8. Bölüm
Beynim patlayacakmış gibi hissediyordum. Öyle ki ağrıdan yuvasına kapanmış gözlerimi parçalarcasına ovuyordum ama sonra bunun işe yaramadığını fark edip durdum. Peki şimdi ne olacaktı? Uzun vadede de değil. Şimdi ne yapmaya gidiyordum? Cevapsız matematik sorumu boş bırakamazdım. Cebimde şıngırdayan anahtarı avcuma alıp gözlerimi kapadım. Şimdi, hemen. Şimdi, hemen karar vermeliydim hangi şıkkı işaretleyeceğime. Cevap yanlış olsa da soruyu cevapsız bırakamazdım; şimdi ne yapacaktım? Anahtarı tekrar cebime atıp otoparka indim. Diğer elimdeki dosyayı arka koltuğa fırlatırken aynı zamanda cep telefonumdan Tuna'yı arıyordum. Anahtarı kontağı yerleştirdiğimde Tuna telefonu açmıştı.
"Alo,"
"Tuna," dedim arabayı Konak tarafına sürerken.
"Elf kulaklarım yanlış duymadıysa bu Harun'un sesi." Tuna'nın sesi gerçekten de duyduklarına inanamıyormuş gibiydi. Tavrına içtenlikle inandım. İşten o kadar uzak bir insandım ki Tuna ile çocukluk arkadaşı olmamıza rağmen sırf iş konuşacağını bildiğim için onu aramıyor, aramalarına dönmüyordum. Öyle ayak üstü yakalarsa konuşuyorduk sadece. Şimdi şaşırması o yüzden o kadar da garip gelmiyordu.
"Evet, evet," dedim ara sokaklardan girerken. "Ben aradım. Baksana, bu öğlen bana iş teklifi yapmıştın ya." dedim tek nefeste. Nefesini tuttuğunu hissettim. Benimle deli gibi çalışmak istediğini biliyordum. Daha lisedeyken tasarımlarıma tapardı. "Bu akşam boşsan konuşalım şu meseleyi."
"Harika," dedi sesi oldukça coşkuluydu. "O zaman hemen Özge ve Po-"
"Hayır," diye kestim sözünü. "Sadece sen ve ben. Abimle ne yaptığın umurumda değil."
"Biliyorsun ama o, biz gibi piyasaya yeni atılan bir kuruluş için, doğru bağlantıları bilen biri."
"Bak," Dudaklarımı ıslatıp yutkundum. "Ben beceriksiz bir girişimci değilim. Sadece işe atılmayı geciktirdim. Doğru bağlantıları yakalayabilirim ayrıca sen iki yıldır bu piyasadasın."
"Poyraz'a ihtiyacımız var."
"Tamam Tuna," dedim sesimi bir ton yükselterek. "Bana şunu söyle, tasarımlarımı istiyor musun istemiyor musun?"
Ahizenin ucunda kısa bir sessizlik olu ama sonra pes ettiğini ilan ettiği bir nefes alış duydum Tuna'dan "Akşam yedide her zamanki mekanda buluşalım." dedi. "Ama iş yapıp yapmayacağımızla alakadar bir konuşma istemiyorum senden. Bana tasarımlarını getir."
"Özge'yi istemiyorum." dedim hızlıca. "Ve mühendis olarak-"
"Adını vermene gerek bile yok." dedi beni tamamlarcasına. "Barış'ı istiyorsun."
"Kesinlikle."
Planı kurmuştum. Kafamda her şey netti. Net olmayan tek şey Naz'a karşı hissettiklerimdi. Adına aşk bile demediğim duygular sisilesi için on yıl sonraki planlarımı akıl almayacak kadar erkene çekmiştim ama buna engel olamıyordum. Şimdi bile yedek anahtarı cebime atarken koca ikilemin ortasından kendimi cehenneme attığımı biliyordum. Arabamı mahalleme sürerken saate baktım 5.30'u biraz geçiyordu. 6 da Nazlı'nın ilaçlarını alması gerekiyordu. O yüzden evime girip alt kata inerken hızlıca dünden kalan sweetmi çıkartıp kirliye attım. Çok hızlı ve kısa bir duşun ardından geniş yaka tişörtü başımdan geçirdim. Altına siyah kotumu giydim ve saat 6'ya on varken ne tasarım yaptıysam dosyama koyup arabaya atladım. Benim evimle Nazlı'nın evi arasında yirmi dakikalık yol vardı ama gaza biraz yüklenince on beş dakika içinde evine varmıştım. Hiç vakit kaybetmeden sabah geldiğim evin kapısının önüne geldim. Anahtarı yuvasına yerleştirirken bir an zili mi çalsam acaba diye düşündüm ama eğer uyuyorsa diye buna cesaret edemedim. Anahtarı çevirdim ve hafif adımlarla Nazlı'nın odasına doğru ilerledim. Kulaklığı kulağına takılıydı ve havlusuna sarınmış haldeydi. Suyla bir olmuş ıslak saçları hoş kokulu birer yosun gibi vücudunun her yanına yayılmıştı. Beni sersemletecek bir güzelliği olduğu aşikardı. Bir an nefes adım ama aldığım nefesi nasıl veririm unutmuşum gibi kalakaldım. Bu onun çıplaklığıyla alakadar değildi. Nasıl olabilirdi ki? Bu onun varoluşuyla ilgiliydi. Gözlerimi kapattığımda bile onun varlığıyla efsunlanıyordum sanki.
Ve büyüleyici bir kahkaha attı. Ona aşık değildim ama beni bir cadı gibi büyülüyordu!...
"Demek gülecek kadar iyisin?" Ben yokmuşum gibi davranması canımı korkunç derecede acıtıyordu ama bu kızabileceğim bir şey değildi. Sonuçta beni görmemişti, değil mi?
Sesimle ile birlikte yerinden sıçrayarak doğruldu. "Harun!" diye bağırdı; göğsü korkudan hızlı hızlı inip kalkıyordu. "Senin ne halt işin var burada?" Ellerimi iki yana kaldırıp bir tanesinden sallanan anahtarını gösterdim ona. "Anahtarımın sende ne işi var?!"
"Şey..." Elimle üzerini gösterdim. "Belki giyinmek istersin." Havlusuna çok daha sıkı sarındı.
"Kesinlikle." dedi yüzünden memnuniyetsiz bir ifade akıyordu. Halbuki iki saniye önce oldukça neşeliydi ve yüzü güller açıyordu. "Çıplak bedenler dikkatini dağıtıyordur elbette!"
"Çıplak mıydın?" dedim yere bakıp gülümserken. "Fark etmedim; yüzüne bakıyordum da."
Önce kızardı ki bembeyaz bir teni olduğu için neredeyse domates gibi görünüyordu. Sonra "Evet," dedi. Sesi çileden çıkmış gibiydi. Benle konuşurken hep bu tonu kullanırdı. "O yüzden giyinmemi istedin değil mi?" Tam ellerimi iki yana açmış suratıma ifadesiz bir çehre takınmıştım ki omzumu sertçe ittirdi.
"Ne işin var burada?!"
"Ben iyi misin diye bak-"
Hala elimde tuttuğum anahtarını haşin bir şekilde elimden kaparken "Sınırı aşıyorsun!" dedi. "Hep aşıyorsun!" Şimdi sesinde gerçekten kızdığını belli eden bir tavır vardı. "İnsanların evine habersiz girilmez! Anahtarı habersizce alınmaz!"
"Benim niye-"tim diyecek oldum ama beni dinlemiyordu.
"Bu haneye tecavüz!"
"Hop orada dur bakalım." dedim kaşlarımı çatarak. Bende kızmıştım şimdi. "Seni hastaneye götürdüm. Bayıldığında evine getirdim sonra da iyi misin diye bakmaya geldim."
"Ama çıplağım!" diye bağırdı.
"Bu senin sorunun." dedim. "Senin çıplak olman benim iyi niyeti-"
"Mevzu çıplak olmam değil." diye kesti sözümü. "Başka bir şeyde yapıyor olabilirdim."
Aklıma aniden Can geliverdi. Ne yani? Ne demek istiyordu? Ben böyle habersiz ev bastığım bir anda onu Can'la yatakta mı yakalayacaktım?!
"Pardon," dedim tehditkar bir sesle. Sevgilin olduğunu bilmiyordum." Bana ona hakaret etmişim gibi bakıyordu; tam konuşacaktı ki "Bir daha hasta olduğunda sevgiline haber ver de arabada sabahlamak zorunda kalmayayım!" dedim tükürürcesine.
Sabah ona su içirdiğim bardağı alarak bana doğru fırlattı. Çok çevik bir şekilde kenara kaçmayı becersem de suyun özgür ruhundan kaçamayarak ıslandım.
"Beni çok defa abluka altına aldın, kıstırdın, ailen karşısında pusturdun! Ama bu ne?" Deyince şaşıp kaldım. "Evime izinsiz girdiğin yetmiyor bir hikaye uyduruyorsun!
Bu eğlenceli mi geliyor bu sana?"
"Konu sevgili değil yani..." dedim ahmaklar gibi. Gelip göğsüme yumruk attı.
"Çık evimden!"
"Nazl-"
"Çık dedim!"
"Hastaydın!" dedim sabahkine nazaran kuvvetlenmiş yumruklarını görmezden gelerek.
"Ve tek başıma gayet iyi idare ediyordum." Dedi. Daha da hiddetlenmişti ama vücudundan yayılan sıcaklığı hissedebiliyordum. Sabahki kadar kötü değildi ama hala ateşi vardı. Kafası ağrıyor olmalıydı. Bedenini bir shaker gibi sallamasını engellemek için bileklerinden yakaladım. "Takipçi sapıklar gibisin!" diye bağırdı vuramayınca. Gözlerinde gerçekten iğrenme vardı ama ben kötü bir şey yapmamıştım. Ahlaksızca bir şey düşünmemiştim. Asla düşünmezdim.
"Hastaydın!" dedim bir kez daha durumu açıklamasını umar gibi.
"Ne olmuş?! İnsanlar hasta olurlar, Harun, tamam mı?" dedi o da beni taklit ediyor, durumu tane tane özetliyordu. "Ayrıca," dedi ben cevap vermeyince, "Mahremiyet sınırlarımı aştın!" dedi, vücudundan aldığı kuvvetle beni itip bileklerini esaretimden kurtarmıştı.
"Ben, " Etrafıma bakınıp söyleyebilecek başka mantıklı sebepler aradım. Çünkü mantıklı sebeplerimi kabul etmiyordu hanımefendi. "Endişelendim,"
"Endişelendin," kelimeyi dalga geçer gibi söylemişti. Gülüp başını salladı. "Endişelendiğin için de takipçi sapıklar gi-"
Bana tekrar sapık deyince dayanamadım. Bağırmak istemiyordum o yüzden kollarını tutup onu hafifçe sarsarak susturdum. "Kötü şeyler düşündürdüğüm için ÖZÜR DİLERİM!" dedim kendime hakim olmak adına oldukça yavaş konuşuyordum. "Sadece endişelendim. İlaç vaktin olduğu için geldim. Gün boyu evinde değildim."
Tıpkı ben gibi kendine hakim olamıyormuş gibi bir hal vardı. "Git," dedi ellerimden kurtulup. "Çık git hayatımdan! Ceket gibi basit bir iyiliğin karşılığını tanımadığım bir çocuğu evime alarak vermeyeceğim!"
"Ben Senin!..." Durup ona baktım ve ellerimi uzlaşmacı tavırlarla havaya kaldırıp başımın arkasına koydum. Dudaklarımı kemiriyordum sinirden. "Mahremiyetine saygı duyuyorum." dedim ellerimi indirip "ve özür diliyorum, tamam mı? Dediğim gibi sadece iyi old--"
"Tamam değil!" Bağırırken omuzlarımdan tutup itti beni. "Bu sefer anlaşma yok!" dedi şüpheye yer bırakmayan bir tonla. "Çık evimden."
"Bak sana bir şey yapm-"
"Çık dışarı!"
Beni yaka paça dışarı sürüklemesi gerçekten gururuma dokunuyordu! Onun iyi olmasından başka bir şey istememiştim ve sonuç bu muydu gerçekten?
"Tanrı Aşkına!" Boyu omzuma gelen bu küçük yaratığın beni böyle savurmasına dayanamayarak kollarımı ondan kurtardım ve omuzlarından tutarak evin kapısına yasladım. Saniyenin onda birinden gözlerini kapamış ve savunmaya geçmişti. Bir eliyle düşmesin diye havlusunu tutuyordu. Göz hizasına eğilip "Bana bak." dedim. İnleyip kafasını sallayınca omuzlarını bırakıp bir adım geriledim. "Bana bak," Yine bakmayınca çileden çıkmış gibi çenemi sıvazlayıp kulağına eğildim. "Gitmemi istiyorsan, giderim." Onu elimin kenarıyla kapıdan uzaklaştırınca nihayet gözlerini açabildi. Yüzünde gerçekten korku vardı. Kapıyı açmama rağmen gitmekte zorlanıyordum ve Ah!
Telefonum çalmaya başladı. Saat yediye çeyrek vardı ve Tuna arıyordu. Aramayı sessize alırken kumar oynamaya karar verdim. Hayatımı karartacak bir kumar...
"Sanmıyorum ki kafana takıyor olasın" Telefon tekrar çalmaya başlayınca bu sefer duraksamadan. Tek seferde şakıyıverdim. "Ama gelmek istemiyorsan aile yemeğini kafana takma." Cevap bekledim ama suratıma dahi bakmıyordu.
İlk katı inmiştim ki arkamdan bağırdı. "TAKMIYORDUM ZATEN!!!" Ve kapı büyük bir gürültüyle çarpıldı. Öyle ki bina temellerini sarsacak türden bir güç kullanmıştı.
***
Tuna liseden beri geldiğimiz ve üniversite yıllarımız boyunca gelmeye devam ettiğimiz Sessiz Kafenin alt katına çoktan yayılmıştı. Sessiz'in altı öğrenciler için bir çalışma ortamıydı. Bozuk enstürmanlarla bezeli ve oldukça eski, kesinlikle eskitilmemiş sadece eskimiş, koca bir meşe masası vardı. Duvarlarda Türk filmlerinin yıldızlarının portreleri bulunuyordu. Loş, sarı ışık, göz bozacak kadar fluydu. Güzeli, hiçbir öğrenci ders çalışmaya inmezdi. Bir Mesut, o da oturur saatlerce akoru bozuk gitarını tıngırdatırdı.
Tuna meşe masasına olanca dağınıklığıyla dağılmış, elindeki dosyayı okumaya vermişti kendini. Koca dosyamı masaya pat diye bıraktım. Nazlı o geceye gelir ya da gelmez, umurumda değildi. Ona çekiliyordum ve bunu engelleyemiyordum. Beni kırmış mıydı? Kesinlikle. Acısını çıkartacak mıydım? Elbette ama bu planlarımı etkilemeyecekti. Ben rüzgar nereden eserse oraya savrulmazdım. Ben bir yere savrulurdum ve rüzgar aksi istikamete ve belki döne döne esmeye devam ederdi. Dosyam pat diye bir gürültüyle masaya çarpınca Tuna yüzündeki gülümsemeyle bana döndü.
"Nihayet," dedi dişlerinin arasından. Bunun gelişimle alakadar olmadığını biliyordum. Nihayet onundum. Kafasındaki deli fikirleri kusturacağı adamı nihayet ayaklarına gelmişti.
"Girişi geçiyorum." dedi heyecanla.
"Geç babacım." dedim bende keyifle.
Yanındaki sandalyeyi benim için çekip oturmamı bekledi. Bu oldukça romantik bir hareketti ama takılmadım. "Senden bir şey istiyorum," dedi daha ben dosyamı açmamışken. Ona baktım. "Şu lise ikideyken çizdiğin bina." Der demez dosyanın en altındaki çizimi çekip çıkardım. Teknik çizimleri yanıma almamıştım. Tuna'nın derdi estetikti. Önce beğenmeli, işin detaylarıyla sonra ilgilenmeliydi.
"Su altı otelleri." dedim. Keyifle başını salladı. "Bu biraz maliyetli olur ama."
Bana öyle bir baktı ki söylediğim şeyin küfür olduğunu sandım. "Her şey hazır." dedi. "Yani mali olarak. İş bunu çizecek mimar ve hayata geçirmeye gönüllü bir mühendis bulmakta."
"İşçi bulmakta da zorlanabilirsin." dedim dudaklarımı birbirine bastırıp gülerken. "Kafama elindeki dosyasıyla vurdu ama keyfimden bir şey eksildiği söylenemezdi.
"Tamam" dedim goy goyu bir kenara bırakarak. "ama su altına bina yapmak gerçekten zorlayıcı olabilir."
"Fikrin ne?" Eski çizimimi alıp arkasını çevirdim.
"Akvaryum." dedim. "Bu otellerde kalmak isteyenler normal tatilciler olmayacak, değil mi?"
"Yani," Tuna elimin kağıt üzerindeki kayışına bakıyordu, hayranlıkla. "Adrenalin tutkunları." dedi ben çizime dalmışken.
"Adrenalin tutkunları," diye onayladım onu. "Deniz tutkunları..." diye devam ettim. Kağıdı ona doğru fırlatırken "Minimal ev, daha doğrusu kulübe tarzında evler.i baz alacağız. Değilse bir otel odası inşa etmemiz gerekir. Oysa biz minimalist tatilcilere hizmet vereceğiz."
"Fanuslar." dedi çizimimi incelerken.
"Aynen," dedim. "burası giriş." Parmağımla fanusun altını gösterdim. "Yatak, fanusun en üst kısmında."
"Çünkü," diye sordu anlamamış gibi.
"Çünkü yatağın hemen altında yemek masası olacak."
"O zaman bir mutfakta olacak?" Anlamamış gibi bana bakıyordu.
"Elbette," dedim.
"Harun, fazla uçmadın mı?"
"Hezarfen olduğum için beni istediğini sanıyordum." dedim. "Anlıyorum, doğal gaz döşemek zor, Elektrikli ocak tehlikeli ama zaten kitlemiz adrenalin tutkunları. Ayrıca," dedim tüm sorunu kökünden çözmüşüm gibi. "Mühendis olan Barış. Gerisinden bana ne!"
"Az biraz makul mü olsak?" Gözlerini bana dikmişti ama gülmemeye çalışır gibi bir hali vardı.
"Bak ben hayal ederim, matematiğini hesaplarım ve çizerim." dedim omuz silkerek. "Dilersen iç dekorasyonuna da el atarım ki bunu seve seve yaparım ama işin mühendislik kısmı beni hiç ilgilendirmiyor." Derken aniden sorunu çözdüğümü belli eden o meşhur hareketimi yaptım. Saçlarımı deli gibi karıştırıp finalde elimi masaya vurdum. "Jenaratör." Tuna yüzünü buruşturmaktan kendini alıkoyamamış gibiydi. Ona baktım. Yüzümdeki haya kırıklığını görmüş olacak ki,
"Bakma öyle," dedi. "hala tehlikeli."
Kalemi ortalığa fırlattım. "O zaman sırada benim fikrim var."
Derin bir nefes aldı. Şevkle bekliyordu.
"Bursa-Uludağ."
"Kış turizmi?" diye sorgulayıcı bir bakış fırlattı bana. Kesinlikle ön yargılı değildi.
"İglo evler." Dedim. "Çadır mantığı olarak düşün. Biliyorum, aklına ilk gelen şey ısınma." Yine eski çizimlerimden birinin arkasına yöneldim ve bir prototip bir iglo çizmeye başladım. "Yerden ısıtma yapacağız."
Hevesli bir şekilde beni dinliyordu. "Sonuçta turistler eskimo değil ama yerden ısıtma ev ve karlar açısından riskli diye düşünüyorsun. Haklı bir yaklaşım ama yalıtım kullanacağız. Bu sayede ısı içeride kalacak ve karlar erimeyecek. Aynı yalıtım sayesinde iglonun dışı da zarar görmeyecek."
"O halde iglonun içi buz değil."
"Değil," dedim hızlıca. "Ama saydamlık bu yapının alametifarikası olmalı."
"Sen insanlara kar seyri sunmak istiyorsun." Dudaklarına keyif oturmuştu.
Ellerimi iki yana açıp, "Onlara romantizmi vaad ediyorum." dedim.
"Peki mahremiyet?"
Ona dalga geçen bir kahkaha attım. "Anladım iş adamısın. Olayın binalarla, Tuna ama perde teknolojisine arada bir göz gezdir." dedim Güldü.
"Sanırım beğendin."
"En azından bir tehlikesi yok." deyince yapıştırdım cevabı.
"Rezervasyon almamamız dışında." dedim uyuz bir şekilde. Kafama sağlam bir tane geçirdi.
"Başka fikirlerin var mı?"
"Doğa kampları yapabiliriz." dedim göğüs geçirip "Ama bunlar zaten yapılmış şeyler, değil mi? Sana taze bir şeyler lazım."
"Piyasaya güzel bir giriş yapmak istiyorum." dedi açık sözlülükle. "Beni suçlayamazsın."
"O zaman bana biraz zaman ver. Doğa kamplarını geliştirmem için. Distopya ya da ütopya yaratmak için biraz zamana ihtiyacım var."
Tuna arkasına yaslanırken saatine baktı. "Yarın işin var mı?"
"Yarın aile toplantım var." dedim gerilerek.
"Cumaya kadar teknik çizimi bitirebilir misin?"
"Sorun değil." dedim dosyamı toplayarak. Okula gidiyor olmamın tek sebebi tez hocamla irtibat halinde kalmamdı. İki yıldır tezi sallıyordum. ama şimdi bu işe giriyorsam bu sene tezi vermek zorundaydım. Yarın okula gider, tez danışmanımla tezim hakkında konuşur ve atölyeye geçip teknik çizimime gömülürdüm.
"Bana bak," dedi dosyamı kavradığımı görünce. "Şu tezi bu sene ver yoksa iglo işi uzar."
"Bu sene bitiyor," dedim merdivenlerin başına gelerek. "meraklanma."
***
Ertesi gün uyandığımda kafam kumpir gibiydi. Tüm fikirler birbirine girmiş ve evrilmişti. Yataktan kendimi attığımda saat ona geliyordu ve tez danışmanımla görüşmem saat öğlen birdeydi. O yüzden ayak üstü bir kahvaltı ve hızlı bir duşla beraber markam haline gelmiş blazer ceketimi sırtıma geçirip siyah kotumun üzerine takacağım kemeri aramaya koyuldum. Kemer takmaya bayılıyordum ancak ikinci kemeri eğer ilki kaybolursa alıyordum. Tuhaf bir alışkanlıktı. Ne yazık ki şimdi kemerimi bulamıyordum ve bu alışkanlığın acı öğretisi de buydu işte! Kemer kayboldu mu kemersiz kalıyordum! Üfleyip saçlarımı karıştırdım. Yolda alışveriş yapmam gerekecekti.
Telefonum çalmaya başladı. Arayan Barış'tı. Tuna ile konuşmuş olmalıydı.
"Alo."
"Günaydın!" sesindeki sitem gölgelenemez bir haldeydi.
"Günaydın," dedim umursamazca.
"Eee," dedi.
"Eee," dedim. İnsanları kıvrandırmaya bayılıyordum.
"Şimdi ben sana gelip, bina çizeceksin desem hoş mu?" Beklemiş beklemiş ama sonuç sükut olunca dayanamamış, bombasını patlatmıştı işte.
"Ne?" dedim. "Sana iş paslıyorum, daha ne istiyorsun?"
"Oğlum," dedi sesinde şimdi kızgınlık da vardı. "Poyraz dalağımızdan öper lan!
Kalkmış bir de güzel güzel iş pasladım diyor bana hıyar herif."
"Poyraz gelsin beni öpsün." dedim korkusuzca. "Piyasada Poyraz var diye piyasaya mı girmeyelim yani?"
"Gir tabii güzel kardeşim." dedi hemen sonra uzlaşmacı bir tavırla. "Gir piyasaya tabii de; Poyraz'la iş yapmak varken niye karşısına rakip olarak çıkıyoruz bana bi' onu anlat."
"Kişisel." dedim teatral bir havada.
"Bak derece sınırı 100, ben 1000den gün alıyorum." dedi kendini tutarcasına. "Lan amcan zaten piyasayı tek elinde tutuyor; Poyraz vampir gibi piyasadaki ne kadar adam akıllı mimar, mühendis varsa kapamış durumda, Tuna da dahil! Sen de kalkmış iglo diyorsun."
"Oğlum," dedim arabaya atlarken. "Onlar yazlıkçı avlıyor biz-"
"Biz eskimocuyuz." diye kesti beni alayla.
"Meraklısı yok diyemezsin."
"Ha illa piyasa bizi domaltsın istiyorsun."
"İş oralara varacaksa adına sevişmek demeyi yeğlerim." dedim rahatlıkla. Öyle bir sövdü ki dimağım ayağa kalkıp alkış tuttu Barış'a ama ben kalitemden ödün vermeyerek sadece şunu dedim.
"Eee, kardeşim. Var mısın? Yok musun?"
"Çuvallarsak Poyraz'a beni silah zoruyla çalıştırttığını söylerim." dedi alelacele. Telefonu kenara atarken derin bir nefes aldım. Poyraz'ın korkulacak tek yanı, piyasa içinde ayağınızı kaydırmasını çok iyi beceriyor olmasıyı. Onun dışında Pamuk şeker gibi adam ama adı çıktı bir kere dokuza, eh inmiyor sekize...
Saat on biri on gece okula gelmiştim. Isı yalıtımla alakadar birkaç pürüzü ortadan kaldırmak adına kütüphaneye, araştırmaya gittim. Spesifik bir şeyi aramak onlarca kitap arasında kaybolmak adına geliyordu ve bundan rahatsızdım. Bir şey çizmek için saatlerce kıçımın üzerinde kalabilirdim ama bir şey aramak için beş dakikadan fazla kıçımın üzerinde oturmak işkence gibiydi. Nihayet saat on ikiyi geçerken ve hafif kahvaltım midemden bağırsaklarıma doğru yol alırken aldığım kitapları raflarına bırakarak yemekhaneye doğru ilerledim.
Özellikle bu saatte yemekhaneye gelmemin elbette bir sebebi vardı. Nazlı'nın dersi beş dakika önce bitmişti ve saat dörtteki yök derslerine kadar boştu. Muhtemelen karnını doyuracak ve kantinde Eylül'le takılacaktı. Dünden sonra onu aramamış ve karşısına çıkmamıştım. Onu uzun süredir bana maruz bıraktığım düşünülürse bu ani oksijen yüklemesi onu afallatmış olmalıydı. Şöyle bir görünsem fena olmazdı hani. Yemeğimi alıp bir köşede yemeye koyuldum. Henüz gemici çorbamı bitirmiştim ki lacivert, mini eteği, pantolon askısı ve düşük yaka, beyaz tişörtüyle yemekhane turnikesinden geçti. Arkasından, bohem kıyafetler içinde Eylül geliyordu. Şöyle bir Eylül'e bakıp öğrenci kartını çantasına attı. Yemeğimi insan üstü bir hızla bitirip, yemek sırasında bekledikleri noktaya gitmek ve Eylül'e selam vermek istiyordum. Sadece Eylül'e.
Salatamın son lokmasını mideme indirirken beklenmedik bir gelişme olunca hareketlerimi yavaşlattım.
Başka başka sıfatlarla seslenmekten büyük zevk duyacağım adam- pardon gavat (!) Nazlı ve Eylül'ün yanında bitmişti. Çantamdan bir şişe su çıkartıp kafama diktim. Kumar oynuyorduk, eyvallah. O zaman bahisleri arttırma vakti gelmiş olmalı.
Tabildotumu bulaşıkhaneye bırakıp üçlünün yanına gittim. Can ve Nazlı etraftakileri umursamayacak şekilde tartışıyorlardı. Sertçe boğazımı temizledim ama muhatabım kesinlikle Can'dı. Kızlara özellikle bakmıyordum.
"Can," dedim ortaya doğru. Çocuk bana bakınca samimiyetten yoksun bir şekilde çocuğa dönüp, "Can'dı, değil mi Ahu?" Çok kısa Nazlı'ya bakıp Can'a geri döndüm. Üçü de şaşkınlıklarını gizlemeden bana bakıyordu. En çok da Nazlı.
"Aaa, pardon!" dedim ellerimi birbirine çarpıp. "Ece'ydi, değil mi?" Nazlı'nın gözleri kocaman açılmıştı ama en komiği açık ara Eylül'dü ağzı gerçekten bir karış açık olmalıydı.
"Naz," dedi sonra üzerine basa basa.
"Çok özür dilerim ya." dedim uslanmaz bir tavırla. "Tabii ya, Nazlıcan. Kusura bakma güzelim; biliyorsun isim hafızam yok benim." Gözlerini öyle bir devirdi ki deprem oluyor sandım ama umurumda değildi. "Neyse," dedim. Bir elimi Can'ın omzuna koyarken "Dostum bak ilk tanışmamız bayağı kötü oldu ama aklına kötü şeyler gelmesin diye buraya açıklama yapmaya geldim.
Öfkeli bir "Evet!" savurdu Can ortalığa doğru.
"Nazlıcan'la çıkıyorsunuz galiba. Bunu bozmak istemem çünkü sen bizi gerçekten çok yanlış pozisyonda yakalayıp çok yanlış anladın." Göz kırptım Can'a doğru. "Nazlıcan'la o anlamda ilgilenmiyorum, anlarsın ya."
"Naz'ın ne halt yediği umurumda değil!" dedi kesip atarcasına. Bu beni bile afallatmıştı. Bir an ne diyeceğimi şaşırdım. Kaşlarım belli belirsiz çatılırken "Tamam, o zaman." dedim usulca ama Can çok daha agresif bir şekilde omzuma çarpıp çıkarken Nazlı'nın gayet de duyabileceği şekilde konuştu. "Barbienle oynamaya devam edebilirsin çünkü artık benim koleksiyonumda olduğu söylenemez!" Yüzümü olağanca ifadesiz tutmaya çalışıyordum ama kulaklarım uğulduyor gibiydi. Yumruklarım kendini otomatik pilota almış gibi sıkılmışlardı ama otokontrolümü ele alıp Nazlı'ya baktım. Kıpkırmızı kesilmişti ve bana karşı oldukça kinli görünüyordu. Sözleri söyleyenin Can olduğunu biliyordum. Nazlı nasıl bir hayatı benimserse benimsesin herhangi birinin böyle yorumlar yapması olanaksız olmalıydı ama Can yapmıştı... Ne kadar da kendini bilmez bir adam davranışıydı. Ama ben Nazlı'nın bakışını anlıyordum. Bana kızgındı. Haklıydı da. Eğer Can'ın önünde elini tutup 'SEVGİLİM' demeseydim Can bu sözleri söylemeye asla cesaret edemezdi ama bir ayrıntı vardı. Ben asla bir kadının gururunu böylesine ayaklar altına almazdım. Az önce yaptıklarımda bile ayan beyan bir suçlama ya da ahlaksızlık yoktu. Satır aralarına sıkıştırdıklarım bile masumdu benim! Tabii, masumiyet anlayışım biraz tartışmalı bir konuydu, o ayrı... Kafasını yavaşça kaldırıp bana baktı. Hemen bakışlarımı kaçırdım. Korkumdan değil. Öyle olsa ayaklarıma bakardım ama ben onun başının tepesinden yemekhaneye bakıyordum. Suçlu değildim. Kötü bir şey söylememiştim. Sadece gaddar davranıyordum. Dün bana yakıştırdığı sapık kelimesinin intikamı elbet alınacaktı. Benim ağlamamış olmam incinmediğim anlamına gelmezdi. Hangi hareketim sapıkçaydı ki dün bana aleni tecavüzcüymüşüm gibi davranmıştı!
"Çıkmayacaksın, değil mi hayatımdan?!" dedi tükürürcesine.
"Ben dağıttığımı toplamadan gitmem." dedim tek nefeste. "Hayatını fabrika ayarlarına geri döndürüyorum." Dudaklarımı ıslatıp Nazlı'ya baktım. Göz damarları şişmişti. Burun kanatları havalanacak gibiydi. "Sanırım ben yokken bu 'SAPIK'la takılıyordun." Ansızın dişlerini sıkmaya başlayınca. "Arkadaşı bulduğum yere bırakayım, giderim." Gözlerinden ateş fışkırıyor gibiydi ama umursamadım. Gidecekken kolundan yakalayıp kulağına eğildim. "O çok korktuğun şey var ya." dedim usul usul. "Dün gece benim yerimde Can olsaydı gözünü kırpmadan yapardı." Sonra bir adım geriledim ve sıkılı dişlerimin arasından konuştum. "Oyun, arkadaşlık, davet." dedim kestirip atarcasına. "Hiçbiri gözümde değil artık. Sadece bana olan muamelenden vazgeç! Çünkü sapık olan o. Ben değilim."