15. Bölüm: Nefret Kırıntıları

2072 คำ
~Zeynep~ Elim istemsizce karnıma gitti. Doktorun birkaç dakika önce kurduğu cümleler, zihnim yankılanıp duruyordu. "Test pozitif… Embriyo Zeynep Hanım'ın rahmine tutundu." İçimde bir şeylerin filizlenmesi, hiç değilse bu ağır yükün bir kısmını attığım için ufak bir rahatlama hissetmem gerekiyordu. Sonuçta aldığım o paranın karşılığını veriyordum. Ama kalbimde koca bir boşluktan ve midemi kasıp kavuran o iğrenme hissinden başka hiçbir şey yoktu. Sadece kendimden nefret ediyordum. Doruk'un o kırık dökük sesi, telefondaki kızışı, bağırışı aklıma geldikçe boğulacak gibi oluyordum. Aniden boğazıma tırmanan mide bulantısıyla yerimden fırladım. Koşarak lavaboya yöneldim ama kapının koluna uzanmaya bile fırsat bulamadan, hemen girişteki çöp kutusuna doğru eğilmek zorunda kaldım. Midemdekileri şiddetli öğürmelerle boşaltırken gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Bir iki defa acı acı öksürüp titreyen bacaklarımla doğruldum. Banyoya girip musluğu sonuna kadar açtım. Başımı kaldırdığımda, karşımda duran o solgun, ruhsuz kadına iğrenerek baktım. Doruk’un "Benim param sana yetmez miydi!?" diye bağıran sesi kulaklarımda çınlarken, ellerimi lavabonun soğuk fayanslarına bastırıp parmak boğumlarım beyazlayana dek sıktım. "Ölseydim!" diye fısıldadım çatallı bir sesle. Keşke o kazada, abimle beraber ben de can verseydim! Keşke bu çukura hiç düşmeseydim de çaresizliğimden böyle faydalanmalarına izin vermeseydim! "Ölseydim!" diye bağırdım bu kez aynadaki o zavallı yüzüme doğru. Gözyaşlarım yanaklarımı ıslatıyordu. Keşke ölseydim... O zaman Çağan gibi bir pisliğin tehdidine maruz kalmazdım. Buralara sürüklenmez, yüzünü bile görmek istemediğim bir adamın ve kadının bebeğini kendi bedenimde büyütmek zorunda kalmazdım. “Umut!” Umut ne yapacaktı? Umut'un yüzü gözümün önüne gelince boğazımdaki düğüm daha da sertleşti. Elimi yavaşça fayanstan çektim. Gözlerimi kapattım. "Yakınmanın çaresi yok Zeynep..." diye mırıldandım yorgunlukla. Başımı eğip avuçlarıma doldurduğum suyu yüzüme çarptım. Ağladığımı belli etmemeye çalışarak yüzümü kuruladım ve lavabodan dışarı adımımı attım. Koridora çıktığım an, bana doğru hızlı ve sert adımlarla yaklaşan Pars Bey'i gördüm. Adımlarımı durdurup öylece bekledim. Tam önümde durdu. Keskin, mavi gözleri önce yüzümde gezindi, ardından yavaşça aşağı kayıp doğrudan karnıma sabitlendi. O bakış... Midemin kasılmasına neden olan, içimdeki nefret tohumlarını bir kez daha suladı. Bu adamın Çağan'dan hiçbir farkı yoktu. Ha Çağan’ın tehditleriyle onunla bir gece geçirmek zorunda kalmıştım, ha bu adamın parasıyla dokuz ay boyunca bebeğini karnımda taşıdım! İkisi de çaresizliğimden, benden faydalanmaya çalıştı. Fakat asıl faydalanan kişi tam şu an karşımda duruyordu ve bu adam midemi bulandırıyordu. "Neredeydin?" diye sordu. Sesini sakin tutmaya çalışıyordu ama altındaki sertliği hissediyordum. İşte şimdi dokuz ay boyunca attığım her adımın hesabını vereceğim zaman başladı. Gözlerimi gözlerine dikip "Merak etmeyin bebeğinizi alıp kaçmam!" dedim. Mavi gözleri tehlikeli bir şekilde kısılırken, yüzümü ondan hafifçe yana çevirdim. "Sadece lavaboya gitmiştim. Midem bulandı." Bu detayı duymak onu rahatlatmış gibi başını ağır ağır aşağı yukarı salladı. Ellerini pantolonunun ceplerine sokup o her zamanki ifadesiz maskesini takındı. "Bugün saat 12.00'de Türkiye'ye dönüyoruz. Hazırlığınızı yapın." Cevap vermedim, sadece başımı salladım. Bir adım geri çekildi ve koridorda yürümem için bana yol açtı. Yüzüne bakmadan, gösterdiği yolda yürümeye başladım. ★★●★★ ~Çağan~ Şu yerden bitme bir türlü bu işin peşini bırakmıyordu! Allah’ın her günü emniyete gidip dosyada bir ilerleme kaydedilip edilmediğini sorup duruyormuş. “Lan insan, cana geleceğine mala gelsin der ama bu yerden bitme, ne cana ne de mala gelsin diyor anlaşılan!” Bu bitmek bilmeyen inadı yüzünden, o yerden bitmeyi bizzat ziyaret etmeye karar vermiştim. Göz ucuyla navigasyona baktığımda şirketine yaklaşmak üzere olduğumu gördüm. Navigasyonu kapatmak için ekrana doğru hafifçe eğildiğim o lanet saniyede, büyük bir sarsıntıyla başım direksiyona ağır bir şekilde çarptı. “Siktiğimin araba sürücüsü!” diye küfrederek geriye doğru doğruldum. Arabanın aynasından dışarıya baktığımda, lüks arabasıyla benim aracıma geri geri çarpan o lavuğu gördüm. Kapıyı tekmeyle açarcasına arabadan indim. “Lan önünü görmüyor musun!?” diye kükreyerek adama doğru fırtına gibi yürüdüm. Adam telaşla arabasından inmişti. “Özür dilerim beyefendi. Geri geri çıkarken sizi hiç fark etmedim...” diye evelediği an, uzanıp gömleğinin yakasına iki elimle yapıştım. “Lan ne özrü! Çıkarken aynadan arkana bakmıyor musun lan sen!?” diye bağırdım yüzüne doğru. Ellerini benim ellerimin üzerine koyup “Beyefendi, magandalık yapmanıza gerek yok!” dedi sakin ama kendini tutmaya çalışan bir sesle. “Aynada sizi görsem bilerek neden çarpayım? Hasarınız neyse öderim.” Sonra ellerimi yakasından çekmek için beni geriye doğru ittirmeye uğraştı ama nafileydi. “Ben şimdi sana o aynaya nasıl bakılır, nasıl bakılmaz yaşayarak göstereceğim! Bundan sonra kimseye de çarpmazsın!” dedim ve adamı yakasından tutup kendime doğru savurduğum sırada arkadan ince, tanıdık bir kadın çığlığı yükseldi. “Sarp!” Bu ses... İçimden sabır dileyerek başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Karşımda duran o öfkeli yüzü, o ufak tefek bedeni gördüğüm an sinirlerim iyice tepeme çıktı. Yerden bitme tam karşımdaydı. “Sen karışma bayan!” dedim sertçe ve adamı hırpalamak için geri dönecektim ki, yerden bitmenin o cırtlak sesi yeri göğü inletti. “Sen kime bayan diyorsun!?” Bağırmasıyla eş zamanlı olarak kafama arkadan indirdiği çanta darbesiyle şok oldum. Öfkeyle dişlerimi sıkıp adamın yakasını daha da asıldım. “Lan!!!” diye kükrediğim an Sarp denilen bu lavuk beni itmeye çalıştı. Yakasını bırakıp hışımla kadına döndüm. O sırada Sarp hızla yerden bitmenin yanına koşmuştu. “Sen kime vuruyorsun lan!?” diye bağırdım üzerlerine doğru bir adım atarak. “Melis, sen karışma!” diye kızı arkasına almaya çalışan Sarp, bana dönüp ellerini kaldırdı ve “Bakın, yanlış bir anlaşılma oldu. Polisi çağırıp tutanak tutalım.” dedi. Fakat yerden bitme, Sarp’ın arkasında durmayıp hızla onun önüne geçti ve bana dik dik bakarak “Dur Sarp! Kimse bana ‘Bayan’ diyemez! Önce bu adamın o varoş, avam üslubunu düzeltelim!” dedi. Onun bu yukarıdan bakan, küstah tavrı o geceyi zihnime bir şimşek gibi düşürdü. O zor anda bile bana hiç çekinmeden ‘Pis fakir!’ diye diklenmişti. Şimdi de sırf ‘Bayan’ dediğim için bana kafa tutuyordu. “Valla bayanı sana dedim bayan!” diye inadına, üstüne basa basa konuştum. Ardından onun hemen yanında duran o Sarp denilen lavuğu yakasından kavradığım gibi hızla kendime çektim. Hiç acımadan, alnımın ortasını Sarp’ın burnuna şiddetle geçirdim. Kırılan kıkırdağın o tok sesi sokakta yankılandı. “Sarp!” diye çığlık atıp dehşetle adama doğru atıldı yerden bitme. Sarp acı içinde inleyerek iki eliyle kanayan burnunu tutarken geri sendeledi. Yerden bitme öfkeyle bana döndüğünde “Kafama vurdun ya!” dedim soğukkanlı, alaycı bir sesle “Sana vurmayacağıma göre, acısını ondan çıkardım!” diye lafımı tamamladım. Yerden bitme adeta bir ateş topuna dönmüş, bir bana bir de burnunu tutan Sarp’a bakıyordu. Geliş amacım bu olsa da, burnu kırık bir adam ve sinir krizi geçiren bu kızla daha fazla uğraşmak istemedim. İçime düşen rahatlamayla “Tanışmaya falan gerek kalmadı.” diye mırıldanıp arabama doğru yürümeye başladım. “Yine senin yüzünden!” Arkamdan yükselen bu bağırtıyla adımlarımı durdurdum. Kafamı omzumun üzerinden çevirdiğimde, Sarp’ın kanlı elleriyle burnunu tutarak yerden bitmeye bağırdığını gördüm. “Her şey senin istediğin gibi olsun diye kimin ne yaşadığı ne yaşayacağı umurunda değil! Senin o bitmek bilmeyen kaprislerin yüzünden oldu bunlar!” diye öfkeyle bağırıp kızın üzerine doğru yürümeye başladı. Sokaktaki birkaç kişi durmuş bizi izliyordu ama Sarp bağırmaya devam ediyordu. Bana ne, diyerek boş verip arabama binecektim ki, yerden bitme sinirle saçını arkaya doğru atmasıyla boynundaki o dövmeyi gördüm. Böyle birinin boynunda nasıl böyle bir dövme olur? O gece de ilgimi çekmişti. "Sarp, sesine dikkat et! Burası yeri ve zamanı değil!" diye uyardı Melis sert bir sesle ama adam durmuyordu. Yerden bitme onu susturmaya çalışırken Sarp onun kolunu sertçe itti. "Dokunma bana Melis! Sana dönmem en büyük hataydı zaten!" Yerden bitmenin yüzündeki üzgünlüğü gördüm. Sarp eliyle yerden bitmeyi işaret edip “Hiç değişmemişsin!” diye bağırıp arkasını dönerek hızla kendi arabasına doğru yürümeye başladığında, içimdeki o zapt edilemez dürtüye engel olamadım. Adımlarımı geri çevirip doğrudan Sarp’ın üzerine yürüdüm. “Dur orada!” diye kükrediğimde, adam şaşkınlık olduğu yere çakıldı. Yanına varıp sağlam kalan yakasını tek elimle mengene gibi sıktığımda, elimi kavramaya çalıştı. Kendince cesaret toplamaya çalışarak, sert bir sesle “Bırak beni!” diye bağırdı. “Ne bağırıyorsun kıza lan lavuk!” dememle birlikte, Sarp dizini var gücüyle karnıma geçirdi. “Şimdi seni kim elimden alacak lan!?” diye bağırıp üzerine yürüdüğüm gibi yumruğumu yüzüne indirdim. ★★●★★ ~Hülya~ Tam karşımızdaki koltuğa sinmiş oturan şu kız, benim evime hizmetçi olarak bile giremezken, şimdi oğlumun karısı sıfatıyla karşımda duruyordu! İçimde kabaran öfkeye daha fazla engel olamadım. O sevimsiz yüze tahammül edemeyerek bakışlarımı doğrudan Pars’a çevirdim. “Bu rezaletin bana mantıklı bir açıklamasını yapacak mısın!?” diye tısladım sinirle. “Sözlerine ve ses tonuna dikkat et anne!” dedi Pars. Sesi yükselmemişti ama sesi her zamanki gibi buz gibi soğuk ve keskindi. Onun bu tavrı karşısında sabrım taştı, oturduğum yerden hızla kalktım. “Pars, yaptığının mantıklı, kabul edilebilir tek bir yanı var mı söyle!?” diye bağırdım. Pars bana cevap vermek yerine, gözünü bile kırpmadan yan tarafta sessizce duran kardeşine döndü. “Elina, Zeynep Hanım’ı odasına götür.” Elina başını sallayıp Zeynep’in koluna girdi ve onu aceleyle salondan çıkardı. Gözden kayboldukları an, Pars o keskin mavi gözlerini tekrar bana çevirdi. Tam o sırada İsmet araya girdi. “Annen yerden göğe kadar haklı Pars! Sen böyle bir kararı bize tek kelime söylemeden, kendi başına nasıl alırsın?” diye kükrediğinde, gözlerimi Pars’tan ayırmadan, köşeye sıkışmasını ve bir cevap vermesini bekledim. Pars oturduğu koltuktan ayağa kalktı. Ellerini ceplerine sokup ikimize birden bakarak konuştu. “Yanlış hiçbir şey yapmıyorum baba.” dedi sertçe. “Sadece yıllardır benim üzerimde gizliden gizliye kurduğunuz o çocuk baskısını, şimdi kendi kurallarımla size veriyorum.” “Ben sadece Aylin’le...” diye araya girmeye çalıştım ama Pars sus dercesine bana bakınca Aylin’in ismini söylemeden konuştum. “Ben sadece sizin tam bir aile olmanızı istedim!” “Aile olmak için illa ki eve bir çocuk mu lazım anne!? Sizin ailenizin tanımı sadece çocuktan mı ibaret?” Gözlerinde gördüğüm net bir nefretle gözlerimin dolmasına engel olamadım. “Ben o çocuğu hiçbir zaman istemedim! Dün de istemiyordum, bugün de istemiyorum!” diye vurguladı kelimelerin üzerine basa basa. “İstemeyip de ne yapacaktın! Bu ailenin koca mirasını, bu soyadını kime bırakacaksın!?” diye bağıran İsmet’in bu çıkışı içime bir su serpmişti. “Elina var!” dedi Pars hiç düşünmeden. İnanamayarak kocama, sonra tekrar oğluma baktım. “Elina mı? Elina başka bir adamla evlenip gidecek!” “Ben bu bebeği!” dedi üstüne basa basa “Sırf Aylin için, sadece onun için bu çocuğun doğmasını kabul ediyorum!” dedi. Gözlerini benden çekip doğrudan İsmet’e dikti. “Eğer o çok sevdiğin aile mirasını gelecekte dışarıdan birine kaptırmak istemiyorsan baba, bir daha bu evin içinde, hele de Zeynep Hanım’ın önünde en ufak bir sorun varmış gibi davranmayacaksın!” Ardından o buz gibi bakışlarını tekrar bana çevirdi. “Sen de anne!” dedi, her bir kelimeyi beynime kazımak istercesine yavaşça telaffuz ederek “Gerekmediği müddetçe Zeynep Hanım’la kesinlikle muhatap olmayacaksın. O, bu evin bir çalışanı değil, Aylin’in bebeğini taşıyan kişi ve bu bebek sorunsuz doğacak!” dedi. İsmet, oğlunun bu tavrı karşısında iyice delirdi ve “Madem böyle saçma sapan bir yola girdin, madem taşıyıcı anne bulacaktın, bunu gidip Irmak’la yapsaydın ya!? Neden sokaktan bulduğun o kızı getirdin!” diye bağırdı. Duyduğum bu isimle hayretle İsmet’e baktım. “Baba!” dedi Pars, çenesindeki kasların seğirdiğini buradan bile görebiliyordum. “Irmak benim arkadaşım. Ne söylediğinin farkında mısın sen?” İsmet öfkeyle Pars’ın üzerine doğru birkaç adım attı. Olayın çok daha çirkin bir boyuta varacağını anlayarak hızla aralarına girdim ve İsmet’in koluna yapıştım. “Sakin ol canım, lütfen...” “Nasıl sakin olayım Hülya!” diye bağırdı İsmet kollarımdan kurtulmaya çalışarak. “Bu çocuk doğduğunda anne istemeyecek mi sanıyorsun? O kız bir süre sonra çocuğa el koymaya kalkarsa ne yapacaksın ha? Aylin’in çocuğu diyecek misin? Irmak tanıdıktı, kendi içimizden biriydi! Çocuğa yabancı kalmazdı!” Pars’ın gözleri o an öyle bir karardı ki, durum iyice buz kesti. Boyu babasından uzun olduğu için ona doğru hafifçe eğildi. “O çocuğun annesi Aylin. Başka hiçbir anneye ihtiyacı yok! Zeynep Hanım’da öyle bir şeye kalkışamaz! Ha kalkışsa sonucunu ağır öder!” dedi her itirazı anında kesti. “Bir daha benim karımın, Aylin’in adını da, bu meseleyi de konuşmayacaksın baba. Konu kapanmıştır.” İtiraz etmemize, tek bir kelime daha söylememize fırsat dahi vermeden arkasını döndü. Kapıya doğru yürüdü ve salondan çıktı. Arkasından bakakalmışken, İsmet ellerini saçlarına geçirip “Aylin, Aylin, Aylin... Başka bildiği kelime yok!” diye sinirle homurdandı. Yutkundum. Titreyen ellerimi önümde kenetledim. “Biz... Biz sadece oğlumuzun mutluluğu artsın, o yalnız kalmasın istedik. İşlerin buralara, bu iğrenç anlaşmalara varacağını nereden bilebilirdik ki?” İsmet öfkeyle ve çaresizlikle bana baktı. “Böyle iş mi olur Hülya!? Torunumu ne olduğu belli olmayan, sokaktan gelen bir kıza mı emanet edeceğiz şimdi?” Söyleyecek hiçbir sözüm kalmamıştı. Zira artık torunum o kızın karnında! Başımı çaresizce iki yana salladım. Yanına varıp sakinleşmesi için onu yavaşça koltuğa oturttum. İsmet kendi kendine söylenmeye devam ediyordu...
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม