7. Bölüm
-Harun-
Mahalle berbattı ama bunun benim yüksek standartlarımla ve belli düzeydeki hayat şartlarımla uzaktan yakından alakası yoktu. Evet, ben şirket sahibi her varis gibi parayla şımartılmış bir velettim. En azından on iki yaşına kadar şaşa ile büyütüldüğümü itiraf etmeliydim ama sekizinci yaşımın tam ortasında aile içinde başlayan ve gittikçe harlanan ateşte büyüyen ebeveyn kavgalarımın ardı arkası kesilmeyince hayatımın şaşasının ya da yüksek standartlarının bir önemi kalmamıştı. Huzur. Beş harf iki hece. On altı yaşına kadar cebimdeki paradan çok huzurun peşinde koşmuştum ve dün gece bu pencerenin altında, arabanın içinde pineklerken bu mahallenin hiçbir şekilde huzurlu olmadığını öğrenmiştim. Acaba Nazlı, kaldığı apartmanın birinci katında escortların oturduğunu ve kızların sevgilisinin sabah beşte eve gelip kızları öldüresiye dövdüğünü biliyor muydu?! Elbette olaylar karşısında sessiz kalmam mümkün değildi. Polisi aramanın ne yazık ki işe yaramadığını da dün gece tecrübe etmiştim. Bazı kadınların içinde bulundukları durumun çaresizliğine bu denli teslim olması ne kadar da acıydı... Polisi arayıp olan biteni Mazdam'dan izlerken değişen hiçbir şeyin olmayacağını da biliyordum açıkçası. Polis apartmandan çıkar çıkmaz devam eden çığlıklar... Ve Nazlı bunları duymuyordu, öyle mi? Belki de hasta olduğu için ölü gibi uyumuştu... Yine de elimden gelen bir şeyler olmalıydı; dedim ve youtubedan polis sirenini açıp ses bombamla saat başı mahalleyi şenlendirdim. Taa ki yirmili yaşlarının sonunda, hafif göbekli ve esmer bir adam apartmandan çıkıp bağrış sesleri kesilene kadar. Tam dört saat sonra... Bu yüzden şimdi Nazlı'nın çantasını açıp anahtarını bulmaya çalışırken gerildim. Burası tekinsiz bir mahalleydi. Dahası, huzursuzluk mahallenin yollarından dökülüyordu. Çocuklar sapanla kuş avlarken lamba patlatıyordu, escortlar kol geziyordu ve tabii bir de kendini adam zanneden mahlukatlar vardı!... Anahtarı yuvasına oturtup kapıyı açarken belinden tutup gövdeme bastırdığım kızı kucağıma alıp "Hadi bakalım güzelim." dedim sessizce. Ayağımla kapıyı ittirip örterken evin ne kadar çıplak olduğunu görüp afalladım. Yerlerde halı yoktu ve kesinlikle duvarların artık boyanması gerekiyordu. Yer yer sararmış ve zaman zaman sıvasını atmış duvarlarda is lekeleri de vardı. Önceki sahiplerinin bu lekeyi oluşturabilmek için ne gibi bir faliyette bulunduklarını merak ettim doğrusu ama durup holü inceleyecek halim yoktu. Ev küçüktü; holün sağında mutfak ve solunda bir oda vardı. Odaya geçip Paletlerin üzerine serilmiş bir şilte görünce Nazlı'yı ayaklarının üzerine bırakıp onu yavaşça sarstım. "Nazlı, eve geldik." Çok ince ve kısa bir inilti koyuverdi. Ayılmak zor geliyormuş gibi bir hali vardı ki bu gayet doğaldı çünkü aldığı antibiyotik oldukça ağırdı ve muhtemelen uykusunu getiriyordu. Açılamayan gözlerinden birini ovuşturmaya başlayıp damağını şaklattı. "Su." dedi sadece ve gözlerini bile açmaya gerek duymadan yatağını bulup uzandı. Hızlı adımlarla mutfağa geçtim.Burası hole ve yatak odasına oranla kesinlikle çok daha doluydu. Belli ki Nazlı hanımın özel bir bardak koleksiyonu vardı. Şimdilik sadece market ürünleri vardı ama yakın zamanda muhakkak özel seri bardaklara da geçerdi. Hazır su olmadığı için suyu musluktan doldururken telefonum çaldı. Çeşmeyi kapatıp arayana baktım. Poyraz'dı. Muazzam bir kuzen ve harika bir dost olmasının yanı sıra Poyraz'ın en sevdiğim huyu beni hiç aramamasıydı ve o arıyorsa konu asla önemsiz olmazdı. Telefonu açıp kulağıma götürdüm. Bir yandan da Nazlı'nın yanına gidiyordum. Battaniyesine sarınmış ve duvar dibine sinmişti. Büyük adımlarla yatağına gidip hemen yanına oturdum. Çenesini kaldırıp daldığı rahatsız uykusunda dürttüm onu. "Nazlı, suyun." dedim sadece. Bu sırada Poyraz telefonun ucunda beni bekliyordu. Bu aramızdaki telefon geleneği yazısız bir kural gibiydi. Birbirimize özellikle Kuzen, demedikçe konuşma başlamazdı. Ve eğer biri demiş diğeri susmuşsa biraz beklemek en iyisiydi. Naz titrek elleriyle suyu elimden alırken bende bardağın altından tutmaya devam ediyordum. Nitekim iyi de yapıyordum çünkü Nazlı'nın parmak boğumlarındaki beyazlıklara rağmen bardağı yeterince sıkı tuttuğu söylenemezdi.
"Kuzen," dedim nihayet beni sükutla bekleyen adamı ödüllendirirmişim gibi. Poyraz nefes alıp
"Nihayet," deyince güldüm. "Tuvalete falan düştün sandım."
"Tuvalette değildim." Nazlı bardağı bırakınca yatağının yanında duran ve elma kasalarından yapıldığı belli olan komodine bardağı bırakıp Nazlı'yı yatağına yerleştirdim. Uykuya teslim olması bir saniye dahi sürmemişti. "Ne oldu?" diye sordum balkona çıkarken.
"En çok aramızdaki bu uyumu seviyorum kuzen." Sesinde söylediklerini onaylayan bir tını vardı ve kesinlikle bu tını keyifle dans ediyordu. Sonra duraksadı. Eğer onu okumakta iyiysem şimdi onun ellerini saçlarından geçirdiğine emindim. Biliyordum. Beni keyifli bir şey için aramazdı. Keyifli şeyleri paylaşmayı sevmezdi çünkü ağzına tükürdüğüm! Halamın yaptığı bir ton hamsi çilihtasını kimse gelmeden yediği gün hala aklımdaydı ve piç oğlu piç, babası hariç (!) aşağı katta olduğumu bilmesine rağmen çağırma zahmetine girmemişti!... "Seni boş yere aramayacağımı biliyorsun." dedi. Şimdi sesi iyiden iyiye keyifsizleşmişti. Yine de sesine ve söylediklerine rağmen kendimi konudan uzaklaşmış ve hamsi çilihtasını düşünürken buluvermiştim! Bu engelleyebildiğim bir şey değildi! Beni her arayışında kendimi hamsi çilihtasını düşünürken buluyordum.
"Evet, beni hep boktan durumlar için ararsın! Bir günden bir güne gel şu çilihtayı beraber gömelim diye aradığını görmedim zaten!" Sesimin tonu beni bile hayrete düşürecek cinstendi ama kendimi alıkoyamıyordum. Hele de ahizenin ucundan şen bir kahkaha yükseliyorken kendime hakim olmak gittikçe güçleşiyordu. Balkon demirlerine tutunup "Neyse." dedim dişlerimin arasından. Poyraz'da kahkahasını sonlandırırken yine kendime engel olamayıp "Piç oğlu piç!" dedim hiddetle.
"Babası hariç." diye ekledi hemen neşeyle.
"Tabii, amcam hariç." dedim zar zor. Sonra yine patladım. "Amcam da bi' tepsi burma gömdü geçen yaz. O da çağırmadı kardeşini. Bırak oğlum," dedim sinsi bir tonda. Bu arada Poyraz kahkahadan yıkılıyormuş gibiydi. "Sülalenin yanılma payısınız siz. Siz var ya, akraba değil akrepsiniz oğlum. Size susadık desek, son damlayı şimdi yuttum dersiniz-"
"Tamam lan," diye kesti beni birden. Sesi kızgın değildi ama anlaşılan hakaretlerime doymuştu. "Anladık, Bir pis boğaz Aktan'larız. Sizse asilzade."
"Açzade!" diye bağırdım gülerek. O da gülerek bu eğlencenin sonuna nokta koydu. Sonra çok derinlerden gelen bir sesle "Harun." dedi. Bir şeyler geliyordu. Böyle yenilir yutulur cinsten olmayan bir şeyler. Yenilir yutulur olsa Poyraz beni aramazdı zaten! "Şirkete gelmen lazım kuzen."
"Konu beni alakadar etmiyorsa biraz daha işten uzak kalmayı yeğlerim."
"Konu tam olarak seni ilgilendiriyor." Poyraz göğüs geçirirken anladım.
"Nazlı'ya da Ece'ye yaptığını yaptı, değil mi?" Elimle şakaklarımı sıkarken Poyraz'ın sözlerimi red etmesini bekledim ama sessizlik uzayınca sıkılı dişlerimin arasından "Baba..." dedim. "Kuzen, babam dosyayı gördü mü?"
"Engel oldum." dedi hemencecik. "Dosya bende, hemen gelirsen-"
"Yarım saate orada olurum." dedim ve cevap beklemeden telefonu kapadım. Kendime ayırdığım bir dakikanın ardından hızlıca Nazlı'yı kontrol edip evden çıktım. Bir anlık tereddütle de olsa dün gece mahallede şahit olduklarımı da göz önüne alarak Nazlı'nın anahtarını yanıma aldım. Bir yedeğinin bende olmaması için hiçbir mahsur yoktu bence. Evet, biliyordum. Bu doğru değildi ve belki bir noktada haneye tecavüz bile sayılabilirdi ama kendimi ışığa çekilen pervane gibi hissediyordum. Nazlı'dan bir türlü uzaklaşamıyordum! Ve eğer bu mahallenin rutini dün gecenin ki gibiyse takipçi sapıklar gibi davranmaktan kendimi geri çekmeyecektim.
Mazdamı şirketin otoparkına sokarken çıkan bir Volvo s80 gördüm. Yanyana geldiğimiz anda pencereyi indirip Tuna'ya baktım. "Vaaay," Çocuk alnına dökülen saçları bir baş hareketiyle arkaya atarken çarpık bir gülüşle bana bakıyordu. "Seni şirkette göreceğimi bilsem biraz daha oyalanırdım."
"Beklenmedik ziyaret." dedim. "Senden ne haber? Ne işin var burada?"
"Poyraz'la iş konuşmak için geldim ama-"
Sözünü kestim. "Ama ne mümkün, değil mi?"
Kaşlarını kaldırıp inanılmaz ölçüde yuvarlaklaşan gözlerini üzerime dikti. "Üç yıldır bu şirkette çalışıyor; hala şirketi nasıl olupta zarara sokmadığına şaşıyorum."
Kafamı salladım. "İş hayatında profesyonelde ondan." dedim çabucak. "Adamın garezi sana bana."
Dudaklarını birbirine bastırırken "Baksana," dedi. "Sen hala sözünün arkasında durmak istediğine emin misin?"
Sertçe burnumu çektim. "Abi, bunlar ayaküstü konuşulacak mevzular değil."
"Tamam," bu sözüm onu daha da memnun etmiş gibiydi. "Yarın akşam benim evimde Poyraz'la iş konuşmak için bir araya geleceğiz."
"Ve Özge tabii." dedim keyifsizce. "Yok abicim, Özge'nin olduğu yerde olmamayı tercih ediyorum."
"Özge lojistik departmanının başına geçecek. Sende biliyorsun bunu. Ayrıca bir mimar olarak lojistik departmanıyla sıkı bir ilişkin olmayacağı da gün kadar aşikar."
"Tabii," derin bir nefes aldım. "Sermayemizin ortak olduğunu unutursak ve yönetim kurulu toplantılarında yüzümüze bakmadan kritik yapmayı başarabilirsek ortaklık neden olmasın ki?"
Tuna'nın direksiyonu tutan elleri gevşekleşirken "Eminsin yani?" dedi. "Mezun olup bu şirkette işe başlayacaksın ha?"
Sabit duran aracıma gaz verip "Kesinlikle," dedim Tuna'ya bakıp "hayır."
Tuna yavaşça otoparktan çıkarken bende Mazdamı park edip şirkete girdim. Poyraz'ın odası yönetim kurulunun bulunduğu kattaydı ve Aktan Holding sadece bir şirket değil bir marka olduğu için her bir kat bir başka hizmet ediyor gibiydi. Bu konulardan hiç anlamıyordum. Asla. Benim aşina olduğum tek şey Selçuk amcamın Otelleriydi. Tüm o çizim aşamaları, mimarileri birer mühendislik harikasına dönüşen oteller ve kesinlikle o otellerin işletmesi... Bu yüzden şimdilik Amcamın otellerinin dilinden anlayabilecek kadar işin içindeydim ve sebebi kesinlikle işletmeden çok mimarlık kısmıydı. Ayrıca babam, ortağımız Hakan abim ve Haluk dedemle birlikte işin araç sektörüyle ilgilendikleri için amcamın oteller zincirine pekte uğramazlardı. Hakan abi, Tuna'nın üvey babasıydı ve aralarındaki yaş farkının oldukça az olması sebebiyle Tuna dahil kimse adama amca demek istemiyordu. Üstelik parlak bir zekaya sahip iyi bir otomobil mühendisiydi. Oluşturduğu ekiple birlikte iki yıldır çalışıyor; Aktan markasına sahip bir seri araç çıkarmaya çalışıyordu. Turizm sektörüyle ilgilenen bizler için en iyi yer Selçuk amcamın katıydı. 14. katta indiğimde Poyraz elinde biri mavi biri kırmızı bir dosyayla sekreterinin yanından geliyordu. Beni görür görmez adımlarını hızlandırıp odasına geçti. Jaluzilerini indirirken "Hangisi?" diye sordum. Elindeki kırmızı dosyayı maviden ayırarak bana uzattı.
"Sana da selam, kuzen."
Gözlerimi devirmek için bile kafamı kaldırmadım. Bunun iki sebebi vardı; ilki göz devirmemi oldukça kızsal bulmasından ötürü benimle her seferinde dehşet derecesinde dalga geçmesine mani olabilmek, ikincisi ise göz devirmeme değmeyecek kadar aptalca bir yorum yapması.
"Sen okudun mu?" dedim hızlıca ona göz atıp. Cevap vermekte ikilemde kalırmış gibi bana bakınca kaşlarımı çatıp dosyaya döndüm.
"Sen bu kıza aşık mısın?"
Derin bir nefes alıp masasının karşısına oturarak sırtımı geriye yasladım. Dosya elimden aşağı, koltuk ayaklarına doğru sarkarken "Hayır." dedim hızlıca. "Ama galiba bir şeyler oluyor. Yani bana." Dudaklarım yarı aralık Poyraz'a baktım. Konuşmak acı veriyor gibi... İçime iğneler batıyor gibi... Dilim susmak istiyor gibi... Öyle baktım dosyaya. Hissettiklerim yüzünden batmıyordu iğneler, susmamın nedeni anlamlandıramadığım sıcaklık değildi. Bir şeyler vardı benden Nazlı'ya akan ama asla ulaşamayan. Bir bıçak kesmişti sanki dününü de bu gününe kanlar boşanıyor, yarası tuz basmış gibi yanıyordu. Araba çarpmış kedi yavrusu, dokundurtmuyordu kendine. Yaklaştırmıyordu. "Aşık değilim." dedim üstüne basa basa ama... Pervaneye döndüm kuzen. Ece de olduğu gibiyim." Son sözler dudaklarımdan dökülür sökülmez Poyraz masasının üzerinden bana doğru eğildi ve tehditkar bir sesle.
"Sakın!" dedi.
Başımı yavaşça sallayıp geriye attım. "Sakın'ı geçtim. Yapma'nın ortasındayım ve Boku Yedim'nin tam başındayım." Ani bir şekilde nefes alıp doğruldum. "Baktın, değil mi?" Başımla dosyayı işaret ettim. "Dosyaya. Baktın. Kötü mü? Yani... Çok mu kötü."
Poyraz dakikalarca ellerinin parmaklarıyla oynayıp dudakları araladı ama bir türlü konuşmayı beceremiyordu. "Bu Ece gibi değil." dedi sonunda usulca. "Ece'yle aranızdaki olay tamamen sosyal statüydü. Kızın özgür ruhu ve senin aidiyet duygun sizi ayırdı. Bu ailenin de öngördüğü bir şeydi---"
"Ama kimsenin öngördüğü şekilde olmadı, değil mi?" diye devraldım cümlesini. Kendi cümlemi hazmetmem için bir süre bekledi.
Sonrasında "Üzgünüm." dedi kısık bir sesle.
"Ne?" dedim sonra dosyayı fırlatıp. "Ailesi mi yok? Yoksa ailesi uyuşturucu karteli falan mı? Ya da... Fakir mi? Evet, barda çalışıyor ama sonuçta hukuk okuyor Poyraz-"
"Harun, bu öyle bir şey değil."
"NE O ZAMAN?!" Sesimin tonu saçma sapan bir şekilde yükselmişti ama kontrolü elime alırcasına durdum. "Sakinim." Fırlattığım dosyayı düştüğü yerden alıp okumaya çalıştım ama olmadı. "Sen anlat." dedim dosyayı kapatıp. "Okuyabilecek gücüm yok."
Bana yalvaran bir bakış attı. Poyraz'la kardeşten öte olmamızın bir sebebi vardı. Birbirimizle bu denli atışmamıza rağmen birbirimizi bu denli candan sevmemizin bir sebebi... Ece hayatımı toparlayan, hayatımı bir düzene koyan, nefes almamı sağlayan kadındı. On altımda geçirdiğim kazadan sonra aylar süren rehabilitasyon dönemimde elimi tutan kadındı ve o öldüğünde... Nefesimin nasıl da kesildiğine şahit olan kişi karşımda oturan adamdı. On dokuzumda Ece'yi kaybettiğimde, nasıl kendimi de kaybettiğimi gören ve yirmi üçüme, yani bu günüme değin nasıl toparlayamadığımı en yakından tecrübe eden adamdı. Değişen bir şeyler var derken beni tedirgin eden, KORKUTAN yegane şey buydu işte. Dört yılımı sadece bir varlık olarak sürdürmüşken şimdi ruhumun varlığına çomak sokan biri vardı ve bu biri hayatımdan çıksın istemiyordum. Hissettiğim aşk değildi ama ona bağlandığımı hissediyordum.
"Bunu sen okusan-"
"Sen anlat abi." Endişeden bacağımı zıplatmaya başlamıştım.
"Bizle yaşamaya başladığın seneyi hatırlıyor musun?" diye sordu sonunda pes ederek. Başımı salladım. Unutulacak şeyler değildi. Sebebinin detaylarını bilmesem de babamın işkolik tavırlarının aile yaşantımıza pek güzel yansımadığını itiraf edebilirdim. Kavga ve gürültü eksik olmazdı ve bir keresinde annemin 'Canisin sen. Katilsin!' dediğini duymuştum. Bu beni öylesine etkilemişti ki babamın evden ayrıldığı gece annem ağlarken yanına gidip oturmuş ve anlamının derinliğini bilmediğim kelimeye tutunup, 'Babam kimi öldürdü?" diye sormuştum.
"O sene yengemle amcamın ayrılmasının sebebi ailevi bir durum değildi." dedi itiraf edercesine.
"Poyraz, mevzuya dönsek abi. Anamla babamın on altı yıl önce ettikleri kavga beni hiç ilgilendirmiyor."
"O zaman marka bizim değildi. "Poyraz söylediklerimi duymamış gibi devam ediyordu; durum canımı sıkmaya başlasa da onu dinlemeye karar verdim. Poyraz adamı deli ederdi ama neşesi yerindeyse. Değilse, konuyu uzatmadan ortaya döküverirdi. Bunların Nazlı'ysa bir bağlantısı olmasa anlatmazdı, değil mi? "Belki anımsarsın. 2001 yılına kadar Aktan Holding olarak iş dünyasındaydık ama 2002 yılında Aktan Holding ve Doğan Grup birleştiğinde A&D markası altına girmiştik. Aktan Holding ve Doğan Grup. İyi hatırlıyorum çünkü adamlar otomotiv işindeydi ve biliyorsun, seninle geçirdiğimiz şu kazaya kadar aklımı arabalarla bozmuştum."
Kesinlikle çok net hatırlıyordum çünkü o kazayla birlikte omurgamı öyle zedelemiştim ki bir süre yatalak kalmıştım. Fizik tedavilerim sonuç verene değin Poyraz derin bir vicdan azabı çekmişti. Karısı Melisa ile tanışmaları da bu dönemlere denk geliyordu ne güzel ki.
"Eee..." dedim sabırsızca.
"Sonunda dayanamayarak ayağa kalktı ve karşımdaki koltuğa oturdu. "Tek bir sefer söyleyeceğim." Durum sanki kritik değilmiş gibi daha da geriyordu beni. "Doğan grup 2001 ve 2002 yıllarında otomobillerini İzmit'ten İstanbul'a taşırken zincirleme kazalara sebep oldular ve tabii pek çok can kaybına da... Bu yüzden piyasadan silinmek üzereydiler ve hisse değerleri o denli düşünce dedem babam ve amcam bu fırsatı kaçırmak istemediler."
"Konu ne ara Nazlı'ya bağlanacak?" diye sordum çileden çıkarcasına. "Amcam yani baban, Doğan Gruptan lojistik departmanını düzenlemesini istese de adam bunu göz ardı etti."
"Eee!" Sonunda bağırtmıştı işte beni
"Eeesi," Poyraz dudaklarını ıslatıp birkaç saniye söyleyeceği kelimeleri telaffuz edebilmek için kendinde cesaret topladı. "2004 yılında A&D arka arkaya araç taşıyan üç tırını otoyola döktü." dedi usulca.
Poyraz ortaya koyduğum dosyayı alıp birkaç sayfa çevirdi ve aradığı yeri bularak dosyayı bana uzattı. Ben okurken o aynı zamanda konuşuyordu. "A&D Grup 5 Mart 2004 yılında pek çok ölüme sebebiyet verdi. Ve...."
"Nazlı Beyruz bu kazadan yaralı kurtulan çocuklardan biri." Hikaye o kadar uzundu ki bir an gerçekten masal dinliyormuşum gibi geldi. Beynime saplanan ani ağrı sebebiyle gözlerimi ovuşturmaya başladım.
"Yani şimdi sen!... Sen bana, o kızın ailesinin ölümüne bizim şirketimizin sebep olduğunu söylüyorsun."
Poyraz diyecek bir şeyi yokmuş gibi bana bakıyordu.
"Annem bu yüzden babama katil diyordu."
"Bu kesinlikle amcamın suçu değildi!" Hızla atılarak ayağa kalkmıştı. "Amcam lojistik departmanını yapılandırmak istiyordu ama doğan grup işçilerini en alt seviyeden sigortalamıştı ve yeni elemanlar yeni sigortalama işlemleri... Anlayacağın adam amcamı hep bir geçiştirdi.
"Biz de onlarca insanın kanına girdik." Elim ayağım titremeye başlamıştı. Bir sürü insanın hayatına mal olmuştuk. Nazlı'nın ailesinin hayatı... Ve Nazlı'nın hayatına.
"Bu kadar mı?" dedim sonunda dayanamayarak. Kapı kolunu tutuyordum ama Poyraz'ın sesi otoriterdi. "Naz işin peşini bırakmıyor."
"Ama artık A&D değiliz!" dedim sertçe. "Şirketler ayrıldı değil mi? Kendi markamızı yarattık!"
"Naz geçen ay temyize başvurmak için savcılığa gitmiş."
Ah Tanrı'mmm... Beynim patlayacak gibiydi.
"Yani tabii, işin üstünden on dört yıl geçtiği için dava açılamıyor ama Harun, kız hukuk okuyor. Legal, illegal, her türlü bu işi eşeleyecek gibi.
Tamam, aşık değilsin ama kıza bağlanmaya başlamışsın." Gelip dosyayı göğsüme çarptı. "Her şey ortaya döküldüğünde senin de kırılıp parçalanmanı istemiyorum." dedi gözleri kararmıştı. Kararlı bir yapısı vardı. Birkaç saniye bekledi. "Seni Ece'de gördüm. Nasıl başladığını ve bittiğini biliyorum. Naz'a ona davrandığın gibi davranıyorsun. Ayrılamıyorsun ondan.
Dün gece, sen, ben,Barış balığa gidecektik ama sen gelmedin." dedi. Sesinde kızgınlık yoktu; aksine her şeyi anlıyordu. "Onlaydın. Bu ortada." dedi. "Ama sana kızmıyorum. Sadece tavsiye vereceğim; şimdi ondan uzaklaşırsan kimse zarar görmez ama işin uzamasına izin verirsen iki top yumak gibi birbirine karışırsınız..." Omzumu tutup sarstı. "Ve kördüğüm olursunuz abiciğim."
Bakışlarımı yere diktim. Yanlış yazılmış matematik sorusu gibi cevapsız kalakalmıştım ortada. Çenemi sıvazlarken konuştu. "Kızdan uzak dur abim."