Konak, U şeklinde, neredeyse bir oteli andıracak şekilde inşa edilmişti.
Ortak alanları geniş, büyük ailelerin birlikte yaşamasına uygun, çok sayıda odadan oluşuyordu.
Girişte, sevimsiz bir üvey anne karşılaması yaşandı.
“Hoş geldin Aydan,” dedi. Ne sarıldı, ne öptü ne de tokalaştı. Yapmacık bir sarılmayı bile kaldıramayacak kadar rahatsızdı sanırım burda olmamdan. Aslında sahte samimiyetten o kadar rahatsız olurdum ki mutluydum bana temas etmemesinden. Yine de babam da orda bizi izlerken böyle uzak duracak kadar cesur olması beni şaşırtmıştı.
Sonuçta Aysel Hanım oğlunu yanına almış aynı evde yaşamaktayken babam hayatında ilk kez kızını evine getiriyordu. Demek Aysel o kadar cesurdu ki babamın ona “Kızıma neden sıcak bir karşılama göstermedin?” demesinden ya da babamı kırmaktan hiç korkmuyordu. Üstelik bu tutumu karşısında babam hiç de rahatsız olmamış görünüyordu. Bu evde baskın olanın kim olduğunu anlamak için bu küçük karşılama anını gözlemlemek bile yeterliydi.
“Baban, kızı doktor olacak diye çok heyecanlı. Seninle yaşamanın ve bağ kurmanın heyecanıyla haftalardır hazırlık yapıyor. Gencecik kız, yakında on sekiz olacak; seninle vakit geçirecek hâli yok ya diyorum ama pek oralı değil.”
Daha ilk cümleleriyle aramızda olması gereken mesafeyi çizmişti bile.
“Merak etme,” dedim sakin bir gülümsemeyle.
“Ben hem babama hem hayatıma bolca vakit ayırırım.”
Hayallerini zarifçe yıktıktan sonra ekledi:
“Eminim… Tankut, hadi odayı göster Aydan kardeşine. Babası özellikle kızı için konağın en güzel odasını seçti.”
“Teşekkür ederim,” dedim babama içtenlikle gülümseyerek. Bazen burada yaşamak beni korkutsa da babamın bu heyecanı ve beni mutlu etme çabası doğru kararı verdiğimi düşündürüyordu.
Üç valiz ve iki büyük çantayı, sanki ağırlıkları yokmuş gibi iki eliyle kaldıran Tankut’un arkasından şaşkınlıkla merdivenleri çıktım.
“10 adet dağ ayısı karakterinde ve gücünde. Gerizekalı elimi bile sıkmadı benimle tokalaşmadı doğru düzgün hoşgeldin demedi.”
diye kendi kendime söylenerek ve basamaklara bakarak ilerlerken, Tankut’un durduğunu farketmediğim için ufak bir çarpışma yaşandı.
“Senden doktor falan olmaz, önünü göremeyenin eline kim neşter verir?” Dedi küçümseyerek.
“Medeniyet” dedim elimin tersini göz hizama kaldırıp tırnaklarıma bakarmış gibi numara yaparken, “… herkese nasip olmuyor işte. Kimisi homo erectus seviyesini geçemiyor.” Elimi indirip kafamı sola doğru yan yatırdım ve gözlerimi tatlı tatlı kırparak gülümsedim.
Kinayemi anlaması tahminimden kısa sürdü. Çok da aptal değilmiş demek.
Ve devamında beni çok şaşırtan bir şey yaptı. Uzun ve soluksuz bir cümle kurarak konuşabilme kabiliyeti olduğunu gösterdi.
“Ooooo… Az önce İstanbul’dan gelen şehirli, zengin ve hayatında bir gün gerçek dünyayı görmemiş, pamuk prenses, küçük hanım ona hakettiği gibi davranan ilk kişiyi maymundan gelme olarak adlandırıyor demek.”
“Hakettiğim gibi mi?” Bu sefer kafamı sağa sola sallarken “Neyi, niye hakediyorum?” Diye sordum. “Seninle tanışalı daha 1 saat oldu.”
“Seni çözmek için bir kere yüzüne bakmam yeter, alışmışsın belli güzel bi kız gördü diye kendini paspas eden erkeklere. Bize sökmez küçük hanım.”
“Iyyy. Senin beni güzel bulman bile rahatsız edici.” Dedim ve sonra elimi kaldırıp iki parmağımı birleştirerek kış kış işareti yaparken “Lütfen ve sakın paspas olma, sadece uzak ol, hadi trafik yapma.” Diyerek hemen önünde durduğumuz odanın içine girdim.
Peşimden ne olduğunu anlamadığım bir şeyler homurdanarak içeri girdi. Eşyaları bıraktı, ışıkları yaktı. Odayı şöyle bir süzüp başını salladı.
“Babam senin gibi bir şımarığın 6 yıl boyunca burada kalacağını düşünüyor.” Yalancı bir gülüşle devam etti “Sen burda seni nazlandıracak kimseyi bulamayınca 1 ay bile dayanamazsın.”
Aslında bir yıl konakta kalıp, sonra üniversiteden edindiğim arkadaşlarla okula yakın bir eve çıkmayı planlıyordum. Ama sinirimi bozduğu için,
“İstersem kalırım. Niye kalmayayım ki? Sonuçta babamın evi,” dedim.
Tankut’un sesi sertleşti.
“Burada senin anlamadığın bir düzen var. Bu ev kimin, kimin lafı geçer, kimin dediği olur… Bunları öğrenmen gerekecek.”
“Bak,” dedim. Daha güçlü görünmek istiyordum ama o kadar uzundu ki, sinemada en ön koltukta oturur gibi başımı kaldırarak bakıyordum.
“Benim seninle bir derdim yok. Konakta misafirim. Birbirimize hayatı zorlaştırmadan geçinip gidelim ve mümkünse altı yıl boyunca, mecbur kalmadıkça birbirimizi görmeyelim.”
Yüzünde rahatsız edici bir sırıtış belirdi.
“Benim seninle bir derdim olabilir yalnız.”
“Nedir?” dedim, gözlerimi kısıp başımı hafifçe yana eğerek.
Bana doğru adım attıkça, farkında olmadan geri geri çekildim ve duvara kadar geriledim. Ellerini başımın iki yanına koyup beni köşeye sıkıştırdı.
“Bu evde gereksiz insan kalabalığından hoşlanmam. Akşamları ortalıkta fazla dolaşma. Burada vahşi hayvanlar çoktur. Geceleri korksan da kapını kilitle, odanda kal.”
Yüzü fazlasıyla yaklaşınca refleksle başımı çevirdim. Bana dokunmadan, boynumdan saçlarıma doğru derin bir nefes aldı. Çenesini gıcırdatarak ani bir hareketle odadan çıktı.
“Beni korkutmak için dışarıdaki vahşilerden bahsediyor bir de utanmadan korkup kaçayım için duvara sıkıştırıyor. ” diye mırıldandım.
“Asıl vahşi sensin.”
Kapıyı kapatıp yerleşmeye devam ettim.
Bütün gün eşyalarımı yerleştirmek, annemle telefonda konuşup her şeyin yolunda olduğuna onu ikna etmek ve duş almakla geçti.
Tam yemek öncesi yatağıma uzandığım sırada telefonuma bir mesaj geldi. “Anne yine mi?” diye düşünürken Bozkurt’tan geldiğini fark ettim.
Bozkurt: Her şey yolunda mı? Yerleşince haber ver. Sana göstermek istediğim bir sürü yer var 😉
Daha üniversiteye bile başlamadan sevgili yapma fikri bana cazip gelmediği için, Bozkurt’un ilgisinin flört sınırını aşmamasına dikkat etmeliydim. Ayrıca Esin’le aralarındaki ilişkinin boyutunu bilmiyordum. Karmaşık ilişkiler sarmalına girecek kadar aptal değildim.
Ben: Bugün değil ama Esin de uygunsa yarın beni gezdirmenizi çok isterim 🙂 diye cevapladım.
Cevabını beklediğimi düşünmesin diye telefonu kenara fırlattım.
Altıma kot şortumu, askılı minik kırmızı çiçekli bluzumu giydim. Siyah saçlarımı tepeden kırmızı bir kurdeleyle topladım. Evdeydik; makyaj yapmaya gerek yoktu. Dudaklarım kurumasın diye kirazlı bir nemlendirici sürdüm. Her dudaklarımı yaladığımda kiraz tadı gelmesi hoşuma gidiyordu. Parfüm, deodorant derken parmak arası terliklerimi giyip indim.
Yemeği, gelişimi kutlamak isteyen babam sayesinde avludaki sofrada yiyecektik. Açık hava yemeklerine bayılırdım.
Merdivenlerden inerken üvey annemle babamın sırtı bana dönüktü. Tankut ise tam karşılarında oturuyordu. Beni bekleme nezaketi göstermemiş, çatalı ağzına götürmüştü bile. Ama beni görünce donup kaldı.
“Oooooha.”
Bu tepkiyle annem ve babam da bana döndü. Babamın gözlerinin karardığını, Aysel teyzenin yüzünde ise keyifli ama aşağılayıcı bir gülümseme belirdiğini gördüm.
Ailenin en küçük bireyiyle henüz tanışma fırsatımız olmamıştı. Sofrada da göremeyince,
“Nazlı nerede?” diye sordum.
Annemle babamın küçük kızı henüz yedi yaşındaydı ve Tankut’un aksine benim yarı kardeşimdi. Tankut ise Aysel teyzenin önceki evliliğinden olan çocuğuydu.
Soruma cevap alamadan Tankut,
“Sana kimse giyinmeyi öğretmedi mi?” diye sordu.
“Benim moda anlayışımı eleştirecek kadar zevkli bir tarzın yok,” dedim. Onu baştan aşağı süzdüm; baştan ayağa siyah takım elbisesine aşağılayıcı bir bakış attıktan sonra sandalyeme oturup önüme döndüm.
“Moda anlayışını değil, çıplaklığını eleştiriyorum,” dedi.
Ağzım açık, şaşkınlıkla ona döndüm.
“Sen kim oluyorsun da benim kıyafetlerim ve giyinişim hakkında konuşabiliyorsun? Bu nasıl bir saygısızlık?” diyerek uzun bir feminist nutka başladım.
Tankut, nefes alma molalarımda araya
“Ne alakası var… ben öyle mi dedim… sen ne kurnazsın, bak konuyu nereye çekiyorsun… burada böyle gezersen bizim başımıza iş gelir,”
gibi cümleler sıkıştırmaya çalışsa da, devamını getiremeden lafı ben tarafından hunharca kesiliyordu.
Babam artık daha fazla dayanamadı.
“TANKUT! AYDAN! Yeter, daha ilk geceden!” diye araya girdi.
“Baba,” dedim.
“Annem sana, ‘Kızıma kimse karışamaz, kızım oraya gelirse istediği gibi yaşar’ demişti. Sen de tamam demiştin. Bana da söz vermiştin. Şimdi sen karışmıyorsun ama benimle hiçbir kan bağı olmayan, hatta doğru düzgün tanışmadığım bu çocuk benim kıyafetlerim hakkımda konuşuyor.”
“Ben çocuk değilim,” diye hırladı dişlerinin arasından.
Gözlerimi gözlerine dikip “Bana buradan bakınca adam gibi de görünmedin,” diye eklediğimde masada bir şeyler değişti.
Tankut önce titremeye başladı. Çatal bıçağı tutan elleri sıkmaktan bembeyaz olmuştu. Kamburu tuhaf bir şekilde çıkmış, masaya doğru eğilmişti. Nefes alışverişlerinin arasına karışan o hırıltılar beni şok etti.
Çenem masaya değecek kadar açılmıştı. “Sen nasıl bir psikopatsın?” dediğim anda babam,
“Aydan, hemen odana git!” diye bağırdı.
Şoktan hareket edemiyordum. Olduğum yerde donup kalmıştım. Tankut’un ağzından, muhtemelen dişlerini sıkmaktan, kıtırdama sesleri geliyordu.
Bu manzarada hiçbir şey normal değildi. Ama babamla üvey annem şok olmuş gibi değil; yalnızca tedirgin, Tankut’u sakinleştirmeye çalışan bir hâl içindeydiler.
Vitesi R ye atmanın vakti gelmişti. İlk geldiğim geceden kriz çıkardığım için kendime kızgındım. Bu manyak çocuğu kışkırtmama gerek yoktu. Onu görmezden gelmeliydim. Sonuçta ikimiz arasında aklı selim olan bendim. Babamla üvey annemin Tankut’u sakinleştirme çabasına destek olmam gerekiyordu. Hiçbir insanı bu hale getirmek istemezdim. Haklı da olsam önemli değildi, huzurlarını bozmuştum ilk geceden.
“Bak, tamam… Özür dilerim. Seni bu kadar sinirlendirmek istemezdim,” diyerek eline dokunmaya çalıştığımda Aysel teyze bileğimi yakaladı.
“Hemen odana gir,” dedi aceleyle.
“Kapını kilitle. Tankut biraz rahatsız, iyi değil… Sonra anlatırız.”
Beni adeta sürükleyerek odama götürdü.
Odama girer girmez korkuyla lavaboya koştum. Boynuma ve enseme soğuk su çarptım. Aynaya baktığımda yanaklarımın ve burnumun korkudan kıpkırmızı olduğunu gördüm.
Burada tuhaf bir şeyler dönüyordu dönmesine de ben neler döndüğünü gerçekten öğrenmek istiyor muydum?