11. Bölüm

2267 คำ
11. Bölüm Saçlarımı açıp havalandırdım. Genelde makyaj yapmazdım ama her zaman çantamda bir tane dudak nemlendiricisi olurdu. Aynadaki yansımama bakarken derin bir nefes aldım. Biraz solgun görünüyordum. Gerçekten de rengim atmıştı. İlaçları içmeliydim. Elimi ıslatıp ensemi sıvazladım. Yanaklarımda biraz renk olsa ne iyi olurdu ama. Hemen yanaklarımı çimdikledim ve parfümümü sıkmak için çantama uzandım ama sonra kendimi durdurdum. Bu saçma tavır yüzünden yüzümü buruşturdum. Onunla gitmiş olmaya karar vermem onun için hazırlanmam gerektiği anlamına gelmezdi. Parfümü çantaya attım ve saçlarımı savurarak dışarı çıktım. Cem kapının önünde sigara içiyordu; Eylül ve Barış pür dikkat telefondan bir şey izliyorlardı ve Harun da telefonda birisiyle konuşuyordu. Hararetli bir konuşmaydı. Bacaklarım titriyordu. Son basamakta durup küçük parmağımla alnımı kaşıdım. Bu gergin olduğum zamanlarda yaptığım bir hareketti; beni gevşetiyordu. Ailemi kaybettiğim ilk yaz bekar teyzemle kalıyordum. Henüz çocuk esirgemeye verilmediğim zamanlardı. Ben hatırlamıyordum ama teyzemin söylediğine göre annem beni her zaman 'Serçe Parmağım' diye severmiş. Kazadan sonra her gece çığlık çığlığa uyanıp haykırışlarla ağlamaya başladığımda teyzem koşar; beni kucağına alır ve Rapunzell masalıyla saçlarımı okşardı. Kaküllerime gelince, onları serçe parmağıyla severdi. Sonra bir şey oldu; teyzem beni taşımaktan yoruldu belki ve ben yuvaya verildim. Serçe parmağın hikayesi böyle bitmişti işte. "Geldin mi?" Eylül başını kaldırıp bana doğru geldi. Bu esnada Barış," Ama en güzel kısmı kaçırdın." diye sitem ederek telefonunu cebine attı. Harun geldiğimi görmüştü ama telefonda her kimle konuşuyorsa konuşmaya devam ediyordu. "Tamam o zaman," dedi Barış. Eylül'ün her ne izliyorsa beni ona tercih etmesi Barış'ı biraz üzmüş olsa da o da yanıma gelmişti. "O zaman seni eve bırakalım ve biz de davete yetişelim." Hayır! "Ihm..." İşte yine alnımı kaşımıştım. "Şey, benim..." Dudağımı ıslatıp yalvarırcasına Eylül'e baktım. Gözünden anlamıştım. Eylül Harun'la yalnız kalmak istediğimi anlamıştı ama aklına bahane gelmiyormuş gibiydi. "Sevgilisi burada ya oğlum." Cem sigarasından derin bir nefes çekip Barış'a baktı. "Herkes kendi hatunuyla yol alsın işte." Barış'a çapkın bir şekilde göz kırptı. Cem Barış'a iyilik yaptığını sanıyordu ama kurtardığı asıl benim hayatımdı. "Evet!" Eylül tiz bir şekilde ciyaklayıp Barış'ın koluna girince belli belirsiz gülümsedim. Barış Eylül tarafından yaka paça arabaya sürüklenirken bende Cem'e döndüm ama sigarasından son bir nefes çekip "Bende kaçayım artık." deyince hareketlerim kısıtlanmış gibi belli belirsiz kafamı salladım. "Hiç güvenemedim şu çocuğa. Neydi adı-" "Can." dedim tiksinti dolu bir ifadeyle. "Ya bu arada yukarıda araya girdim ama ben araya girmesem Harun parçalayacaktı Can'ı. Hele sana sarılmaya kalktı ya; dedim bunun ağzını burnunu kırmak farz oldu." Başımı yana eğdim. Tüm gün olanlardan sonra Can'ın burnunun kırılması fikrine pek karşı olduğum söylenemezdi ama tabii ben bir hukukçu sayılırdım ve şiddeti övemezdim. "Sonuçta adam senin sevgilin." Eliyle Harun'u işaret etti. "İnsan biraz haddini bilir." "Evet," dedim ağzımın içinden. "Sende dikkat et kendine, adam gibi birini bulmuşsun onu da yukarıdaki gibi bir mal yüzünden kaybetme." Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı olumsuz anlamda salladım. "O kadar aptal değilim." Gülümseyip omzumu sıvazladıktan sonra bara girdi. Ellerim buz kesmişti. Bir yerden bir yere giden onlarca insan, bar ve kafelerin gürültüsüne rağmen karanlık ve sıcak bir odada Harun'la baş başa kalmış gibi hissediyordum. Ne diyecektim? Nasıl söyleyecektim? Sana kök söktürdüm. Sana hakaret ettim. Seni pek çok şey açısından suçladım ama istersen bu gece sana eşlik edebilirim. Hadi be! Stres vücudumu ele geçirmiş gibi titriyordum. Gözlerimi kapatıp nefes egzersizi yapmaya çalıştım. Ancak bunun nasıl yapılacağını bilmediğimden sadece nefes nefese kalmayı becerdim. Aman ne harika... Telefonu kapatıp karşıma geldi. Gerçekten ifadesizdi. "Eylül ve Barış gittiler." "Evet." "Sanırım biraz daha baş başa kalmak istediler." "Görünen o ki." diye hak verdi bana. Hadi bakalım. "Harun be-" "Ben taksici değilim, biliyorsun değil mi?" Bana bakıyordu. Gerçekten anladığımdan emin olmak ister gibiydi. Gerçekten, ona yardım etmek isterken beni sabote mi edecekti? "Biliyorum!" dedim umduğumdan daha sert bir sesle. "Güzel çünkü seninle her karşılaştığımda seni evine bırakıyorum ve artık bu sıkıcı olmaya başladı." İlk seferinde beni eve onun bırakmayı teklif ettiğini ikincisinde hasta olduğum için eve bırakmakta ne kadar ısrarcı olduğunu hatırlatmadım. Beni üçüncü kez eve bıraktığında ise şuurum bile yerinde değildi! "Şimdi de zorunda değilsin!" dedim sinirle. Ona yardım edecektim ama o kadar kızmıştım ki! "Böyle hastalıktan tir tir titrerken seni sokakta mı bırakayım?" Centilmenliğine hakaret etmişim gibi baktı yüzüme. "Hastalıktan titremiyorum!" "Öyle mi? Ne o, yoksa gerçek sapığın kim olduğunu fark ettin de şoktan mı titriyorsun?" Gözlerimi devirip dudağımı ısırdım. "Gerçekten sınırlarımı zorluyorsun." diye mırıldandım. "Kim zorluyor acaba? Dün evinden kovdun, bugün yemekhaneden. Hayatımdan çık diyorsun ama kafamı bir çeviriyorum gitmek için beni bekliyorsun. Beni," dudakları sinirden titriyordu. Kollarımdan tutup sarsmak ister gibiydi ve buna engel olmak için yumruklarını sıkmıştı. "Beni delirtiyorsun!" Sinirli ifadesiyle ellerini saçlarından geçirirken sırtını dönüp arabasına doğru yürüdü. Ben de sinirle arkama dönmeye karar vermiştim ki şimşek hızıyla geri dönüp burnumun dibine kadar girdi. "Ne istiyorsun benden?" dedi sonunda dayanamayarak. "Sevgilim olmak istemiyorsun, arkadaşımda! Benden ne istiyorsun Nazlı!" "NAZ!" dedim bağırarak. Kendince bir ad takmıştı bana ve ne trajiktir ki hedefi tam on ikiden vurmuştu ama bana Nazlı demesini istemiyordum! O BABAMA ÖZELDİ! "Benim adım Naz, Nazlı değil!" Deli gibi gülüp Shakespeare'den alıntılama yaptı. Aslında oldukça romantik bir alıntıydı ama ikimizde o kadar öfkeliydik ki o küfreder gibi telaffuz etmişti sözleri; bende bir kavga daveti almışım gibi karşıladım kelimeleri. "Şu gülün adı değişse bile kokmaz mı aynı güzellikte? Juliet'in de adı Juliet olmasaydı kusursuz aptallığından hiçbir şey kaybolmazdı." Omzumdan kayan çantamı heyecanla karışık öfkemle titreyen elimle omzuma yerleştirirken. "İyi!" dedim sert bir ifadeyle. "Ben kendim gidebilirim." Güzel! Bu gecelik eve giderdim ve yarına hazırlanmaya çalışırdım. Sonuçta ömrüm boyunca hastalanıp eve kaçamazdım. Paraya da ihtiyacım vardı. Bugün Can'dan uzaklaşabilmiş olsam dahi yarın... Sanki mevzu sadece Can'dı! Buradaydım çünkü onunla yemeğe gitmeliydim. Zihnimde kodladığım kadar kötü olmadığını keşfettiğim adama yardım etmeliydim! Bu denli... Kaba ve nezaketsiz olsa bile!.. "Titremekten enerji üreteceksin hala ben kendim giderim diyorsun," Burnundan soluyordu. Sinirliydi. Bende öyle. Ben de burnumdan soluyordum. Karşılıklı iki kızgın boğa gibiydik. O beni arabasına davet etmiyordu bende binmiyordum ancak ikimizde gitmiyorduk. Saniyeler geçerken sonunda dayanamadı ve pes edercesine konuştu. "Ne istiyorsun benden?!" Sesi kızgın ve çaresizdi. Kızgın bir tonla söylemişti kelimeleri ancak derinde bir yerde yalvarma sezinlemiştim. Karmaşık sinyaller dengemi şaşırtıyordu. Muhtemelen ben de onun dengelerini alt üst etmiştim. Dudağımın kenarını ısırırken ayağımı yere çarpıp kabullendim. Bir insanın sabrı nereye kadar esner derken gerçekten de Harun'un sabrını taşırmış olmalıydım. Kabul... Cevabın 5 olduğunu kabul ettiğimi itiraf edecek ve eve gidecektim. "Sorun olmayacaksa yemeğe gelmek istediğimi söyleyecektim ama belli ki sorun!" Yüzü sinirden al aldı ama sözlerimle bir ifadesinde gözle görülür bir yumuşama olmuştu. İçim bir rahatlamaya teslim olurken sertçe yutkundum. Onu gerçekten şoka uğratmıştım. Kalakaldı. Gözleri az önceki hararetli kavgayla kararmıştı ama bir şekilde gözlerindeki buz küpleri bile bal gibi erimişti. Patlamaya hazır bir bomba gibi değildi. "Neyse," dedim omzumdan kayan çantayı bir kez daha düzeltirken. "eve kendim gidebilirim." "Hayır," hızla dibime kadar girdi. "yani, kararını verdiysen gidebiliriz." "Eve gitsem daha iyi." dedim bir adım gerileyerek. "İkimizde böyleysek gerçekten hayatlarımızdan def olup gitmeliyiz." Çok sert bir ifade biçimi olduğunu kabul ediyordum ama beni gerçekten germişti. "Hayır," Açmaya çalıştığım mesafeyi tekrar kapadı. "Nazlı b-" "Naz." "Naz," durdu. Dudaklarını ıslatınca sarı sokak lambası altında kırmızı bir zümrüt gibi parladı. Dikkatimi dağıtmıştı. "Ben... Özür dilerim. Gelmek istersen elbette gelebilirsin. Ben çok sevinirim." "Bence iyi bir fikir değil. Bir an iyi bir fikir olduğunu düşünmüştüm ama baksana halimize. Sorun sadece sana sapık demem değil." Serçe parmağımla alnımı kaşırken dudaklarımı ıslattım. "Sen ve ben" anlık bir duraksama içsel bir yolculuğa davetiye çıkartmıştı. Sen ve ben... Ama bunu düşünemezdim. Gerek sosyo-ekonomik durumumuz gerekse hiçbir şekilde anlaşamıyor oluşumuz en temel sebepti. "birbirimize tahammül edemiyoruz. Bu çok saçma. İkimize dışarıdan bakan bir çocuk bile birbirine ait olmayan iki lego parçası olduğumuzu görür. Ailen aramızdaki kumaş farkını görecektir." İşte içsel yolculuğuma sebep her şeyi bu cümlelerle alt edebilirdim. Dediklerim doğruydu. Biz iki farklı kumaştık. "Ayrıldık de. Hatta işin içine bir parça da gerçeklik ekle. Naz eski flörtüyle görüşüyormuş hala falan de." "Naz!" Gözlerini kapatmıştı; burun kemerini sıkıyordu. "Arabaya sen mi binersin? Ben mi seni sokayım?" Yüzüne baktım. Sinirlenmişti ve artık sabrının son demlerini yaşıyor gibiydi. Çene kasları seğriyordu ve bu oldukça erkeksi gösteriyordu onu. Kollarımı göğsümde birleştirirken yutkundum. Bana geniş çerçeveli kirpiklerinin altından dik dik bakıyordu. Birer parça safir gibi görünen gözlerine karalar düşmüş, gecede salınan okyanus dalgalarına dönüşmüştü. Gözlerinin gerçekten hipnoz etkisi vardı. Ayaklarımın üzerinde sallanıp yutkundum. İki farklı kumaş... Arabasına bindim. Bu tek gecelik bir oyundu ve kimse oyunlarda detaylara takılmazdı. Ben bu gece Harun'un sevgilisi olacaktım ve ailesi bizi uygun bulmayacaktı ardından da iki gün sonra Harun ailesine açıklama yapacaktı 'Birbirimize uygun değildik zaten.' Bu kadardı. "Güzel." Harun hemen ardımdan bindi o da. Sonrası sessizlikti ve bu kesinlikle daha gericiydi. Yani ona söylemek istediğim tek şey onunla yemeğe gitmek istediğim değildi. Ona en başında neden yemeğe gitmek istemediğimi de açıklamalıydım ki bana yardımcı olabilsin. Ben aile hakkında ne bilirdim ki? Boynumu hafifçe kaşıyıp pencereden dışarı baktım. Acaba ne kadar uzağa gidiyorduk? Durumu ona açmak ve açıklamak için ne kadar vaktim vardı. "Geldiğin için teşekkür ederim." dedi bir dakika sonra. Çabucak başımı salladım. Tek cevabım bu olunca ve başka herhangi bir şey söylemeyince devam etti. "Korkmana gerek yok. Normal aile işte." Der demez patavatsızlık etmiş gibi içinden küfretti. Sesini duymadım ama dudaklarını büzüş şeklinden 'Siktir.' dediğini sanıyordum. Acaba biliyor mu? Nereden bilebilir ki? "Seni germelerine izin vermem." dedi sonra uysal bir tavırla. "Korurum yani." "Neyden?" Sesim panik doluydu. Tanrı'm, daha gitmeden gerilmiştim. Güldü. "Ben, uzun süredir yalnızdım da." dedi gergin bir tavırla. Yüzünün bir anın için acıyla kasıldığını fark ettim ama hemen toparladı kendini. "Bu yüzden seni darlayacaklardır ama korkma. Seni yalnız bırakmam." Durup aralık dudaklarından sesli bir nefes aldı ardından yutkundu ve ekledi. "Asla." Zar zor yutkunup "Tabii." dedim sadece kendimin duyacağı şekilde. "Ne kadar yolumuz var?" "Biraz var." dedi hemencecik. "Bizim çiftlik şehrin içinde değil." "Çiftlik bir de." Gözlerim büyümüştü. Artık saçlarımı okşamak da işe yaramıyordu. O kadar laçka bir haldeydim ki parmaklarımın kenarlarındaki etlerle uğraşıyordum. "Harun-" "Tamam, kabul ediyorum. Göz korkutucu. Amcamlar ve dedemle tanışacaksın ama dedim ya, yanında olacağım." Anne baba yetmiyordu tabii. Amcalar ve dede de vardı, değil mi? "Harun." dedim bir kez daha. Bu kez sesimi kesmeyince daha da gerilip parmağımın kenarındaki eti kontrolsüzce asıldım. "Ah!" "Ne oldu?" Et kopmuştu ve koptuğu yerde ip gibi bir pembelik vardı. Öfkeyle küfrettim. "Siktir!" Bu daha sarsıcıydı. Evet, aile kızı değildim. Çoğunlukla hırçındım; öfkeli ama sanırım ilk defa bu denli yüksek bir tonda küfür ediyordum. Harun panikle kenara çekti. "Ne oldu?" Parmağımı uzatıp kanayan yeri gösterdim. "Of," dedi çocuksu bir edayla. "Küçük yaralardan nefret ederim." Bende nefret ederdim ama tam da şu anda bir noktaya odaklanan beynim ani bir acıyla öyle bir boşalmıştı ki yaraya teşekkür edecek haldeydim. "Büyük yaralar için morfin alabilirsin ama küçük yaralar otoriterdir. Kendini hissettirir." O önümden torpido gözüne eğilirken başımı arkaya yasladım. Parmağımın kenarındaki pembelik olağanca yavaşlığıyla kırmızılığa dönerken boşalmış beynimin huzuruna kapılmamaya çalıştım. Söylemeliydim. "Nerede yahu?" "Harun," Sesim çok yumuşaktı. "Hm?" "Benim ailem yok." Gözlerim kapalıydı. Sesim ise olabildiğince düz. Ancak işin doğusu gözlerim yanıyordu ve boğazıma koca bir yumru oturmuştu. Yutkundum. Gözlerimi açmaya cesaretim yoktu çünkü kirpiklerim şimdiden ıslanmıştı. Burnumun içi ıslaktı ki burnumu çekince iğrenç bir hışırtı sesi bile geldi. Harun'un hareket ettiğini, koltuğunda geriye yaslandığını hissedince yutkunup gözlerimi araladım. "Ben çok küçüktüm. Teyzemi ziyaretten döndüğümüzü hatırlıyorum. Hayır! Mezuniyetinden dönüyorduk. Zincirleme bir kazanın ortasında kaldık. Bir sürü ses... İnleme..." Kısa bir an o ana döndüm ve o anın kara büyüsüne kapılmamak için sertçe başımı salladım. "Kan kokusu metal gibidir; biliyor muydun? O geceden aklıma kodlanan en korkunç şey. Demir yalamışsın gibi... Genzinden metalik bir koku yükselir." Bir an için gözlerimin önünde alev çaktı ve o gece yaşanan başka bir trajik olayı hatırladım. Bizi arabadan çıkarmışlardı ama henüz çok da uzaklaştırmamışlardı ki içerisinde bizim de aracımızın bulunduğu arka arkaya dizilmiş üç araç benzin depolarının boşalmasından ve aptal birinin sigara izmaritini yere atmasından dolayı havaya uçmuştu. Annem ağır yaralıydı ama patlamayla birlikte ambulansa gerek duymadan cenaze aracına bindi. Babama gelince; onunla birlikte tam iki hafta boyunca hastanede kaldım. Teyzem ancak sosyal hizmetler beni almaya geldiğinde araya girdi. "Bilmiyordum." diye fısıldadı; sesinde katmerlenmiş bir acı vardı. Belki de o da benim gibi birisini kaybetmişti. Yanaklarımı yalayan yaşları silip dudaklarımı yaladım. Bana acıyan gözlerle bakmasını kaldırabilecek halim yoktu. O yüzden önüme bakmayı sürdürdüm ama aynı zamanda konuştum da. "Yanımdan ayrılamazsın. Yalan konusunda profesyonel olan sensin. Seni ancak destekleyebilirim ve..." Durup derin bir nefes alırken gözlerimi usulca kapadım. Nefes nefese fısıldadım "Ve... Beni yalnız bırakamazsın. Asla. Harun bunu iliklerine kadar idrak etmelisin. Ben bir ebeveynin karşısında öylece çıkamam. Tek başıma olmaz." "Merak etme." dedi arabasını tekrar çalıştırırken. "Onlar benim ailem. Nasıl başa çıkılacağını biliyorum." Burnumu çekip tek kaşımı kaldırdım. Ona usulca döndüm. Buruk, kendine güvensiz bir hali vardı. Onu böyle görmeye alışık değildim. Belki de gerçeklerim onu sarsmıştı. "Parmağın iyi mi?" Güzel, konuşmuştuk ve bitmişti. Gereksiz, ‘başın sağ olsun’lara ihtiyaç duymamıştık. Gülümsedim. Beni bir acı deryasına hapsetmemek için gösterdiği çabayı taktir edercesine baktım ona. "Acıyor." dedim itiraf ederek. "Ve hala kanıyor. Tuhaf bir şekilde." "Sıkıyorsun çünkü." Uzanıp diğer elimle sıktığım parmağımı esaretimden kurtardı. "Şimdi bir şey deneyeceğim, müsaadenle. Muhtemelen doğru değildir çünkü internette okumuştum." dedikten sonra diliyle yaramı yaladı ardından ise ağzına götürüp bütün parmağımı yaladı. Midem havaya kalkmıştı! Parmağımı yalıyordu ve neden yalıyordu ki?! Parmağımı çekmeye çalıştım; karşı çıkmadan parmağımı serbest bıraktı. "Bir internet makalesinde birisinin tükürüğünün başkasının yarasına iyi geldiğini okumuştum. Antiseptik miymiş neymiş?" "Bu riskli." "Hayır değil." "Barda öksürüyordun. Muhtemelen kahvaltı yaptığımız sabah sana hastalık bulaştırdım ayrıca açık yaramdan beni yaladın. Birimiz hasta değildiysek bile artık ikimizde hastayız. Ayrıca ikimizden biri hıv virüsü taşıyor ols-" "Grimm kardeşlerden beter hikâye uyduruyorsun." Diye inledi. "Bunlar gerçekler." "Biliyor musun? Genelde kızlar peri masallarında yaşar. Aşırı romantik ya da dramatiktirler ama sen türünün tek örneği olabilirsin." “Daha önce realist olmanın bir zararını görmedim.” Dedim memnuniyetle. Arabaya can verirken içtenlikle güldü. “Masallar da güzeldir.” Dedi. Sonra saçlarıma bakarak ekledi. “Ben Rapunzell masalını çok severim mesela.”
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม