2.BÖLÜM

1694 คำ
Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliğinde sıradan bir gündü. Ta ki Baş Komiser Toprak’a gelen haber ekibin ortasına bomba gibi düşene kadar. O dakikadan sonra tüm ekip toplanmış ve cinayet mahallinin yolunu tutmuştu. Toprak Komiser hızla kullandığı dedesinden kalma 1965 model Ford Mustang’iyle İstanbul trafiğinin içine daldı. Bu araba onun her şeyiydi, göz bebeğiydi. Valelerin bile kullanmasına asla izin vermezdi. Herkesten önce cinayet mahalline varmasını güzel kızım diye sevdiği arabasına borçluydu. Toprak Komiser yasalara gönül veren bir aileden gelmeydi. Babası emekli başsavcıydı, annesi ise İstanbul’da isim yapmış bir hukuk şirketinden emekli olmuş bir avukattı. Her ikisi de oğullarını sevgiyle büyütmüştü. Bunu yaparken ona aşıladıkları tek şey sevgi değildi elbette. Ona vatanına milletine faydalı bir birey olmayı ve bunun yanında da yasaların çetin savunucularından biri olmasını bizzat kendileri öğretmişlerdi. Toprak Komiserin ailesinden öğrendiği tek şey yasalar ve sevgi değildi elbette. Yürüyüşündeki özgüven, bakışlarındaki keskinlik, insanlara karşı saygı duyması ve bunun gibi birçok şey öğrenmişti ailesinden. He, bir de babasından çok fena araba tutkusu geçmişti genç adama. Bu öyle bir tutkuydu ki Toprak’ın hayatına giren kadınlar arabaları kadar kıymetli olamadıklarından yakınırlardı çoğu zaman. Baş komiser insanlara saygı duysa da, kadınlara saygılı bir tavır sergilemek için başı çekse de hayatına giren hiçbir kadınla uzun soluklu ilişkiler yaşayamamıştı. Bunun sebebini kendisi de tam olarak kestiremese de çok da kafa yorduğu bir konu değildi bu. Yalnızca doğru kadını bulamadığını düşünüyordu. Zaten böylesine yoğun bir çalışma temposunda hayatına yeni birini katması o kadar zordu ki. Onun tek isteği aslında ailesinin ondan bekledikleri son şeyi yapmaktı: bir torun vermek. Çocukluğu ve yetişkin hayatı boyunca annesi ve babasının haddinden fazla çalıştıklarına şahit olmuştu. O halde iki çocuğu nasıl doğurmaya ve yetiştirmeye vakit bulduklarını anlayamıyordu. Çünkü kendisinin çoğu zaman başını kaşıyacak vakti bile kalmıyordu. Toprak Komiser, uzun boylu, kahve rengi gözlü ve kahve rengi saçlı bir adamdı. Görünüşü onu farklı kılmasa bile yürüyüşündeki heybet ve duruşunda azamet dikkatleri üzerine toplamasına sebep oluyordu. Gençlik yıllarında bunun farkındaydı ve bunu sıkça kadınlar üzerinde kullanmıştı. Ama artık kırk yaşında bir adam olarak hiçbir kadına boş vaatlerde bulunup kimsenin vaktini çalmıyordu. Hele ki son zamanlarda peşine düştükleri seri katil onun bütün değerli vaktini alırken başkasına haksızlık yapmayı hiç düşünemiyordu. Psikopat bir katilin peşinde olduklarını düşünen Toprak Komiser henüz neyle karşı karşıya olduklarına dair en ufak bir fikri olmadığı için bütün ekibine ateş püskürüyordu. Katil işini öylesine iyi beceriyordu ki bugüne kadar bir cinayeti bile çözmekte güçlük çekmeyen, katili gözünden tanırım diye caka satan Toprak’ı kendinden soğutmuştu. Genç adam hırs yapıyordu. Bir onur meselesine dönüşen bir cinayetler zinciriydi. Şuan bulunduğu cinayet mahallinde aldığı bilgiler ona bunun da peşinde oldukları katilin işi olduğunu söylüyordu. Bu karşılaştıkları beşinci cesetti. Komiser eline geçirdiği eldivenlerle maktule yaklaştı. Yine erkekti, henüz kimliği tespit edilmese bile otuzlu yaşlarının ortasında olduğu belli oluyordu. Daha önceki cesetlerde olduğu gibi kağıttan yapılmış turna kuşunu görmek için başını maktulün yakında bulunan sehpaya çevirmesi yetmişti. İşte oradaydı. Komiserle alay edercesine ona bakıyordu. Bu kuşta onu rahatsız eden bir şeyler vardı. Nedeni bilmiyordu ama en kısa zamanda bunu da bulacaktı. Katili de bulacağı gibi. Tam üç yıldır bu adamın peşinde olmak ne kadar zoruna giderse gitsin onu yakalayacaktı. Eninde sonunda yakalayacak ve ona bu yaptıklarını misliyle ödetecekti. Ama bunun için önce delillere ihtiyacı vardı tabi. Adli tıptan Metin’in verdiği bilgileri dinlemeye koyuldu. “Cinayet mahallini gördüğüm an bunun sizin katilin işi olduğunu anladık. Gördüğün üzere komiserim, bu maktulün de başına poşet geçirilmiş.” Dedi Metin, amirin bu cinayete nasıl takıntılı olduğunu biliyordu. Bunu bilmeyen yoktu zaten. “Bahse girmeye bile gerek duymuyorum ama bu adamın da kanında aynı ilaçtan bulacağımızdan eminim.” Peşlerinde oldukları katilin ritüeli belliydi. İlk olarak öldüreceği kişiye onu belli bir süreliğine uyuşturacak bir ilaç veriyordu. Çok ağır bir depresyon ilacıydı. Ama bu ilacın peşine düşmek de zordu. Reçetesiz satılmasa bile bugün ülkede depresyon ilacı kullanan insanların sayısı o kadar yüksekti ki kurbana verilmeden toz haline getirildiği tahmin edilen hap Toprak’a hiçbir cevap vermiyordu. Katil kurbanını uyuşturduktan sonra onu bir sandalyeye bağlayıp başına geçirdiği poşetle onu boğuyordu. Adam kendi solukları içinde ölürken gördüğü son şey katilinin elleriyle yaptığı turna kuşu oluyordu. Komiser maktulün kanındaki ilaç için bahse girmese bile katilin kurbanını ölümünü zevkle izlediği hakkında bahse girer, bütün servetini de ortaya koyardı. Toprak, Turna adını verdikleri katilin psikopat herifin teki olduğunu tahmin ediyordu. Ancak bir cani sayılmazdı. Kendince sebepleri olduğunu düşündüğüne emindi. Bu adamları öldürürken kendini haklı ve suçsuz görüyor olmalıydı. Öldürdüğü bütün adamların eşlerine ya da sevgililerine şiddet uygulayan aşağılıklar olduğunu fark etmeleri için katilin üç cinayet işlemesi gerekmişti. Belki de hayattan alınan bir çeşit intikamdı. Her biri yanındaki kadına zulmetmeye teşebbüs etmiş adamlardı ve yaptıklarını canlarıyla ödemişlerdi. Baş Komiser ne kadar kabul etmek istemese de Turna’ya sempati duyuyordu. Kim haberlerde gördüğü ya da gerçek hayatta bizzat şahit oldukları kadına veya çocuğa uygulanan şiddetin bedelini ödetmek istemezdi ki. Tabii yasaların savunucusu ve kanunun uygulayıcısı Toprak’a göre bedelini ödetmek ölüm demek değildi. Aksine her birinin uzun yıllar yaşayıp cezalarını çekmelerini isterdi. Ancak her birinin cezalarını çekmediklerini ve hak ettiklerini bulmadıklarını biliyordu. Belli ki Turna Kuşu da onunla aynı düşüncedeydi ve bu yüzden onların cezasını kendi elleriyle kesiyordu. “Bu kadar temiz çalıştığına inanmak mümkün değil. Sonunda bir iz bırakacak! Belki bu kez bırakmıştır. Her yerin en az iki kez incelenmesini istiyorum.” Diye komut verdi odada pervane gibi dönen ekibe. “Bir toplu iğne ucu kadar yer atlanmayacak.” “Emredersiniz, efendim.” Diye yanıt verdi odadakiler, hep bir ağızdan. Yanındaki komisere baktı Toprak. Daha fazla şerefsizin teki olduğunu tahmin ettiği bu ölü adama bakamayacaktı. Midesi her türlü cinayete dayanıklıydı ama şu hayatta tahammül edemediği tek şey zavallı yaratıklardı. Kendinden güçsüz ve mağdur olana psikolojik şiddet uygulamayı dahil sefilce buluyordu. Bunu nasıl yapabildiklerini anlamasa bile birçok herifin bu yola başvurduğunu biliyordu. “Kurbanı kim bulmuş?” “Karısı, komiserim.” “Nerede şuan?” “Komşunun evinde. Sakinleşmesi epey zaman alacağa benziyor. Bir türlü iki kelimeyi bir araya getirip bizimle konuşmadı. Bize sadece akşam annesinin evinde kaldığını ve sabah olup dönünce kocasını bu halde bulduğunu söyledi. Komşuları çığlık sesleri yüzünden gelmiş. Polise haber veren de karşı komşusuymuş.” “Kimse bir ses duymamış herhalde yine.” “Hayır, amirim. Hatta karşı komşunun söylediğine göre ev o kadar sessizmiş ki adamın karısının evde olmadığını bile anlamışlar. Çünkü adam evde olduğu her gece evden taşan sesler bütün apartmanı sararmış.” “Karısını mı dövüyormuş?” “Sadece o olsa yine iyi, amirim. Adam karısı evdeyken eve kadın atıyormuş. Öyle bir sapıkmış yani. Neredeyse katilin eline sağlık diyeceğimiz bir herifi boğmuş. Yine!” “Sami!” diye uyardı yardımcı komiseri Toprak. “Abartma istersen!” “İnanın deniyorum komiserim. Kendimi zapt etmeye çalışıyorum ancak bu kadar aşağılık olanları nasıl buluyor bu adam?” “Bilmiyorum, Sami. Kurbanların adreslerinin birbiriyle alakası yok. Kurbanların kurbanlarının her biri adliyede şikayetçi olsa, adliye ile bağlantısı var diyeceğim. O da değil. Kurbanlarını nasıl seçtiğini bile bilmediğimiz bu Turna Kuşunu nasıl bulacağız? Daha bunun bile ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyoruz. Bir anlamı var mı? Rasgele seçilmiş bir imza mı? Hala elimizde net olan bir şeylerin olmaması bana kafayı yedirtecek sonunda.” Toprak kısa süren rutin emir verme işinden sonra evinin yolunu tuttu. Son günlerde uykusuz olduğu için kendini bitkin hissediyordu. Bir kısır döngünün içerisine düşmüş gibiydi. Düşünmekten uyku gözüne girmiyor, dinlenemediği için de doğru düzgün düşünemiyordu. Yıllardır peşine düştüğü bu katili bulamadığı için aklını üzerinde çalıştığı diğer dosyalara bile tam olarak veremiyordu. İstanbul trafiğinden bir saat kadar geçen sürenin sonunda yakasını kurtardı. Evinin kapısından girdiğinde bir nebze olsun daha dingin hissediyordu kendini. Bunun sebebi evini seviyor olmasıydı. Burası Toprak’ın babaannesi ile dedesinin yaşadığı eski bir evdi. Toprak doğu görevini tamamladıktan sonra babasından bu evde yaşamak için müsaade istemişti. Babası da evin boş durmasından oldukça rahatsız olduğu için bu teklifi seve seve kabul etmişti. Toprak’ın çocukluğu da bu evde geçmişti. Hem annesi hem de babası çok yoğun çalıştıklarından onu ve kız kardeşi Nehir’i babaannesi ile dedesi büyütmüş sayılırlardı. Her ikisini de polisliğe yeni atandığı yıllarda kısa aralarla kaybeden Toprak herkesten çok etkilenmişti bu kayıplardan. Kendisini asıl anne ve babasını kaybetmiş gibi hissetmekten alamamıştı. Bu evde yaşamak istemesinin sebebi de onlardı. Sanki bu evde yaşamaya devam ederse onların anılarını da yaşatmaya devam edebilirdi. Üstelik Kuzguncuk’taki bu evden daha güzel bir müstakil eve sahip olamayacağını adı gibi biliyordu. Evin üst katındaki yatak odasına kendini atar atmaz komiser soyunmaya başladı. Sıcak bir duş alırsa kendisini çok daha iyi hissedeceği kesindi. Hem belki banyo yapmak sinirlerini yatıştırır ve uyumasını kolaylaştırırdı. Toprak, duştan çıktıktan sonra üzerine eşofman takımını giyip alt kattaki salona gitti. Bunu yapmadan önce dolaptan atıştırabileceği bir şeyleri de yanına almayı ihmal etmemişti. Toprak düzenli, temiz bir adamdı. Ancak rahatına ve keyfine düşkün olduğundan bir masanın üzerinde yemek yemektense kanepeye yayılarak yemeyi tercih ederdi. Annesi sağ olsun buzdolabını onun için her hafta dolduruyordu. Günlerce Emniyetten çıkamayıp sonunda eve geldiğinde elinin altında yiyecek bulmak bir polis için lükstü ve Toprak bunun için annesine minnettardı. Toprak yüzünü buruşturdu, geçmişi anımsadığında. Çocukken buzdolabı sadece içecekler, atıştırmalık ve pişirimi kolay hazır gıdalarla dolu olurdu. Çünkü annesinin asla yemek yapmaya vakti olmazdı. Toprak ve Nehir babaannelerinde kalmadıkları günlerde bu yemekleri yemek zorunda kalırlardı. Bu yüzden Toprak ağzına büyüdükten sonra asla abur cubur sokmadı. Annesi ise şimdi geçmişi telafi edercesine emeklilik hayatını yemek yaparak geçiriyordu. Toprak asla onu kırmayı düşünmediğinden bunun lafını etmiyordu. Ancak çocuk tarafı hala hem annesine hem babasına gücenikti. Her ne kadar kendi içinde bile bunu dillendirmese bile. Kendisinin bir ailesi olursa, bir çocuğu olursa ne yapması veya ne yapmaması gerektiğini biliyordu en azından. Ailesi birçok konuda olduğu gibi bu konuda da ona kılavuzluk ediyordu işte diye düşündü acı acı. Gerçi bir aile kurmaya yönelik hayallerinin ne derece imkansız olduğunu da biliyordu. Kim çalışma saatleri bu kadar yoğun ve belirsiz bir adamdan çocuk yapmak isterdi ki? Üstelik Toprak bu saatten sonra bir çocuğu olursa ve onunla dilediği gibi vakit geçirmek istiyorsa bu işe devam edemeyeceğini de düşünüyordu. Doğmamış bebeğe don biçtiği düşüncelerini bir kenara bıraktı, Baş Komiser. Yeterince saçmalamıştı kafasının içinde. Bunların hepsinin uykusuzluk belası yüzünden olduğunun da farkındaydı. Düşünce yetisi bile saçma sapan yollara ve çıkmazlara girip duruyordu. Yemeği ile birlikte salona kurulan Baş Komiser, sehpanın üzerine bilgisayarını koyup açma tuşuna bastı. Daha bilgisayarı açılmadan kendini düşünceler içinde buldu. Bir şeyi atladıklarına emindi. Bu akşam bunu bulmaya adayacaktı kendisini ve bulduğu şey de onu ertesi gün bir gazetenin kapısına kadar götürecekti.
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม