparmak istiyordum. Gerçekten, ona bakmamalıydım. Kendimi daha dün kulüpte yaşanan o utanç verici cinsel karşılaşmadan uzak tutmak için bütün gün mücadele etmiş, bir şekilde —onu bir daha asla görmeyeceğim inancıyla— düşünmemeyi başarmıştım.
Ama şimdi… gözlerimiz birbirine değdiği anda, vücudum kulüpteki gibi karıncalanmaya başlamıştı. On sekiz yıl boyunca uslu durmuş, bana hiç sorun çıkarmamış bazı bölgelerim, utanç verici bir hızla uyanıyor, nemleniyordu.
Yerin dibine girmem gerekirdi.
Ama bu adam, utancımı sadece bakışlarıyla, üzerimden bir tozu silkeler gibi alıp atıyordu.
Gözlerimi ondan ayırmaya zorlarken büyük bir hata yaptım. Daha önce kimsede görmediğimi çok iyi bildiğim, sanki kalemle kusursuzca çizilmiş gibi duran maskülen çenesine; oradan damarları ve kaslarıyla uzunca inen boynuna; gömleğinin açık yakasından bir parçası görünen göğüs kaslarına indirdim bakışlarımı. Üzerinde siyah, önü açık bir yelek vardı. Gömlek dar değildi ama o nefes alıp verdikçe şişen kasları, kumaşın altından vücudunun hatlarını fazlasıyla belirginleştiriyordu.
Elini neredeyse tembel bir sakinlikle kaldırdı. İşaret parmağıyla, tek bir hareketle beni kendine çağırdı. O sırada herkes boynunu eğdiği için bu hareketini yalnızca ben görüyordum.
Düşünmek istedim.
Gerçekten istedim.
Ama ayaklarımdan biri, sanki bana ait değilmiş gibi, kalkıp ona doğru ilk adımı attığında, hareket ettiğimin farkında bile değildim.
Neyse ki babam fark etmişti. Kolumdaki güçlü eliyle beni, biraz fazla sertçe de olsa, kendine çekip silkeledi.
“Aydan, bak korkutma beni. Nereye gidiyorsun? İyi misin dedim, sorun ne?”
Babamın yüzüne dönmemle birlikte, az önce vücudumdan yukarı doğru yükselen her şey—utanç, bilinç, farkındalık—bir anda sertçe geri çekilip bedenime çarptı. Gözlerimi kırpıştırarak kendimi toparlamaya çalıştım.
“Ben… iyi hissetmiyorum. Eve dönmeliyim. Özür dilerim, yorgunum,” gibi birkaç kelimeyi zorlukla mırıldandım.
Babam bu kez omuzlarımdan tuttu. “Beraber gidelim.”
“Hayır" dedim hemen, "Tankut’u yalnız bırakmayın” diye onları durduracağını bildiğim bir bahane uydurdum.
O sırada Tankut koşarak bize geliyordu. Yüzündeki sırıtıştan, burada olmamdan ne kadar mutlu olduğu belliydi. Epey hırpalanmıştı. Yarışların zorlu geçtiği belli oluyordu. Üstü başı toz, toprak ve biraz da çamur içindeydi. Altında sadece bir şort vardı Üzerinde başka hiçbir şey yoktu. Çok kaslı görünüyordu ve bu beni şaşırttı ama arkadaki yarı tanrı sağolsun tüm erkekleri bebek bezi giymiş çocuklar gibi gösteriyordu.
Kocaman açılmış gözlerimi ve yanaklarımdan göğsüme kadar inen kızarıklığı fark edince, “Sen iyi misin?” diye sordu.
“Tankut, çok iyi değilim. Dinlenmem gerek. Zaten babam yarışları izleyemeyeceğimi söyledi. Finale kadar gelmene çok sevindim, seni tebrik ederim,” dedim.
Aslında niyetim yanağına ufak bir öpücük kondurup uzaklaşmaktı ama bir anda beni sımsıkı sardı. Babamın yanında hiç çekinmeden yaptığı bu sarılmayı, üvey kardeşi olmanın verdiği pervasızlıkla yaptığını biliyordum. O sırada tek umursadığım şey, sahneye sırtımın dönük olmasıydı. Çünkü oraya bakmamak için, hücre hücre savaş veriyordum.
Gerçekten gitmem gerekiyordu.
Tankut kulağıma eğilip, “Kalıp izlemeni çok isterdim. Ama henüz çok erken. Bir gün, gerçek beni tümüyle sana göstereceğim,” dedi.
Sözleri anlamlıydı ama şu an zihnim bu cümleleri taşıyacak durumda değildi. Ve arkasından Tankut’tan yine büyük bir hamle geldi.
“Aydan… of… o kadar güzel kokuyorsun ki, eğer benim olsaydın—”
Hemen başımı babamın olduğu yöne çevirdim ve kendimi Tankut’un boğucu sarılmasından kurtarmaya çalıştım. Babam çoktan gitmişti ama Tankut gibi titan boyutlarında birini iteklemek, onda pek de bir kıpırdama yaratmamıştı.
“Yarışmacı!”
Sesin geldiği yönde siniri sesine karışan hırıltılardan belli olan tanıdık biri vardı. Sesi tanımama ya da dönüp ona bakmama gerek yoktu. O ürpermeyi bende sadece o yaratabilirdi. Tuhaf bir çekim. O sesi duyduğum anda içimdeki her şey kasıldı. Dönmek istemedim. Gerçekten istemedim. Kime ait olduğunu çok iyi biliyordum. Eğer kurtulabilseydim, ona bakmadan kaçabilirdim.
Tankut, sesi duyduğu saniye içinde beni bıraktı. O anı fırsat bilip, “Başarılar!” diye bağırarak koşmaya başladım.
Birilerine çarptım, özür dilemedim. Durmadım. Bahçe kapısından kendimi dışarı atar atmaz, hemen yandaki konağa yöneldim. Tam kapıyı var gücümle itekleyecekken kapı bir anda açıldı.
Öne doğru dengemi kaybettim ama yere düşmeden bir anda geriye çekildim ve kapanan konağın kapısına doğru iteklendim. Ateş’in, her şeyi kontrol ediyormuş gibi bakan o sırıtan gözleri üzerimdeydi.
“İşte bu gerçekten sıra dışı,” dedi; yüzünde yine o özgüvenli gülüş.
O gülüş beni sinirden delirtiyordu. Ben çıkarken arkamdaydı. Nasıl benden önce konağa ulaşmıştı?
“Evet, gerçekten sıra dışı,” dedim. “Beni gördüğün her yerde zorla bir kapıya yaslaman, o çirkin sırıtışınla bana gülmen sıra dışı. İnsanlara bir hayvan gibi kükreyip, köpek gibi sana boyun eğmelerini beklemen sıra dışı. Seni bir daha görmek istemediğimi açıkça belirtmeme yakamdan düşmemen de öyle.” Oh ne güzel bak işte böyle Aydan dedim içimden. İşte böyle sesini kontrol edip uzun cümlelerinle onun aklını dağıtmasına izin vermeden halettiği cevabı ver ve gönder.
Elbisemin ince askılarından birine parmağını geçirip yukarı doğru çekti. “Bu yakadan düşmek, inan, hiç istemediğim bir hareket olurdu,” dedi ve bıraktı. Askı geri indiğinde göğsüm normalden fazla sallandı. Gözlerini kısarak, ince kumaşın altındaki göğüslerime başını yana eğip baktı. Bakışları yalnızca beni değil, vücudumun her tepkisini ele geçiriyordu.
“İç çamaşırı bile giymedin” dedi yarım bir gülüşle. “Normalde beni etkilemek için bu kadar çaresizce uğraşan kadınlarla ilgilenmem ama sen… bir şekilde dikkatimi çekmeyi başardın.
Yaklaştı.
Sen kaçtın, ben kovaladım. Artık bu kadar oyun yeter. Başardın. Seni almaya hazırım.”
Bu cümleyle öfkem kontrol sınırımın üzerine yükselmişti artık. Bu adam kimdi? Kendini nasıl bu kadar özel sanıyordu? Benimle nasıl böyle konuşabilirdi? Beni almaya hazırmış. Sanki bir lütuftu da bu...Bir anda kulüpte, ona kendini sunmak için etrafında çırpınan kadınlar geldi aklıma.
Beni onlardan biri sanıyordu.
Oysa ben bugüne kadar kendimi hiçbir erkeğe sunmamıştım; hatta bunu hiç istememiştim bile. Şimdi beni, istemeyen bir erkeğin peşinde çaresizce sürüklenen biri olarak görüyordu.
Sırtımı kapıdan ayırıp dikleştim. O da hiç geri adım atmadan dikleşti. Eğildiğinde boylarımız neredeyse eşitti; şimdi ise ona yaklaşık kırk santim aşağıdan bakıyordum. Ama kendimi o kadar güçlü hissediyordum ki, şu an onunla rahatlıkla boy ölçüşebileceğime inanıyordum.
Dövüşse dövüş, kavgaysa kavga diyorum içimden. Tabii ki kazanamazdım ama şu an rasyonel düşünmüyordum; içimdeki kadın savaşçı konuşuyordu.
“Şimdi beni iyi dinle,” dedim, saçımı savurarak. “Ben, sana yanaşarak etrafında dolaşan, ateşin etrafındaki güve gibi sana pervane olan kadınlardan değilim.” İsminin Ateş olduğu aklıma gelince kısa bir kahkaha attım.
O ise yavaşça kaldırdığı kaşıyla, yarı eğlenen yarı merak eden bir ifadeyle beni dinliyordu.
“Seni rüyamda ya da yok yok kabusumda gördüğüm geceden sonra nasıl karşıma çıktın, bu nasıl bir oyun, bilmiyorum. Ama artık sıkıldım. Bundan sonra beni gördüğünde arkanı dönüp gideceksin. Çünkü ben öyle yapacağım. Ağa mısın, paşa mısın bilmem ama benim sadece canımı sıkıyorsun. Seni hayvani, iğrenç ve saygısız buluyorum.”
Yalandı. Onu seksi, çarpıcı ve tehlikeli buluyordum. Karşımda duran bu adamın her yerini öpmek, onunla adını anmaya utandığım günahkar şeyler yaşamak istiyordum. Ama bunu bilmesine gerek yoktu.
“Sen benim ağam değilsin,” dedim. “Ben de senin tebaan değilim. Şimdi evimden defol.”
“Burası benim evim,” dedi sakin bir kesinlikle etrafa umursamazca bakarak. “Buradaki her ev, her toprak, her canlı bana ait.” Sonra bakışlarını bana çevirip üzerimde gezdirdi. “Sen de öyle.”
Elinin tersiyle yanağımı okşadı. Vücudum bana ihanet etti; kalp atışlarım hızlandı, gözlerim yavaşça kapandı. Yanağımı, parmaklarının değdiği o karıncalanan noktaya sürttüm.
“Beni iğrenç bulan biri için,” dedi, “dokunuşuma fazla tepki veriyorsun.” Eğildi. “Bana yalan söyleme. Daha da önemlisi, kendini kandırma. Burada,” dedi, aramızdaki kısa mesafeyi işaret ederek, “belli ki bir çekim var. Bu çekimi dindirmeye bir gece yeter. Beraber geçireceğimiz tek bir gece… Emin ol, o gecenin sonunda pişman olmayacaksın.”
“Imh”
Lanet olsun. Kısacık da olsa inledim. Onunla bir gecenin sadece hayalini bile düşünmek beni bu hale getiriyordu. Elini boynumdan göğsüme, belime, etek ucuma doğru indirdi. Eteğimin altından bacaklarımın arasına uzandı; iç çamaşırımın üzerinden kadınlığımı okşadı. Refleksle bacaklarımı kapattım. Gülümseyerek elini çekti; parmaklarını burnuna götürüp derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp başını geriye atarak muhteşem boynunun ve çenesinin manzarasıyla gözlerimi sevindirdi. Başını tekrar indirdiğinde ve gözlerime baktığında gözleri yine o muhteşem altın rengindeydi.
“Sadece kokun bile beni bu hâle getiriyorsa,” dedi, “sence daha fazlası ne yapar?”
Bu öylesine bir soru değildi. Bu adam öylesine bir adam değildi. Lisede hayır dediğimde yavru köpek gibi kuyruğunu kıstırıp bir daha karşıma çıkmamak için okul koridorlarında yolunu değiştiren o toy çocuklardan değildi.
Bu soruyu bilerek soruyordu. Hayal etmemi istiyordu onunla yaşayacağım "daha fazla" kelimeleri içerisine sıkıştırılmış onlarca arzu dolu anın zihnimde dolaşması için beni kandırıyordu.
Birbirimizin kokusunu içimize çekmek dışında yaşanması ihtimali havada asılı duran onlarca şeyin onu nasıl çileden çıkaracağını ve onun zevkten çileden çıkmış halini görmeyi ne kadar çok istediğimi anlamamı istiyordu.
"Görmek ister misin?"
Tabii ki cevabımı beklemeyecekti, sabretmenin onun en güçlü yönü olmadığını anlıyordum. Onun gibi bir adam istediğini anında elde etmeye alışmış olmalıydı. Hayatta da, kadınlar konusunda da... Cevabımı beklemeye ihtiyacı da yoktu zaten. Kızgınlık dönemine girmiş bir kısrak gibi olduğumu görüyordu.
Beni yeniden kapıya yasladı. Bu kez itiraz etmedim. Titreyen bacaklarım hamur kıvamındaydı ve zor taşıyordu beni. Alnını alnıma dayadı, ardından sertliğini karnıma bastırdı. Göbek deliğimden göğüs altıma kadar hissediyordum. Onun boyutlarında biri için belki normaldi ama benim gibi minyon biri için fazla büyüktü. Adını hak edercesine vücudu ateş gibi yanıyor değdiği her yerde beni de yakıyordu. İkimiz de inledik.
“Seni almama izin ver,” dedi. “Sadece bir gece. Bir gece için benim ol.”