“Odamda kahve makinesi olmadığı için mutfağa gelmek zorunda kaldım ama yakında bir tane alacağım ve sen de benim etkileme potansiyelim olan erkeklerin sayımını yapmaktan kurtulacaksın. Şimdi gidiyorum,” deyip hafif şaşkın bakışları altında odama yöneldim.
Bugün doğum günümdü ve Tankut şimdiden tuhaflaştırmaya başlamıştı.
Sabah lise arkadaşlarımla telefonda görüştüm, annemle konuştum, Bozkurt’la Esin’in mesajlarına döndüm. Kahvaltıyı es geçmeye karar verdim; karnım henüz acıkmamıştı. Dün dışarıda Bozkurt ve Esin’le yeterince sokak lezzeti denemiştim.
Uzun bir duş aldım. Kişisel bakımımı tamamlayıp Esin’i aradım. Hemen cevap verdi. Esin'le iletişim kurmak çok kolaydı. Bunun bir insandaki en kıymetli özelliklerden biri olduğunu bura geçirdiğim 3. günde fazlasıyla iyi anlamıştım.
"Sanırım beni rüyanda gördün" deyip kahkaha attı. Sabahın bu erken saatinde aradığım için mantıklı bir soruydu. Oysaki ben günlerdir rüyamda tek bir kişiyi görüyordum. İlk gece kadar olmasa da her gece onun gözleri ve rüyamda bıraktığı etkiyle uyanıyordum.
Ben de kahkaha atıp "Aslında güzel bir rüya olurdu ama şu an başka problemlerim var." dediğimde.
"Doğru kişiyi aradığından emin değilim. Ben genelde problem çözmek yerine problem yaratan biri olarak bilinirim ama yine dinliyorum." dedi.
Bu dürüst ve samimi yorumuna kahkaha atıp "Al benden de o kadar" deyip devam ettim.
"Söyle bakalım Esin'ciğim. Buralarda bir kız 18. yaş gününe girerken kendini prenses gibi hissetmek ve güzelleşmek isterse nereye gider?"
Esinin heycanlandığını ses tonundan hemen anladım. "Ah işte o zaman doğru kişiyi aradın. Hemen kız neşesi günü yapıyoruz. Seni ben götüreceğim ve beraber prenses olarak girip afet olarak çıkacağız."
Onun da benimle gelmek istemesi aslında umduğum şeydi. "1 saate oradayım" deyince hazırlanmaya başladım. Esin'de araba kullanıyordu ve bu sebeple beni alabilecekti. Ben de araba kullanmayı öğrenmek istiyordum. Yeni tanıştığım bir kızdan bana araba kullanmayı öğretmesini istemek açıkçası çok fazla olurdu. Ama arkadaşlığımı yolunda gider ve dostluğa dönüşürse neden olmasın diye aklımın bir köşesine yazdım.
Esin'in arabası kapıya yanaşırken babamı arayıp haber vererek hızlıca evden çıktım. Arabaya binince hemen havam değişti. Esin cıvıl cıvıldı. Hayatta hiçbir travması olmamış ve hiç kötülük görmemiş biri gibiydi. Hem yaramaz hem mahsumdu. Hemcinslerimde en korktuğum kötü huylardan biri olan kıskançlık onda hiç yok gibi görünüyordu.
Beni önce masaj-sauna-haman kombosu yapabileceğimiz bir yere götürdü. Çıktığımızda zaten beyaz olan tenim bir renk daha açılmıştı. Esin'in sapsarı saçları da güneşte gözleri yakacak kadar parlıyordu. Sonrasında beni Diyarbakır'da var olacağını düşünmediğim kadar lüks bir güzellik merkezine götürdü.
Beraber baştan aşağı bakım paketi aldık: epilasyon, saç bakımı, cilt bakımı, manikür, pedikür, profesyonel bir makyaj… Ayak tabanımıza kadar törpülendiğimiz, pamuk gibi olduğumuz uzun bir seansın ardından parlayarak güzellik merkezinden çıktık. Makyajımız, saçımız ve geri kalan her şeyimizle gerçekten ışıldıyorduk. Esin'in bulaşıcı neşesi sayesinde ikimiz de neye olduğunu bile bilmediğim bir şekilde sürekli gülüyor ve kahkaha atıyorduk. Arabada giderken bana dönüp "Aydan senin nasıl hiç erkek arkadaşın olmaz? Güzelsin, akıllısın, eğlencelisin, temiz kalplisin, dikbaşlısın her şeyinle full paketsin. Eğer ben erkek olsaydım benden asla kurtulamazdın" dedi.
Ben iltifatlardan hiç hoşlanmaz genelde biri bana iltifat ettiğinde acaba kinaye mi yapıyor ya da benimle dalga mı geçiyor diye düşünürdüm. Ama Esin'in samimiyetine nedense çok inanıyordum. Biraz utansam da erkeklere karşı çok ön yargılı olduğumdan ve onlarla sevgili olmak yerine tartışmaktan ya da inatlaşmaktan daha fazla zevk aldığımı söyleyince büyük bir kahkaha patlattı.
"Sana bir sorum var ama samimi bir cevap istiyorum." dedi. Ben ona merakla bakarken "Peki hiç kimseden mi etkilenmedin?" "Şimdiye kadar hiçbiri mi ilgini çekmeyi başaramadı?" diye sordu.
Rüyamdan bahsetmelimiydim gerçekten bilmiyordum. Fazla özeldi ama onun rahat muhabbeti beni de içine aldığı için dayanamayıp ona rüyamı anlattım. Anlatabileceğim gerçek bir yaşanmışlığım yoktu. En azından rüyalarımdaki heyecanlı yaşantımı anlatabilirdim.
Tüm hikayeyi duyduğunda en sonunda rüyamdaki yarı tanrının bana "Eşim." diye seslendiğini söyleyince birden ciddileşti.
Rahatsızlığı yüzünden okunuyordu. Çok mu aptalcayı anlattıklarım? Tabii ki aptalcaydı. Bugün yetişkin bir birey oluyordum ve hayatı maceralarla dolu erkekler konusunda fazla bilgili olan bu kıza rüyamdaki fantezi dünyamdan bahsediyordum. Sessizleştim. Bir kaç dakika süren sessizlikten sonra. "Böyle rüyalar görmen çok normal. Vücudunu tanıman kendini keşfetmen lazım. Eğer bir erkekle deneyimlemek istemiyorsan en azından kendin bir keşif yolculuğuna çıkabilirsin." deyip göz kırptı.
Kalbim hızla atmaya başladı. Neyden bahsettiğini tabii ki biliyordum hem ingilizce öğrenmek için izlediğim yabancı diziler, dinlediğim yabancı şarkılar hem de insan anatomisine dair doktor olmak için yaptığım araştırmalar nedeniyle kendimi tatmin etmemden bahsettiğini anlamıştım. Ama bilmek başka bir şey bunun üzerine ikinci bir kişiyle konuşmak bambaşka bir şeydi. Konuyu değiştirince gülse de daha fazla uzatmadı ve konağın önüne gelince geç kalmamam için beni uyarıp hazırlanmak için o da doğrudan evine gitti.
Evlere dağıldıktan sonra hemen hazırladığım elbiseyi giydim. Straplez, kalp yaka ve biraz kısa elbisemin altına en güzel iç çamaşırlarımı giydim. Su dalgası şeklinde hacimlendirilmiş uzun saçlarımı tamamen açık bıraktım. Boynuma annemin lise mezuniyet hediyesi olan suyolu pırlanta choker kolyemi taktım. Ayağıma ince bantlı topuklu ayakkabılarımı giyince hazırdım. Vanilyalı parfümümü ve kırmızı rujumu tazelemek için minik çantamın içine atıp odadan çıktım.
Önce aile kutlaması vardı. Merdivenlerden indiğimde Tankut ve babam takım elbise içinde çok şık görünüyordu. Aysel abla da—çok güzel bir kadın olmasa da (annem kadar değil)—vücudunun doğru bölgelerini öne çıkaran kırmızı elbisesiyle dikkat çekiciydi.
Tankut’un beni görünce sinirlendiğini boğazından çıkan tuhaf homurtu–hırıltı arası seslerden anladım. İçimden “Sabah beni sinir ettikten sonra kudur, Tankut,” diye geçirip babama sarıldım.
Babam beni omuzlarımdan tutup baştan aşağı süzdü. “Benim kızımın böyle güzel bir kadın olması benim için lütuf mu, lanet mi bilmiyorum,” dedi. “Neyse ki bana değil, annene çekmişsin.”
Bu yorumu karşısında ben bile neredeyse baba eşin yanında delirdin mi diyecektim. Hızlıca Aysel ablaya çevirdim gözlerimi.
Aysel küçük bir öksürük krizine girdi.
“Baba, saçlarım ve gözlerim sana benziyor,” deyip onu biraz utandırınca beni bıraktı. Aysel'le samimiyetsiz bir sarılmanın ardından babama döndüm. Aralarında sessiz bir tartışma başladı; annem hakkındaki yoruma içerlediği belliydi. Belki kötü niyetli bir davranıştı ama açıkçası hoşuma gitmişti Aysel'in sinirlendiğini görmek. Ben doğal olarak annemin takımındaydım ve rakibe bir gol atmış gibi hissediyordum.
Babam kibarca laf anlatmaya çalışırken arkadan uzanan bir el belime sarılıp beni döndürdü. Tankut, “Sanırım benim sıram geldi,” diyerek bana sarıldı. Çok güçlüydü; rahatsız edecek kadar. Sarılmak için epey eğilmiş olmasına rağmen boynum anca omzuna değiyordu. Sıkıştırmasıyla nefesim daraldı. Beni gerçekten rahatsız etmeyi başarıyordu.
“Bu benim hediyem,” deyip kocaman bir kutu verdi. Büyük kutuları severdim; yerimde sıçrayıp sırtımı Tankut’a dönerek kutuyu masaya bıraktım ve hemen açtım: Kahve makinesi. Hem de tüm çeşitleri yapanlardan.
Sabahki karşılaşmayı hatırlayıp hediyenin düşünceli oluşuna samimiyetle sevindim; kızardım. Tankut kulağıma eğilip, “Ben seni bugünkü halinle mutfağa inip kahve yaparken izlemeyi tercih etsem de görevlilerin seni görmesi riskini göze alamazdım,” diye fısıldadı.
Tankut beni etkileyebilecek bir çocuk değildi… ama eğer öyle olsaydı, bu cümleye feci düşerdim.
Sıradaki 2. ve en gönülsüz kişi olan Aysel hediyesini verdi. Takı kutusu? Bak sen birileri babama yaranmaya çalışıyor sanırım diye düşündüm. Kutuyu açınca zarif, top şeklinde pırlanta küpeler çıktı. Zamansız takıları severdim; teşekkür edip ikinci deliklerime hemen taktım. Bu küpeler aşırılığı bir zırh gibi üzerinde taşıyan Aysel ablanın zevki olamazdı. Kesin bunları da babam alıp bana hediye etmesi için ona vermişti.
Babam karşıma geçti ve hediyesini minicik bir kutuda verdi. Tabi ki tahmin ediyordum. Üniversiteyi kazanırsam bana ne hediye alacaklarını zaten söylemişlerdi. Açınca beklediğim şeyi gördüm: Araba anahtarı, kırmızı bir kurdeleyle kutuda duruyordu. Tamam hediyeyi tahmin ediyordum ama yine de bu sevinmeme engel olmamıştı.
“Annenle ikimizin hediyesi. Mutlu yıllar,” dedi. “Ehliyet almadan kullanmak yok,” diye de tembihledi. Ben bol bol sıçrayıp babamın boynuna atlayarak onu öpücüklere boğarken arkamdan "Görgüsüz." diye bir fısıltı duydum. Aysel yine formundaydı ama kimin umrunda evet ilk kez kendi arabam oluyordu yani görmemiştim. Hemen babam arkama geçip omuzlarıma ellerini koydu ve beni yönlendirerek arabaya götürdü: Gıcır gıcır kırmızı bir Mercedes. “Küçük olduğu için trafikte rahat kullan, park et diye düşündüm,” dedi. Muhteşemdi. Bir yandan bu kadar masraf yaptığı için kötü hissetsem de babamın iyi kazandığını bildiğimden kendimi avuttum.
“Hadi hemen binelim,” dedim.
“Ehliyetsiz kullanmak yok,” dedi babam.
“Tamam baba, sadece binip içine bakacağım,”
Tankut da benimle geldi; yan koltuğa oturdu. Bana arabanın bilmediğim özelliklerini anlatırken ben de heyecanla sürüyormuş gibi yapıp gülüyor, eğleniyordum. Tankut ise ne zaman dönsem ağzı aralık, beni izliyor oluyordu.
Arabadan inip masanın başına döndük. Babamlar çoktan masaya dönmüştü. Babam 18. yaş dileğini dile bakalım akıllıca düşün boşa kullanma dedi. Gözlerimi kapatınca dileğimi dilememe fırsat bulamadım altın rengi gözleriyle rüyalarımın yarı tanrısını gördüm ve keşke diye geçirdim içimden. Sonra bir an gözlerimi açıp panikledim. Dileğim boşa gitmiş olamazdı değil mi? Tam tekrar başka bir dilek dileyecekken babam hadi üfle dedi. Başka bir dilek dileyeceğim ilki olmadı da demeye utandığım için mumları üfledim. Pastaya üfledikten sonra sofradaki ziyafetten biraz tırtıkladım. Sohbet edip Tanku'un sorunlu 18 yaş günü opartisindeki komik hikayeleri dinledikten sonra saate bakıp “Benim çıkmam lazım,” diyerek babamın tepkisini bekledim. Babam pek hoşlanmadı tabii; Tankut ise sinir bozucu bir şekilde babamdan bile daha rahatsız görünüyordu. Yine de dışarı çıkma planımı, saat 8’e gelirken naz niyaz ederek kabul ettirdim.
“Tamam,” dedi babam. “Tankut da seninle gelirse olur.”
Bir yandan itiraz edip Tankut’u üzmek istemiyor, bir yandan da arkadaşlarımın buna nasıl tepki vereceğini bilemediğim için gelmesini istemiyordum. Tankut’a dönünce heyecanlı ve mahcup bakışlarıyla karşılaşınca, “Gelmek istiyor musun?” diye sormak zorunda kaldım. Aslında istemezsin dimi Tankut abi diyerek gözlerimi belertip anlamasını bekleyecektim ama o da çok gençti burada sürekli ciddi bir hayatın içinde kapana kısılmış gibi görünüyordu ve belki biraz eğlenmek onun bu öfkeli tarafını dindirmesine yardımcı olurdu.
“Ben çocuk bakıcısı değilim ama babamı kırmam,” dedi. Gözleri parıldıyordu; gelmek istediği belliydi. “Tamam,” demek zorunda kaldım.
Dışarıdan gelen korna sesleriyle arkadaşlarımın geldiğini anladım. Keşke Tankut’un da geleceğini haber verebilseydim ama artık çok geçti. Arabaya bindiğimizde, “Seeeelaaaammm! Gençler bugün bir misafirimiz daha var tanıştırayım Tankut benim abim,” dedim.
Tankut, “Üvey abi. Annemiz de babamız da farklı,” diye ekleyince “Neyse işte,” deyip geçiştirdim ve Bozkurt’la Esin’i tanıştırdım.
Sonra Bozkurt, Tankut’la tanıştığını söyleyince şaşırdım. “Yarınki yarışa hazır mısın, Tankut?” diye sordu.
“Ne? Sen de mi katılıyorsun, Bozkurt?” dedim.
Bozkurt başını salladı. “Sen ağa mı olmak istiyorsun? Çok şaşırdım,” dedim. “Okul ne olacak?”
Bırakmasına gerek olmadığını; iki görevi de bir arada yürütebilecek kadar zeki olduğunu Tankut’a bakarak anlattı. Ağalık bana demode geliyordu. Tankut gibi arabesk bir tipe yakıştırsam da Bozkurt gibi modern birine uygun görmüyordum.
Mekana girer girmez bir bistro masa kaptık. Bozkurt, “Bu gece benim hediyem,” tavrıyla birkaç şişe açtırdı. Masaya ikramlar geldikçe gece hızlandı; müzik yükseldikçe konuşmalar kısaldı.
Birkaç kadeh tokuşturduk. Sonra Esin’le dans pistine çıktık.
Esin mor elbisesiyle hafif, rahat, cesurdu. Ben de onun enerjisine tutunup günün ağırlığını üzerimden atmaya çalışıyordum. DJ ritmi artırdıkça kalabalık dalga gibi hareket ediyor; ışıklar yanıp sönüyor; herkes bir anlığına kendi derdini unutuyordu.
Ama bizim masada tuhaf bir şey vardı.
Esin, Tankut’la dans etmeye çalışıyordu—yakın, cesur, sınırları yoklayan bir neşeyle.
“Tankut, biraz gevşe… öldürmüyoruz kimseyi,” dedi Esin, kahkahayla.
Tankut’un yüzünde annesinin karnından gerginlikle doğmuşçasına bir ifade vardı.
“Ben gevşersem… seni düşmekten kim kurtaracak,” dedi kısmen şakacı bir şekilde. Gerçekten Esin kendini öylesine çılgınca savuruyordu ki Tankut sürekli elini beline atıp sağa sola çarpmaktan ya da yalpayalıp düşmekten koruyordu onu.
Benim tarafımda Bozkurt vardı. Esin kadar pervasız değildi; ama elleri belimde, varlığını hissettirmeyi iyi biliyordu. Müzikle beraber beni kendine yaklaştırıyor, arada kulağıma bir şeyler söylemeye çalışıyor, gülümseyip gözlerimin içine bakıyordu.
“Senin şu gülümsemen…” dedi Bozkurt, müziğin arasından, “insanı cesaretlendiriyor.”
“Cesaretlendiriyor mu?” dedim, gülerek.
“Beni cesaretlendiriyor en azından,” dedi; gözlerini kaçırmadan.
Ses o kadar yüksekti kulağıma eğilip fısıldarken dudakları sürekli kulağıma değiyordu.
Bu durumu benimle birlikte farkeden biri daha vardı tabi. Baş harfi Tankut. Siniri her fısıldaşmamızda daha görünür oluyordu. Bozkurt’la yer değiştirmeye çalışıyor, Bozkurt ise sürekli bir şakaya vurup geçiştiriyordu—ve nedense her seferinde beni kendine ve kendiyle dans etmeye doğru çekmeyi başarıyordu.
Tankut bir an Bozkurt’un omzuna dokundu.
“Yer değişelim,” dedi kısaca.
Bozkurt gülümsedi. “Bizim keyfimiz yerinde,” dedi.
Şaka gibiydi ama Tankut’un bakışları şakayı ciddiye aldığını gösteriyordu.
Ben ise bir noktada, bu geceyi “doğum günü eğlencesi” diye başlatıp nasıl oldu da bir çeşit sessiz çekişmenin ortasına düştüğümü anlamaya çalışıyordum.
Sanki müzik başka bir şey söylüyor, masamız başka bir şey yaşıyordu.
Ve ben… bu kalabalığın ortasında, ilk kez sıkıldığımı fark ediyordum.
Tam o sırada Tankut, Esin’in yanından bir adım geri çekilip bana baktı—kalabalığın içinden, tek bir noktaya odaklanır gibi.
“Eğleniyor musun?” diye sordu.
“Sen bu sinirle yanımda dururken mi?” dedim, kaşımı kaldırarak.
Çenesi gerildi; sonra, dudaklarının kenarında o sinir bozucu gölge belirdi. Bir şeyler söylemek istiyordu ama dinlemek içimden gelmedi gözlerimi kapadım.
Ve işte o an, nefesimin ritmiyle müziğin ritmi birbirine karıştı.