10. Bölüm

1491 คำ
10. Bölüm Dersin bitmesine beş dakika kalmıştı ve artan bir stres bedenimde kol geziyordu. Bedenimin kontrolü bende değilmişcesine dizimi zıplatıyordum. Parmak etlerimi koparmaya çalışıyordum. İşin doğrusu dersten bir halt anladığım da yoktu. Zaman zaman Can'ın sözlerini hatırlayıp kırılıyordum ama çoğu zaman Harun'u hatırlayıp sinirleniyordum. Adımı hatırlamaması ya da son sözleri de değildi üstelik sebep. Kendisiydi. Harun ismi sinir uçlarımı uyaran sivri uçlu bir kazık gibi, ne zaman adını duysam, düşünsem ya da adamı görsem, ki derse girene kadar üç kez görmüştüm, sinirleniyordum. Ah bir gelip konuşsa, haddini bildirsem diye düşünüyordum ama yanıma gelmiyordu; dediğini yapıyordu ve bu beni daha çok çileden çıkartıyordu. Çünkü Harun böyle bir adam değildi! Sözünü tutmak konusunda farklı bir tarzı vardı. Sözünü tutardı ama konuda oldukça esnek davranırdı. "Solgun görünüyorsun." Sözlerle birlikte Eylül'e döndüm. Toplanıyordu. Amfiye baktım. Hoca çıkmıştı. Harika! Adam burada bile değildi ama aklımı başımdan almıştı. "İlaçlarım." dedim başımdaki hafif ağrıyı fark ederek. "Evde kaldılar, o yüzden olmalı." Çantasını omzuna atarken "Baksana" dedim. "Akşam bara gelsene." Bir an utanır gibi oldu. Dudaklarını büzerken "Üzgünüm." dedi. "Barış'la Harun'lara gideceğiz." "Gerçekten onlara gidecek misin?" dedim hayretle. "Barış bana sordu bende gelirim, dedim." dedi hızlıca. "Üzgünüm..." Hayal kırıklığıyla göğüs geçirdim. "Tamam o zaman ben bara-" "Gerçekten gelmeyeceksin, öyle mi?" Konuşmaya bile gerek duymadan başımı salladım. Ders çıkışı durağa giderken Eylül'ün bir an bir noktaya baktığını ve güldüğünü fark ettim. Barış arabasına yaslanmış telefonuna bakıyordu. Sonra kafasını kaldırdı. Telefonu umarsızca cebine atarken Eylül'e bakıyor, gülümsüyor ve bize yaklaşıyordu. Göğüs geçirip Eylül'ü çekiştirdim. "Ben kaçıyorum." dedim sol yanağına öpücük kondurup. Hızlıca el salladı ve Barış'a doğru ilerledi. Durağa doğru ilerliyordum. Birkaç saniye sonraydı. Eylül ve Barış arabadaydılar ve tam yanımda ağır ağır ilerliyorlardı. "Naz," dedi Barış usulca ve hemen yapıştırdım cevabı. "Hayır, işe gidiyorum Barış ve evet, akşam yemeğe gelmeyeceğim." Barış bir an dumur oldu ve sustu. Konuşabilmesi için birkaç saniye geçmesi gerekiyordu. "Combo cevap." dedi komik bir tavırla. Gözlerimi devirdim. "Vay be," Eylül'e dönüp fısıldadı ama duymuştum. "Harun haklıymış. Gözlerini tam tur çevirebiliyor. Bu bir başarı." "Kulaklarını da oynatabiliyor." diye fısıldadı Eylül kıkırtıyla ve devam etti. "Ama bunu bilerek yaptığını sanmıyorum." Kulaklarımı oynatabildiğimi biliyordum ama bunu bilinçli yapmıyordum. Konuşurken, hele de hararetliyken oynuyorlardı işte. Biyoloji hocamız Bülent Hoca canlılara ve evrime dair bir şeyler anlatırken beni örnek gösterince bu yeteneğim ortaya dökülmüş ve epey dalga konusu olmuştu ama Yeteneksizsiniz Türkiye için yeterli olduğunu sanmıyordum. "Eğer hakkımda konuşacaksanız gazlasanız iyi olur çünkü kulaklarımın tek marifeti oynamak değil. Pek yaygın bir yetenek olmasa da kulaklarım işitmeyi de beceriyor." dedim hayret verici şaşkınlıkla. Eylül kahkaha atarken Barış aramızdaki mesafeli arkadaşlıktan olsa gerek durumu daha nahif bir gülücükle karşıladı. "Tamam," dedi daha sonra duruma hakim olan bir tavırla. "Eylül'le konuşuyorduk da, çay kahve bir şeyler içelim diyorduk. Eylül'de sizin barda kahve yapıldığından bahsetti." "Evet," dedim ağzımın kenarıyla. Bizim bara gelsinler istemiyordum. Onlar gelirse bir ihtimal o da gelirdi çünkü. "pub sayılırız." "Harika, o zaman sizin bara gidiyoruz. Atla." Onlara dik dik baktım. Bu gerçek miydi yahu? "Yol aynı nasıl olsa Naz." Dudaklarımı yaladım. Teklifi mantıklıydı. "Tamam." Yol boyunca beni yemek için ikna edeceklerini düşünmüştüm. O yüzden şimdi sadece birbiriyle ilgilenmelerine, birbirlerine oldukça aptalca görünen romantik şakalar yapmalarına ve birbirlerine dokunmanın bin bir türlü yollarını aramalarına hayretle bakıyordum. Belki de Eylül haklıydı. Belki de o yemeğe gitmek istiyordum ve birilerinin beni iteklemesi için küçük bir çocuk gibi yemek hakkında bağırıp duruyordum. Hayır! Kesinlikle istemiyordum ve bu yüzden sessizdim işte. Birlikte bara girerken "Siz istediğiniz bir yere geçin, bende üzerimi değiştirip geliyorum." dedim görev odaklı. Onlar cam kenarı bir yere geçerken ben de personel odasına geçtim. Cem üzerini değiştirmiş odadan çıkıyordu. Beni görünce yüzünde afallamış bir ifade belirdi. "Hortlak görmüşe benziyorsun." "Eh," dedi tok sesiyle. "Sel hasta olduğunu söylemişti ama yüzünün bu kadar beyaz olacağını düşünmemiştim. Dudaklarının bile rengi çekilmiş." "Abartma." İçeri girip kapıyı kapattım. Benle beraber içeri geçti ve tamamen arkasını dönüp konuşmaya devraldı. "Şahsen bu denli hayalete benzerken işe gelmezdim. Ve bir iş arkadaşı olarak sana ilk ve son kıyağımı yaptığımı da bil hani. Hele de Sel senin gelmeyeceğini sevgiline söylemişken." "Dur, ne?" Eteğimin altından şortumu çekerken kalakaldım. "Bunu o mu söyledi? Onu-" dişlerimin arasından tısladım. Onu... gebertmek istiyordum! Benimle tek taraflı şizofrenik bir ilişki mi yaşıyordu? Bu neydi? "Kim? Sevgilin mi? Yok canım. Bana Sel söyledi." dedi elindeki telefonu yüzünü aydınlatıyordu ama sırt bana dönük olduğu için yüzünü göremiyordum. "Seni geçen eve bırakmış ya hani. Sonra aramış mı ne? Hasta olduğunu, doktorun üç gün rapor verdiğini söylemiş. Normalde Sel böyle şeylere izin vermez. Gaddar olduğundan değil, bilirsin ama kandırıldığını düşünür. Ondan izin vermez ama Sel kendisi dedi. Burdan giderken hasta olduğu barizdi, dedi." Şortumun düğmelerini ilikledikten sonra tişörtümü de çıkardım. "Sevgilim sağ olsun ama gayet iyiyim." dedim bar tişörtünü sırtıma geçirip. "Yazık oldu desene. Mesaini almak için arkadaşlarımı ekmiştim." Omzuna dokunup kaşlarımı çattım. "Planın mı vardı?" "Evet." Telefonunu cebine attı. "Yoksa bilmiyor musun? Hazel işten çıktı ve Sel'de akşam çalışacak başka bir barista bulmuş bende, O zaman gündüzcü ben olmalıyım! dedim. Sel'de kabul etti." Sonra durup bana baktı ve sorgular bir şekilde burnumun dibine kadar girdi. "Yoksa sende mi gündüzcü olmak istiyordun?" "Saçmalama." Omzundan iterek benden uzaklaştırdım. "Sabahları dersim var benim." Başıyla onayladı. "Bende öyle düşündüm." dedi hince bir şekilde sırıtıp. "Ama barista bu gün başlayamayacakmış, üstelik seninde gelmeyeceğini sanıyorduk." "Ne?" önlüğümü belime bağladım. "Aradığı garsonu buldu mu?" Cem başını sallayınca sıkı bir küfür ettim. Sel ben işe girdiğimden beri başka bir garson daha arıyordu; Hukuk okuduğum için derslerimin ağır olduğunu ve daha da ağırlaşacağını söylemişti ve teklifi ücretimi ve saatimi yarı yarıya indirecek başka bir garson bulmaktı. Sel'e idare edebileceğimi söylemiştim. İyi de idare ediyordum hani. Ofladım. Şimdi daha erken çıkacaktım ama daha az para kazanacaktım. Aman ne harika. Güldü. Cem iyi biriydi. Flörtözdü; pas verirsem benimle takılmak onun için sorun olmazdı. Sonra başkalarıyla flört eder ve onlarla takılmak konusunda da sıkıntı yaşamazdı. O, öyle biriydi ama Cem'le bir oluşuma girmek istemiyorsanız harika bir arkadaştı. Komikti, eğlenceliydi, arkadaşlık kurallarına uyardı, bir sorun olduğunda korur, fikir bile verirdi. O yüzden yüzüme bakıp "Gerçekten solgunsun." dediğinde. "Hastayım sonuçta." dedim. Ateşime baktı ve "Yerinde olsam yeni çocuk gelmemişken basar giderdim. Hazır Sel'de seni izinli sayıyor." dedi. "Paraya ihtiyacım var." dedim dramatik bir sesle. "Hangimizin yok ki?" dedi bana katılırcasına. "Haydi," Merdivenleri çıkıp önlüğümde adisyon defteri olup olmadığını kontrol ettim. "Defterim yanımda. Sen tezgahı topla ben masaları hallederim." Cem bir şey demeden bara geçti. Boş masaları toplayıp kirlileri mutfağa bıraktım. Bu esnada arkadaşlarım sipariş vermek için el kaldırdı. "Evet," dedim gülümseyip. "Ne vereyim size?" Eylül menüye bakıp "Ne güzel?" diye sorunca saçlarımı karıştırdım. "Sıcak? Soğuk?" "Bence bir şeyler yiyebiliriz." diye araya girdi Barış. "Sahi mi?" dedim şaşkınlıkla. Aman be... Susmayı neden öğrenemiyorum ben? "Evet?" Barış merakla bana bakıyordu. Tabii bir cevap bekliyordu ama neyin cevabı, değil mi? "Yani... Buradan yemeğe gideceğiniz düşünülürse." dedim usulca. Gülümsedi. "Sonuçta tıka basa doymayacağız, değil mi?" Ortamın gerildiğini hissediyordum. Rahatsızca başımı sallayıp, "Pekala," dedim. Uzanıp Barış ve Eylül'ün menülerini aparatiflerin olduğu sayfaya çevirdim. Çeşitli sandviçler, hamburger, çizburger, dondurulmuş börek ve çıtır tabakları vardı. Elbette soslu makarnalar da vardı ama aklı olan hiç kimse dandik bir makarna tabağına 25 tl vermek istemezdi. Ayrıca evet, barlarda ve kafelerde sunulan tüm makarnalar ve dahi tüm yiyecekler dandik sayılırdı. Ucuz olduğu için değil, her malzeme dondurulmuş bir şeyden yapılıyordu ve bu ne kadar sağlıklı olabilirdi ki? "O zamaaaan..." Birkaç saniye menüye baktılar ve Eylül omuz silkince Barış ipleri eline alır gibi "Çıtır tabağı olsun." dedi "Ve bir Becky ama mümkünse bardakta istiyorum." Adisyona yazdım ve Eylül'e döndüm. "Bence iki tabak alırsak doyarız." dedi Barış'a dönüp. "Ama ben çok yerim." "Çok yersen doyarsın. Doymamamız lazım." Kalemi beynime batırmak istiyordum. Tam böyle sağ gözümden içeri... Bu ne saçma bir flörtleşmeydi. Bakıyorlar, gülümsüyorlar ve 'Doymak ya da doymamak, tüm mesele bu. ' zırvalığından bahsediyorlardı. "O zaman," araya girip "Bir çıtır tabağı ve iki servis ve iki Becky, nasıl?" Gülümsedim. Daha fazla dayanamayacaktım. "Harika." Eylül onay verip Barış gönülsüzce kafa salladıktan sonra mutfağa inmekte olan Cem'e adisyonu uzattım. Bara geçiyordum ki bara 'O' geldi. Gözlerimi devirdim. Biliyordum. Yanılmamıştım. Dünya benim etrafımda dönmüyor olabilirdi ama Harun bu işin peşini bırakmamıştı, biliyordum. Hayatımdan çıkmayacaktı. Derken ondan hiç beklemediğim bir hareket yaptı ve beni yanına çağırdı. Ne mi bekliyordum? Yüzde yüz bara gelecek, tezgaha yaslanıp viski isteyecek ve viskisini içerken beni akşamki yemeğe götürmek için türlü şeyler saçmalayacaktı. Yani, Harun eğrisinde olması gereken buydu. "Garson," diye seslendi ben kıpırdamayınca. Neden mi kıpırdamadım? Cevap basitti, ben onun kölesi değildim. "Hey, bakar mısın?" Fakat dünya gerçekten de benim etrafımda dönmüyordu ve Tanrı aşkına ben neden bunu algılayamıyordum?! Ben garsondum ve o da müşteriydi. Her şeyi bu kadar kişiselleştirmemeliydim. Elimle, 1 dakika işareti yapıp Beckyleri hazırladım. Tepsiyle masaya gittim. Direk ona bakıyordum ama o menüyle ilgileniyordu. "Evet," Dedim kirpiklerimin altından. "Ah, ben değil." dedi Eylül'ü gösterip. Ağzı o kadar doluydu ki ne kadar çiğnerse çiğnesin yutamayacak gibiydi ve Barış da öyleydi. Konuşmaya çalışıyorlardı ancak ağızları mümkün olduğunu bilmediğim bir şekilde doluydu. "Birbirlerinin ağzına nugget tıktılar." dedi Harun bana bakmadan. Nugget eşliğinde boğuluyorlardı ve üstelik saçma bir gülme krizine tutulmuşlardı. Yanakları fındık dolu sincap gibiydi her ikisi de. Hayır! Chubby Bunny yarışması yapan tavşanlara benziyorlardı. "İğrenç." diye mırıldandım. Benden daha kısık bir sesle. "Bana mı söylüyorsun." diye fısıldadı. Sonra durup bana gerçekten hayretle baktı. Ne? Anlamam gereken bir şeyi ısrarla anlamıyor muydum? Bu aşağılayıcı bakışlar da neyin nesiydi? "Peçete getirsen iyi olur yoksa o lokmaları yutmaya çalışacaklar ve birisi muhakkak bu saçma flörtleşmeden ölecek." Vay anasını. Gerçekten anlamam gereken bir şeyi ısrarla anlamamıştım. Hızla peçeteleri getirdim. Saat beşi biraz geçiyordu ve hafif bir hareketlilik olmasına rağmen bar hatrı sayılır derecede boştu. Tezgahı temizleyip dolabı yerleştirdim. Boş bira kasalarını barın arkasına götürdüm ve dizdim. Bu esnada Cem temiz bardakları tezgaha bırakmıştı. Islaklardı. Kurulayıp yerlerine yerleştirdim. Harun, Eylül, Barış ve Cem, Cem her ne alakaysa artık koyu bir sohbetin ortasındaymışçasına gülüp kıkırdıyorlardı. Dudaklarımı birbirine bastırıp elimdeki bezi tezgaha çarptım. "Saçmalık bu!" Gerçekten de saçmalıktı. Ayrıca ortada bu kadar gülünüp eğlenilecek ne vardı? Saçlarımı karıştırdım. Bezi yıkayıp yerine koyacaktım ki tezgahtaki inatçı bir kahverengi gördüm. Bezi üzerinden geçirirken bir sürtünme hissettim. Tırnağımla lekeyi dürttüm; hafifçe tümsekti. Kaşlarımı çattım. Barın altındaki dolaptan yağ sökücü alıp lekenin üzerine sıktım. "Bir bey bu kadar inatçı olmaz." dedim lekeye doğru. "Bir hanım da bu kadar inatçı olmaz." dedi Harun. Gelip bara oturmuştu; sözleri bana yönelik olmasına rağmen yüzüme bakmıyordu. Telefonuna gömülmüştü. O yüzüme bakmayınca bende sözlerine cevap vermeyi red ederek yağ çöz içinde yüzen lekeyi dürtükledim. Hala sertti. Kafamı bir şeyle dağıtmam gerekiyordu ya da bir eylemle. Burada sessizce durup ona aradığı konuşma fırsatını veremezdim. Tek kaşımı kaldırıp ona bakmadan lekeyle sıkı bir kavgaya giriştim ve onunla ilgilenmemeye yeminli gibi tüm dikkatimi lekeye verdim ancak bu uzun sürmedi. Leke inatçıydı ama beni oyaladığı süre sadece beş dakikaydı. Pürüzsüz mermer zemine bakıp iç çektim. Lanet olsun. Bar tertemizdi ve yapılacak iş yoktu; tam karşımda oturuyordu. Tamam, bana bakmıyordu, laf atmıyordu... Esasında uzayda kapladığı yer olmasa karşımda oturduğunu bile iddia edemezdim. Ama... Küçük parmağımla çenemin altını hafifçe kaşıdım ve gözlerime masaları taradım. MASALAR BİLE TEMİZDİ! Madem yapılacak bir iş yoktu o halde hasta olduğumdan kaçırdığım dersleri temize geçmeye karar verdim. Notlar Eylül'ündü ve doğrusu sürekli sorguladığım, Eylül bu kadar safken nasıl hukuk kazandı sorusuna cevabını keşfediyor gibiydim. Notları muazzam derecede titizdi. Hocanın aldırdığı notlara ek olarak akşamına konuyla alakadar araştırmalar yapmış ve doğruluğundan emin olduğu bilgilerle notlara eklemeler yapmıştı. Notların doğruluğuna emindim çünkü edindiği bilgilerin kaynaklarını dahi not etmişti. Eylül oldukça saf bir kızdı ancak meraklısı olduğu konularda bir arıya dönüşüyor ve araştırma peşine düşüyordu. Çalışmak konusunda bu denli titizse hukuk kazanması bu kadar şaşırtıcı bir gerçek olamazdı. Öksürdü. Derinden ve yırtıcı bir öksürüktü. Endişeyle kafamı kaldırdım. Onu hasta etmiş olabilir miydim. Kahvaltıya gittiğimiz sabahı hatırladım. Hastaneye gitmiştik oradan kahvaltıya ve aptal bitiremediğim çayımı içmişti. Ona bunu yapmamasını söylemiştim ama Harun laf dinleyen biri değildi! Elbette hasta olmuştu. Midesi de bulanıyor muydu acaba? Gözleri sulanmış gibiydi ve... "Neden Barış'larla oturmuyorsun?" Sesim oldukça sertti ve bu cümle de neydi böyle? İçeride onun için endişeleniyordum ve dışımda kin kusuyor gibiydim, neden? "Yalnız kalmak istediler." Gözlerime bakıyordu. Bu rahatsız ediciydi. Gözlerimi kaçırdım ve o konuşmamasına rağmen ben konuştum. Bu planladığım bir şey değildi ve neden yaptığıma da emin değildim. Viski şişesini tezgaha bırakıp bardağa uzanırken "Viski sanırım." dedim. Boğazını tutup yukarı aşağı ovarken "Sıcak bir şeyler daha iyi olur." dedi, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. "Filtre kahve ama biraz süt olursa yanında güzel olabilir." Derin bir nefes aldım ve sinirlendim. Bana ihtiyacı vardı, neden bu konuyu konuşmuyordu da benden kahve istiyordu! Beynim sadistçe bir sesle cevap verdi. Hem de Harun'un sesiyle. 'Hayatımdan çık dedin.' Kafamı sertçe sallayıp ellerimle havayı döverek aklımdakileri kovaladım. Bana deliymişim gibi bakıyordu. Hakkı vardı onun yüzünden deliriyordum; beni delirtiyordu! Yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla... Gözlerimi kapayıp birkaç kez nefes aldım ve dürüstçe "Beni geriyorsun." sesim çok cılızdı ama beni duymuştu. "Hiçbir şey yapmıyorum." Sesi benimkinden güçlüydü... Ve şaşırmıştı. "Biliyorum." dedim gözlerimi aralayarak. Sırtımı ona dönüp mutfağa iniyordum ki Cem bara geldi ve adisyona bakıp, "Tamam." dedi. "Bende." Hızla mutfağa indi. Bende elim yine boşta barda kalakaldım. Bir şeyler söylemesini bekliyordum ama susuyordu. Bakıyordu ve susuyordu. Belli etmeden yutkunmaya çalıştım. Gözlerimi ondan alamıyordum... Göz kamaştırıcıydı. Çok sıradandı bir o kadar da ilginç. İkisi birden nasıl olabiliyordu. Doğal bir çekiciliği vardı ama benim üzerimdeki etkisi? Çok farklıydı. Çapkın çekiciliği yoktu; doğal ve zapt edilemez bir tavrı vardı ve beni çileden çıkarıyordu. NEDEN BENLE KONUŞMUYORDU?!... "Sorun ne?" "Hm?" "Gözlerini üzerime düşürdün de." Bu sefer sertçe yutkundum ama merakımı dizginlemedim. "Neden gelmem için ısrar etmiyorsun? Zorlamıyorsun beni. Neden?" "Ben zorba değilim Nazlı." dedi usulca. Devam da edecekti ama kestim onu. "Adım Naz." Güldü. Sanki ortada sadece kendisinin bildiği bir espri vardı. Aslında evet, adım Nazlı'ydı ama bu babama özeldi. Nazlı kızım benim, derdi bana ve öyle bir söylerdi ki tüm benliğiyle severdi beni o sözle. Bilirdim. Hissederdim. Bu babamla benim ritüelimdi. Kimseye veremezdim bunu. Belki bir gün, beni aynı saltlıkla sevecek erkeğe bahşederdim Nazlı'yı ama şimdi değil. Harun'a değil. "Tamam." Parmaklarını birbirine geçirip ellerini tezgaha bıraktı. "Naz, ben zorba değilim. Sana ihtiyacım olduğunu söyledim ve senden bir şey rica ettim ve sende red ettin. Matematik yanılmaz. 2 kere 2 4'tür. Cevaba 5 deyip bina dikmeye kalkarsam bina bir gün çöker." Kaşlarımı büzdüm. Anlamadığımı fark edince derin bir nefes alıp bir kez daha konuştu. "Ben senin cevabının 5 olmasını istiyorum ama sen fazla realistsin. 2'yi 2'yle çarparsam cevabı 4 olur diyorsun." Yollarımız farklı diyordu peki bu beni neden üzüyordu? Sonuçta bu bir denklemdi ve Harun epik fantastik yazarıydı; o orklara inanıyordu ve bende bir Dostoyevski olarak en korkunç yaratıkların insanlar olduğunda diretiyordum. En başta, biz farklı dünyaların insanıyız diyen ben değil miydim? "Ben bir şey sorabilir miyim?" Sessizlik biraz sürmüştü ama ne fark ederdi ki? Bu sefer kalemi ikimiz birden tutuyorduk ve noktayı beraber koymuştuk. "Evet." Dedim satır başı yaptığında. "Neden hala hastasın?" Kaşlarımı çattım. Bu hiç beklediğim bir soru değildi doğrusu. Dudağımı sarkıtıp, "Bilmem." dedim. Bunu hiç düşünmemiştim. Doğrusu umursadığım da yoktu. Yatakta sürünecek kadar kötü olmadığım sürece hasta olmam sorun değildi. "İlaçları almıyor musun?" "Şey," Utandığımı hissettim. Ben hastayım diye sokakta gecelemişti, hastayım diye beni hastanelere taşımıştı ve ben ilaçları dahi içmiyordum. "Unutuyorum sanırım." "Bembeyaz kesilmişsin yine." dedi çok üzerime düşmeden. "Unutma bir daha." Afallamış bir şekilde başımı salladım. Ellerimi titrek bir şekilde yumruk yapıp yutkunurken Harun'un arkasındaki hareketlenmeye odaklanmaya çalıştım. Bir şey hissediyordum ve adını koyamıyordum. Bu çok can sıkıcıydı. Utanç?... Belki. O ben hastayım diye onca zahmete girmişti ve ben ilaçları içmekten acizdim. Bu duygunun adı kesinlikle utançtı ve damarlarımda akmasının haklı bir sebebi vardı. "Eylül'ler kalkıyor." dedim hislerimden uzaklaşmak adına. "Yemeğe yetişmek istiyorsan sanırım kahveni içmemelisin." "Pekala," Sırtını dikleştirdi. "Sanırım gerçekten gelmiyorsun." Noktayı beraber koymuştuk ve şimdi defteri kapatıyorduk. "Evet." Dişlerinin arasından bir nefes verdi. "Gelme, karşıma çıkma." Sözlerimi tekrar ediyordu ve Tanrı'm... Bu çok yakıcıydı. "Sanırım bu sondu. Seni temin ederim bir daha buraya gelmeyeceğim." Ayağa kalktı ve bir panik dalgasının etrafımda dönmeye başladığını hissettim. Bir daha buraya gelmeyeceğim. "Tamam." Gözlerime baktı. Vazgeçirtmiştim onu. Boğazıma oturan koca yumruya lanet ettim. Neden peydah olmuştu ki? "Yok artık!" Eylül ansızın Harun'un arkasında belirmişti ve kesinlikle bizden başka yere bakarak konuşmuştu. Ne olduğunu anlamak için arkamı döndüm. Gerçekten ama, yok artık! Sertçe yutkundum. Sabah benle konuşurken benim çizgiyi aştığımı söyleyen, bana duvardaki çentik muamelesi yapan adam benim çalıştığım barda işe mi girmişti? Elindeki tepsiyi düzeltip son basamağı çıktı. Evet, kesinlikle yanımda işe girmişti. Tepsisinde kahve vardı ve süt. Bana baktı, gözleri Harun'a kaydı. Biçimli dudaklarında tuhaf bir tebessüm vardı ve etrafıma göz attıktan sonra da bu tebessüm silinmemişti. "Cem tepsiyi sana vermemi istedi." dedi direk bana doğru sonra göz kırptı. Şaşkınlıktan her an ölebilirdim doğrusu. Tepsiyi alıp boğazımı temizledim. "Arkadaşlar kal-" diyemeden Harun Barış'a doğru konuştu. "Abi, boğazım resmen felç durumda. Şu kahveye içeyim sonra kalkarız." Barış kafasını salladı. Eylül ise durumu analiz etmeye çalışarak etrafına bakınıyordu. "Oturuyor muyuz daha?" Eylül tereddütle konuşuyordu ve Barış çoktan her şeyi anlamış gibi bara oturmuştu bile. "Evet, yavrum." Eylül için bar taburesini geriye çekti ve gülümsedi. Harun bardağına sütü koyarken ifadesizdi. Taş gibi kalmıştı. Bende tam anlamıyla öyleydim. Derin bir nefes aldım. "Sen barda kal." dedim Can'ın yüzüne bakmadan ve Eylül'lerin masasını toplamaya gittim. Can beni görmüş ve bir dağ aslanının avına odaklanması gibi bana odaklanmıştı. Kendimi gölden su içen antilop gibi savunmasız ve tedirgin hissediyordum. Kendimi oyalayabileceğim maksimum zaman bir saatti ve sonra Can'laydım, öyle mi? Üstelik Harun'lar da gidecekti. Sıkıntıyla boynumu ovaladım. Kaçınılmaz son beni çekiştirip duruyordu. Finalin bu olduğu da gün kadar aşikardı ama beni böylesine ucuzlatan adamın yanında nasıl duracaktım ki? Tabakları mutfağa bıraktım. Cem yoktu. Muhtemelen sigara içmeye çıkmıştı. Derin bir nefes aldım ve biraz daha oyalanmak için bulaşıkları yıkadım. Sonra gözüme takılan dolabın içini boşaltıp sildim. Dolabı yerleştirirken dolabın ne kadar kirlendiğini görüp onu da temizlemeye karar verdim. Evet, bunlar beni sadece bir saat kadar oyalamıştı. Belki biraz daha fazla ama daha fazla iş çıkartamazdım kendime. Saçlarım dağılmıştı; ter içindeydim ve kafam dönüyordu. Belli ki fazla temizlik maddesi koklamıştım ama mutfak pırıl pırıldı ve kesinlikle sarf ettiğim efora değmişti. Üstelik Harun'larn bakışları altında Can'la çalışmaktansa burayı ikiye katlar çitilerdim bile ama işin doğrusu an itibariyle mutfak bal dök yalaydı. Pes etmek zorundaydım. Kendimi prenses gibi kuleye kapatamazdım. Bu gün kaçsam bile yarın Can'la beraber çalışmak zorunda kalacaktım. Lavaboda saçlarımı düzeltip bara geri çıktım. Saat yediye yaklaşıyordu ve millet yavaş yavaş bara gelmeye başlamıştı. Cem bardaydı Harun'la konuşuyordu. Eylül ise Barış'ın eline ne zaman ve nasıl geçtiğini bilmediğim iskambil kartlarıyla yaptığı kolay sihirbazlık numaralarını izliyordu. "Ah," Cem bana döndü. "Mutfak müsait mi?" "Evet," dedim elimi bar havlusuna silerek. "Karnım kazınıyor resmen!" Hemen yanımdan geçti ve gitmeden önce Harun'a dönerek, "Giderken bana haber verin." deyince merakla Harun'a döndüm. Nasıl herkesle bu kadar kolay anlaşabiliyordu? Nasıl herkesi büyüleyebiliyordu? Derken Can işini bitirmiş bara geliyordu. Tepsisini bara boşaltıp çöpleri ayrıştırmaya koyuldu. Karton bardaktan küllüğü çöpe atarken bana kısa bir bakış attı; gülümsüyordu. Bunları görmüştüm çünkü ona bakıyordum. Bana nasıl kullan at bebek diyebilmişti? "Naz," Sinirleniyordum. Bir de benle mi konuşacaktı yani? "Yemekhanede olanlar için-" Elimi kaldırdım. Bu ne saçmalıktı. Beni bir grubun içinde aşağılamıştı ve şimdi aynı grubun içinde daha beter mi aşağılamaya çalışıyordu? "Ama beni dinlemelisin." Gülümsemesi çok daha genişlemişti. Gülümseyen dudaklarını iki köşeden çekiştirip yırtma- "Anlasana, seni kıskandım." Başımı salladım ve "Sus." dedim ölümcül bir soğuklukla. Arsızca güldü. "Ne?" Kulağımdan kaçan bir tutam saça uzanırken bir adım geriledim. "Ne yapıyorsun?" Baş parmağıyla burnunu ovaladı. "Aslında aramızdaki buzları eritmeye çalışıyorum ama en iyisi bunu baş başa kaldığımızda yapmak. Mesaimin bitmesini beklersen bana gidebiliriz." Bir şangırtı kafeyi ayağa kaldırdı. Harun'un kahve presi içindeki kahveyle beraber yere düşmüştü. Barış ve Eylül yerlerinden sıçrarken Harun hareketsiz ve ifadesiz bir şekilde duruyordu. Tek tepkisi hissizce "Tüh." demek oldu. Sinirden kursağımı zorlayan hıçkırıkla Harun'a dua ettim Bu arsıza nasıl cevap verilir gerçekten bilmiyordum. Havluyu alıp kırıkları toplamaya geçecektim ki Eylül araya girdi. "Şey!" Kafamı kaldırdım. "Ihmmm... Biz hesap ödeyeceğiz." Durup derin bir nefes aldım. Gözlerim dolmuştu ve bunu şu an herkes görüyordu. Lanet!... "Tamam," Havluyu yüzüne bakmadan Can'a uzattım. "Ben hesabı alayım sende kırıkları topla." Ben hesabı yaparken Cem koşar adım geldi ve Harun'a vişne likörlü çikolata uzattı. Bu Sel'in özel stoğuydu. Çok nadiren ortaya çıkarırdı ama belli ki Cem zulayı patlatmıştı. Harun ifadesizliğini yumuşatırken çikolatayı tek lokmada ağzına attı. Ona kısa bir bakış attım. Bakışımı yakalayınca ifadesi biraz daha yumuşadı. Hatta belki de biraz utandı. Can'ın hadsiz tavrından dolayı gerilen yüz hatlarım bu görüntüyle gevşedi. Özellikle çikolatanın likörlü kısmı damağına yapışıp da diliyle zorladığını fark ettiğimde. Sanki küçük, laf dinlemez bir oğlan çocuğu gibi diliyle damağını kazıyordu ve insanı rahatlatıyordu. Sonra Can yüzünde kızgın bir ifadeyle eğildiğini unuttuğum yerden doğrulup Harun'la arama girdi. Yutkundum ve gitmekte olduklarını fark ettiğim arkadaşlarıma bakıp beni kollarımdan sürüklemelerini istedim. Yemek kötüydü, burada Can'la kalmak ise felaket gibi görünüyordu. Sadece bir an bana da gelsene demelerini istedim. "Biz çıkıyoruz." Harun Barış'a döndü. "Bende çıkıyorum abi." dedi Harun tezgahtaki cüzdanını cebine atarak. Cem kendi çikolatasını emiklerken araya girdi. "Naz, kalmak istediğine emin misin? Bak hazır Sel gelmemişken arkadaşlarında buradayken çık istersen. Gözlerin kan çanağı gibi çünkü." Barış kaşlarını çatıp beni süzerken Harun Can'a bakıyordu. Can'sa barın gerisindeydi ve onu göremiyordum. "Eve bırakabiliriz seni." Can aniden yanımda belirdi. Bir elini belime sarmıştı ve kesinlikle kişisel alanımı taciz ediyordu. Rahatsızca kıpırdandım ama Can bırakmadı. Nefesim daralıyordu. Elini tutup sertçe ittirdim ama bu kez elini omzuma doladı ve "Naz bu gece bana geliyor. Ben onu bir güzel terleteceğim ve eminim sabaha bir şeyi kalmayacak." İmaları... Tavırları... Omzunu ittirip önlüğümü çıkarttım. Önlüğümü yüzüne çarpacaktım ama sonra bir şey fark ettim. O an oradaki en sinirli insan kesinlikle ben değildim. Barış kollarını sıvıyordu ve Harun parmaklarının boğumları bembeyaz olacak şekilde yumruklarını sıkmıştı.Eylül bile tırnaklarını çıkarmış bir kediye benziyordu ama hamle hiç beklemediğim taraftan, Cem'den geldi. "Hadi ya," Sesi ve seçtiği kelimeler alaycıydı ama ifadesi ile adam harcayabilirdi. "Bunun Naz'ın sevgilisinden haberi var mı?" Bu sefer sustum. Belli ki Can'la kendim baş edemeyecektim ve bu durumdan çok sıkılmıştım. Bir günde kaç kez çentik kelimesini düşünürdü ki insan? Can sağ olsun belki milyonuncu kez kendimi çentik gibi hissediyordum ve bu yüzden sustum. "Sevgilisi mi?" Güldü. Çok aşağılayıcı bir gülüştü. "Kimmiş ki sevgilisi?" Cem başıyla Harun'u gösterince Gözlerimi kapadım. Arapsaçı kelimesi bile durumumuzu karşılamıyordu resmen. 'Sanırım bu sondu. Seni temin ederim bir daha buraya gelmeyeceğim.' O benden vazgeçmişti ve şimdi olana bak. Yutkunamadım bile. "Harun Aktan mı sevgilisi?" Can öyle bir kahkaha attı ki midem ters takla attı. O da inanmıyordu. Nasıl inanacaktı ki? Yemekhanede olanlardan sonra hem de. "Adını bile hatırlamıyor onun." O kadar kendinden emindi ve o kadar doğru bir noktaya parmak basmıştı ki parçalandığımı hissettim. "Naz," Harun nefes alırken bana baktı. "Gerçekten," dedi sonra Can'a dönerek. "istersen seni eve bırakabiliriz." Usulca nefes aldım ve Can'a bakmadan dudaklarımı birbirine bastırdım. "Teşekkür ederim." Ve üzerimi değiştirmek için personel odasına gittim.
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม