6. Bölüm

3296 คำ
6. Bölüm Üstüm ve başım resmen pastaydı. Bu da gayet normaldi çünkü tabak kullanmayı red eden güruh çatal kullanmayı da red ediyordu. İşin ilginci pastayı yemeyi de red ediyordu. Herkesin üstü başı, ağzı yüzü ve hatta neredeyse saçlarımız bile pastaydı. Ben sanırım... Yani sanıyorum ki... İşin doğrusu ben hiç mi hiç eğlenmiyordum! Eğlence bu değildi! Pastanın canına okumak, bar parkelerini vişneli likörlü pastayla sıvamak, elbiseni meyveli kokteylle çitilemek eğlenmek olamazdı! Dans ederdin, şöyle güzle bir filmden keyif alırdın, seviyeli espriler... Ne bileyim? İlla üstünü başını mahvetmek istiyorsan paintball'a giderdin! Yemekle yıkanmazdın ki!.. "Yüzün acı çekiyor?" Harun sweetindeki pastayı parmaklarıyla toplarken gülüyordu. "Bunun adı eğlence olamaz!" dedim ağlamaklı bir tonda. Beni yakalamış gibi yüzüme baktı. "Ne?" dedim sinirle. "Şuna bak! Her tarafım kek ve kremşanti." Kulağımın arkasından kurtulan saçıma ve saçımdan sarkan keke baktım; saçımı kokladım. "Üstelik vişneli likör kokuyorum." Tezgahta benim olduğum tarafa eğilip saçımı kokladı. Gözlerini kapamış ve gülümsemişti. "Portakal." diye mırıldandı. "Şampuanın portakal özlü mü?" Etrafıma bakınıp saçlarımı tekrar kulağımın altına sıkıştırdım. "Evet," dedim yüzüne bakmadan. "Güzel," diye mırıldandı. Saçımdan sarkan bir parça keki peçeteyle sıyırıp tiksintiyle peçeteyi çöpe attım. "Hiçte güzel değil." Dedim sıkıntıyla. Üstüm başım mahvolmuş bir halde. Üstelik barın her yeri de öyle. Saat ikiye geliyor ve misafirler yeni gitti. Barı temizlemem, duş almam ve kıyafetlerimi yıkamam lazım. Üstelik yarın sekiz buçukta dersim var." Barın altından çöp sepetini alıp masaya yöneldim. Harun peşimden gelirken "Yardım edebilirim." Deyince hayrete düşmüş bir halde ona döndüm. "Ne?" dedi ben çöpleri alırken o da bardakları topluyordu. "Sel günlük paramı vermeyecek mi? O halde işimi düzgün yapmalıyım." "Peki." İçimden gelen gülümseme dürtüme engel olamayarak işime döndüm. O esnada Harun'da mutfağa inmiş ve muhtemelen bulaşıklara girişmişti. İşin doğrusu her yer bok gibiydi. Sanki biri pastanın içine bomba yerleştirmişti ve sonra da patlatmış yetmeyince de olay mahalinde parti vermişti. İşim bittiğinde üstümde sadece portakallı şampuanım kokusu yoktu; vişneli likör ve ter kokusunun iğrenç bir karışımı da portakal özüyle sevişmiş gibi bir koku vardı. Sel tuvaleti yıkama işini bitirmiş ve Harun'da ellerini kurular vaziyette yanıma gelmişti. "İşini bitirdin mi?" diye sordu masaya yaslanıp. Viledayı son bir kez sıkarken "Evet." Dedim. "Hazırlan da seni bırakayım o halde." "Gerek yok." Dedim. "Sel beni bırakır." "Üstün başın pasta ve sanırım Sel'in motoru var." "Eee?" "Açıklama yapmama gerek var mı?" "Açıklama yapmana da beni eve bırakmana da gerek yok." "İnadının sebebini söyle sana ısrar etmeyeceğim." Dedi. "Çünkü beni eve bırakmana gerek yok." Dedim her şey barizmiş gibi. "Bir rutinim var ve bozmama gerek yok." Derin bir nefes alıp bana baktı . "Argümanın deli seviyesinde saçma ama isteğin buysa bu sefer üstelemeyeceğim." Bir balerin edasıyla dizimi kırıp gülümsedim. "Teşekkürler mazdalı prens." İki parmağıyla selam çakıp "Her zaman prenses." Dedi. Sonra tam çıkacaktı ki dönüp karşıma dikildi. "Naz?" "Hani ısrar yoktu." "Yok. Yani konu o değil." Dedi peşimden beni takip ederek. Normalde üzerimi değiştirirdim ama şimdi saçlarım bu haldeyken en iyisi üzerimi değiştirmemekti. Temiz kıyafet poşetimi çantama atıp artık iflah olmaz saçlarımı özensizce topladım. Sel sandalyeleri masaların üzerine ters oturturken Harun'u dinliyordum. "O zaman?" "O zaman," dedi beni taklit edercesine, "Bu gün nasıldı?" "Dedim ya!" dedim tane tane, "Bu günün eğlenceli hiçbir tarafı yoktu. Ayrıc-" "Onu demiyorum." Dudaklarını ıslatıp anlamamı bekler gibi bana baktı. Güncelleme şimdi gelmiş gibi başımı salladım. "Harun, yapamam." dedim üzüntüyle. "Bak sana karşı çok ön yargılıyım. Bu gün ve bu gece pek çok ön yargımı sarstığını kabul ediyorum ama konu sadece sen ya da benim ön yargılarılarım değil. Konu çoğunlukla benim." Yüzünde sinir bozucu bir ifade vardı. "O kadar mı kötü bir sevgiliydim?" dedi. Gözlerimi kapatıp gülümsememe engel olmaya çalıştım. "Bana dans etmekten hoşlanmadığını söyleme," dedi sonra gülüşümden bir şeyleri yakalamış gibi. "İyi bir sevgilisin." dedim itiraf edercesine. Dans etmek güzeldi. Eğlenceliydi. Ayrıca ilk defa biri gözlerimin içine bakıp saçlarımla oynamıştı. Bu hareket bana her zaman salaklık derecesinde komik gelirdi. Birisine bakıp saçlarıyla oynamak... Ne amacı vardı ne de bir işe yarardı. Tamam romantizmde pragmatizm aramak saçmalıktı zaten ve ben aşırı realist ve mebzul miktarda pragmatisttim ama o an... Yani sanırım duyguların seni yönlendiriyorken bu halt işe yarıyor mu, diye soramıyordu insan. "Ama aile bambaşka bir şey Harun!" dedim inlercesine. Yalvaran bakışlarını gözlerime dikmiş bana bakıyordu. İnatlaşıyor muydu benle? Bakışlarımı kaçırmadan ona baktım. Beni bu bakışlarla ikna edemezdi. Sonra aniden uzanıp boynuma dokundu. O kadar ani hareket etmiş olmsına rağmen ansızın bir adım geri kaçmayı başardım. Ama vazgeçmemiş gibi elini boynuma uzattı. Kaşlarını çatmıştı. Soğuk elleri farkında bile olmadığım bir şekilde cayır cayır yanan tenime değince bir anda titredim. "Ellerin buz gibi!" Boynumdan çektiği ellerini telefonun ışığına tutarak "Neden bu kadar terledin?" diye sorunca Başımı eğip "Sence?" diye sordum. "Barın canına okuduk, dağıtmakta topla- Ah, çek dedim ellerini buz gibi!" Bu sefer elini acımasızca alnıma yapıştırmıştı. "Ellerim soğuk değil Naz," dedi. "Ilık hatta sıcak bile sayılır." Elini alnımdan çekip göz torbalarımı çekiştirdi. "Göz torbaların kanlanmış." dedi. Sonra bana bakıp "Boğazın acıyor mu?" diye sordu ancak cevap vermemi beklemeden ağzımı açmaya çalışınca eline vurup onu kendimden uzaklaştırdım. "Sadece yoruldum!" dedim üzerine basa basa. "Hadi yürü acile gidelim." Kolumu ondan kurtarıp "Bırak beni!" dedim incecik bir sesle. "Benim bir şeyim yok." Yüzüme o kadar onaylamaz bir ifadeyle baktı ki birkaç saniye olduğum yere sinmekten kendimi alıkoyamadım. Tam saçmaladığını söyleyecektim ki Sel yanımıza gelip cebinden Harun'un parasını çıkarttı. Bense haftalık olarak alıyordum paramı. "Naz, hadi abiciğim," dedi ama bana bakar bakmaz kaşlarını çattı. "Gözlerin kanlanmış." dedi. "Hasta mı olacaksın sen?" Harun zafer kazanmış bir edayla bana döndü. Bense gözlerimi devirip Sel'e baktım ama bakışlarımla karşılaşır karşılaşmaz "Rengin atmış resmen." deyince Harun ara vermeden atıldı. "Bizde şimdi acile gidiyoruz." Ağzımı açmıştım konuşacaktım ki Sel önden yürüyor ve çıkmamız için bize işaret ediyordu. "İsabet olmuş." dedi. "Bu gece bir işim var da." deyip Harun'a göz kırpınca ne ara kanka olduklarına anlam veremeyerek kepenkleri indirişine baktım. "O halde Naz'ı sen evine bırakırsın." Harun başını olumlu anlamda sallayıp bana baktı. Sel çoktan motoruna binmişti. Yüzüme bakıyordu ama ifadesizdi. Sonra cebinden anahtarını çıkartıp hiçbir şey söylemeden arabasının kilidini açtı. Midye satan çocuk tezgahını toplarken ve arnavut kaldırımlı sokakta sarhoş sevgilisini yürüme zorlayan genç dışında ıssız sokaktaki tek hareketlilik Harun'un Mazdasının bir yanıp bir sönen farlarıydı. Göğüs geçirip arabasına doğru yürüyünce dudakları çapraz bir şekilde büküldü. Gamzeleri belli belirsiz kendini göstermişti. Arabasına yaklaşınca adımlarını hızlandırıp kapıyı açtı. Bir şey söylemeden bindim. O da bir şey söylemedi. "Evime gitmek istiyorum." dedim. Hemen ağzını açtı ama ona fırsat vermeden ekledim. "Acile değil. Evime, Harun." Koltuğunda dönüp bana baktı. "Evime!" dedim bir kez daha. Hırsla nefes alıp üzerimden kemere uzandı. "Tamam." dedi kemeri yuvasına yerleştirirken. Yolculuğun geri kalanı sessizlik içinde geçti ancak bu sandığım kadar rahatlatıcı değildi. Onun istediği olmadığı için kızdığını biliyordum ve bu ortamı geriyordu ama ağzımı açarsam tüm o otoritemi yıkar geçer diye bu gergin ortama ayak uydurmaya karar verdim. Sessizlik sürdü taa ki evimin olduğu sokağa girene kadar. Sonrasında bu gergin ortamı benim yarattığımı anladım. Evet belki başta kızmıştı ancak şimdi konuştuğunda konu ne benim ateşim ne inatçılığım ne de acildi. "Sokak çok tekinsiz görünüyor." dedi ortalığa. "Sokak lambaları niye sönük?" diye sordu önümüzde uzanan üç sönük lambaya da bakarak. "Çocuklar." dedim hızlıca. Sesim absürd denecek şekilde çatallaşmıştı. Anlamsızca bana baktı ama sebebinin söylediklerim mi olduğunu yoksa sesim yüzünden mi olduğunu bilemedim; bende devam ettim. "Tellerdeki kuşları sapanla vurmaya çalışıyorlar." Tek kaşını kaldırdı. "Her neyse," dedim. "Teşekkürler bıraktığın için." Benle beraber arabadan indi. Karşısına gelince "Naz," dedi endişeyle. Anlamsız bakışının çocuklarla alakadar olmadığını anladım. Sesim yüzünden bakmıştı. "ateşine bakabilir miyim?" dedi ısrarcı bir tavırla. Gözlerimi devirdim. "Hadi," deyince bir adım yaklaşıp dudaklarımı ıslattım. "Bak bakalım." dedim pes edercesine. İki elini de yanağıma koydu boynumu tutan bir şey olunca başım kendini öne doğru bırakıverdi ama hemen toparlandım. Çatık kaşları ve kızgın suratıyla bana bakıyordu. "İnat etme." dedi. "Hadi, acile gidelim." "Ateşime baktıysan bırak artık." Geri adım atmaya çalıştım ama avurtlarımı bırakmaya niyeti yok gibiydi. "Bakmadım." Sesinde öyle bir kızgınlık vardı ki duyan kendimi ölüme terk ediyorum sanırdı. Açmaya çalıştığım mesafeyi bir adımla arşınlayıp dudaklarını alnıma bastırdı. Dudakları soğuk bir demir parçası gibi yanan alnıma deyince bir kuş gibi titredim. Ilık elleri boynuma kayrken çırpındım. "Harun buz gibisin!" "Değilim." dedi ısrarcı bir sesle. "Sana bir teklifim var." dedi beni bırakmadan. "Ya benle hastaneye gelirsin ya da tüm gece bu arabanın içinde senin evinin nöbetini tutarım." Kollarımdaki aciz kuvvetle ellerini yanaklarımdan ayırıp "İyi geceler Harun." dedim. *** Geçirmeyi umduğumdan daha berbat bir gece geçirdiğim aşikardı. Vücudum yatak için kıvranıyordu ancak saçlarımdaki pasta kalıntıları ve vişne likörünün ağır kokusu midemi alt üst ediyordu. Ateşim olduğu için titreyen ve yalvaran, çığlık atıp bana küfreden vücuduma kulak tıkayıp soğuk bir duş aldım ama ateş ve bitkinlikten sonra başım da dönmeye başlayınca ılık suyla bir daha aldım. Ağrı kesici ve mide bulantısı ilaçları içtim. Odayı havalandırdım, temiz hava içeri girince kapıyı pencereyi örtüp hamam misali bir odaya geçtim. Soğuk mu iyi edecekti beni yoksa sıcak mı bir türlü bilemediğimden sarhoş sivrisinekler gibi kapıları bir açıp bir kapadım. Gecenin dördüne doğru soğuk havanın bana daha iyi geldiğine kanaat getirdim. Sürekli terleyen vücudum yüzünden bir türlü kuruyamamış saçlarımı bir saç bandıyla toplayıp bandın yanındaki şapkayı elime aldım. Bu şapkanın hikayesi ben daha çok küçükken başlamıştı. Küçücük bir çocukken tüm dünyanız, pamuk şeker, kaydırak yahut çoğu çocuğun olduğu gibi salıncaktır ve eğer yirmi çocuk aynı anda sadece iki salıncaklı bir parka gidiyorsanız... Eh, iyi şanslar çünkü o gün benim şansım pek yaver gitmemişti. Sadece yarım saatlik bir park süresi içerisinde on dakikadan fazladır salıncak sırası bekliyordum ve açıkçası sıranın bana geleceği yoktu. Üzüntü ve sinirden çakmak çakmak olmuş gözlerle topuklarımı yere çarpa çarpa yürümüş ve etrafıma pek bakmamıştım; gelen bisikletle sallanan salıncak arasında pestile dönmeden önce bana şans olarak verilmiş iki saniye vardı ve inanması güç olsa da ben kendimi yere atıp beynimi patlatmaktan kıl payı kurtarmıştım. Yine de alt çenemde salıncağın, sol kulağımın arkasında da bisikletin birer hatırası kalmıştı. O zamanlar altı yaşında olmak ve görüntünün değerinden bi'haber olmak avantaj olsa da yaşım on dörtten on beşe atladığı, benim çocukluktan ergenliğe geçmeye başladığım sıralarda yara izlerim kız erkek fark etmeden oldukça dikkat çekmeye başladığını fark etmiştim. Farkına vardıktan birkaç hafta sonra ise insan içine çıkmayı red etmiş ve dersler haricinde kendim yatağa bağlı bir genç haline getirmiştim. Ve mucize gibi gelen arkadaşım Burcu, saçlarımı uzatmamı ve bu kusurları saç, şapka unsuruyla mükemmeliyetin bir parçası haline getirmeyi teklif etmişti. Hayır, diyemezdim her ne kadar şapka uzayan saçlarımdan üç yıl sonra elime geçse de. Yine de kusurlarımla yaşamam gerektiğini biliyordum. Onlardan kurtulamazdım. Çenemde ki beyazlamış yarayı okşayarak balkona çıktım. Evimin bulunduğu sokak biraz banliyö tarzıydı. Pek güzel ev göremezdiniz ve açıkçası dış cephesi güzelce boyanmış doğru dürüst tek bir ev bile yoktu; yine de gözlerimi kısıp biraz uzakları görmeye odaklandığımda gözüm gönlüm açılıyordu. Parlayan ışıklar içimin biran olsun açılmasına, üzücü hatıraların tozlu rafa kalkmasına, dönme dolaptan beter karışan midemin durulmasına yardımcı oluyordu. Battaniyeme sarınıp içeri geçiyordum ki Harun'un arabasının gerçekten de aşağıda olduğunu görüp şaşırdım. Bir an yüksek ateşten beynimin buharlaşıp uçtuğunu ve bana hayaller gördürdüğünü sandım. Gerçekten de beni bekliyor olamazdı, değil mi? İçeri geçip telefonumu aradım. Ona gitmesini söyleyecektim. Derken birden içimden korkunç bir his yükseldi. Bir anlığına, sadece bir saniyeliğine Can'ın bana mesaj atmış olmasını umdum. Uzun ve hızlı akan bir geceydi. Belki Can mesaj atmıştı ama ben telefonumu elime alamadığım için görememiştim. Tek bir mesaj vardı. İşin heyecanlı kısmı; mesaj Can'dandı ama içerikler hiçte öyle hayal ettiğim türden değildi. 'Arkadaş olduğumuzu sanıyordum. Kalbini çarptıran biri vardı ve sen bana söylemeye dahi tenezzül dahi etmedin. -Can' Bir telefon bile etmemiş miydi yani? Lanet olası bir çağrı bile yapmamıştı. Hadi aramaları geçtim bir açıklama bile talep etmemişti. Bu muydu yani? Karşılaştırma yapmak istemiyordum ama Harun kendisinin bile olmayan bir ceket için peşimde dört dönmüş, günde neredeyse on kez aramıştı, Can'sa merak etmekte haklı olacağı konu için telefonu kulağına götürmeye mi üşeniyordu? Sinirim tepeme çıkmış ve oraya kamp kurmuş gibiydi. Elimle alnımı sıvazlayıp parmaklarımı tuşlara götürdüm. Ne yazacaktım? Ne diyebilirdim ki bu şekilde davranan bir aptala. Boş verdim. Daha onun açıklaması gereken bir öpücük vukuatı vardı. Sırayı devralmayı red ediyordum. *** Sabah yedide uyanıp lavaboya koşmam ve boş olan midemi lavaboya çıkartmamı saymazsak ve tabii bölük pörçük uykumu, aslında gayet sorunsuz bir gece geçirmiştim. Başım hala dönüyordu ve dün gece durulan midem yine şaha kalkmıştı ama iyiydim. Yine de bu gün bardaki izin günümdü ve aslında buna seviniyordum hele de dün geceki fiyaskodan sonra kafam böyle bin beş yüz haldeyken zılgıt yemeye dayanamazdım ama öte yandan bardan muaf bir günü hasta olarak geçirmek ise berbattı, arayıp soranım yoktu. Eylül meraklı bir şekilde beni arar diye ummuştum ama aramadı ve Can... O konuya hiç girmek istemiyorum. Kısaca okulu da asmaya karar verdiğimi düşünürsek bu gün hasta kıçımı sıcak yatağımdan dışarıya sürmemi gerektirecek hiçbir mecburiyetim yoktu ve şayet zil otuz kere alacaklı gibi çalmasaydı ya da pencereme senkron olarak her beş dakikada bir taş atılmasaydı gerçekten uyanmazdım da ama deli eden türden gürültülerdi. Birbirine geçmiş ve ayrılmakta pekte uzlaşmacı olmayan saçlarımı yüzümden çekip bir türlü açılmayan gözlerimi kıstım. 'Sabahın körü' temalı küfürleri ağzıma alma gibi bir lüksüm yoktu çünkü saat sabahtan çok öğlenin on biriydi. Onun yerine damağımı şaklatıp üzerime battaniyeyi bürüdüm. Askılı üstüm ve twetyli şortum kapıya açmaya uygun bir kombin değildi ne yazık ki. Diyafona doğru süründüğüm sırada kapı zili tam dört kere ötmüş ve cama iki kere taş atılmıştı. Kapıdakinin kim olduğuna dair içimde güçlü hisler uyanmaya başlamıştı. İnatla atılan taşlar ve kapı zilinden çekilmeyen o ısrarcı parmak. Derin derin solurken Harun, diye geçirdim içimden. Sonra kocaman bir kaya üzerinde 'UNUTTUN!' yazısıyla kafama toslamış gibi aydınlandım. Çocuk dün gece kapımda uyumuştu! Bende güya ona mesaj atıp 'Evine git.' diyecektim. Can'ın lanet olası mesajı her şeyi unutmama sebep olmuştu. Gözlerimi kapatıp dişlerimin arasından küfrettim. Sonra hızlıca lavaboya koşup yüzümü yıkadım. Keşke saçlarımı tarayacak vaktimde olsaydı ama zil artık canı çıkıyormuş gibi çalmaya başlamıştı. Hafifçe dönen başımla ve olağan hızımla kapıya koştum. En azından çapaklarımı temizlemiştim. "Kapı açık." Tanrı'm!.... Sesim sıcak patates yutmuşum gibi çıkıyordu. Başımı kapı çerçevesine yaslayıp onu bekledim. -Kim o? -Benim, ritüelini yapmadığımıza seviniyordum. Çünkü o beni bu halde bırakmayacak kadar inatçıydı bende bunu bilecek kadar onu tanıyordum. Merdivenlerin başında göründüğünde beklemeden konuştum. "Bak cidden kötü bir gece geçirdim." "Biliyorum. Oradaydım." Suratında artan bir endişe vardı. "Hayır. Yani gerçekten dinlenmeliyim." "Hayır, bence doktora gitmelisin." dedi otoriter bir sesle. Ateşten yanan dudaklarımı yalayıp "Tamam." dedim. Afallayarak bana baktı. "Gerçekten mi?" "Evet," dedim boğazımı temizleyip. "Berbat bir gece geçirdim." "Sevindim." deyince tek kaşımı kaldırıp ona baktım. Ah, Tanrı'm! Saç diplerim bile acıyordu. "Yani, kötü bir gece geçirmene sevinmedim tabii." dedi hızlıca. "Bu ağrılara daha fazla dayanamayacağım." "O zaman ben seni aşağıda bekliyorum." deyince. "Gerek yok." dedim ama der demez bana öyle bir bakış attı ki cevap vermeye cesaret edemedim. Midem yine dün geceki gibi karışmaya ve göz oyuklarım dahi ağrımaya başlamıştı. Üzerime boca olan kahve felaketinden sonra sosyete pazarından aldığım omzu düşük şeker pembesi bol tişörtüm ve beyaz bilek kaprimi giyip belimden aşağı dökülen saçlarımı taradım ve gerçekten çok acı çektim. Sanırım vücudumu ele geçiren mikroplar saç diplerimi de güçsüz düşürmüştü... Saçlarım ve kıyafetim derken kendimi apartman kapısı önünde buluvermiştim. "Bana öyle bakma." dedim onu görmezden gelmeye çalışarak. "Doktora kendim gidebilirim." "Kesinlikle. " dedi yanımda yürümeye başlayarak. "Bundan şüphem yok." "Teşekkürler." "Ama araba varken bu hasta halinle yürümene gerek de yok." Ona sert olduğunu umduğum bir ifadeyle baktım ama bu sefer o sert davrandı. "Buna mantık derler!" dedi. Yüksek sesle. Sesi ne kadar kadifemsi olursa olsun kendinden geçmiş başım için az bir ses değildi. Yüzümü buruşturunca tonunu makul bir seviyeye indirip. "Özür dilerim ama," dedi karşıma geçerek. "Titreyerek yürüyen ve doktora gitmek isteyen birine araba sunuyorum ama o red ediyor. Bu mantıksızca." "Tabii," dedim onu aşıp. "Çünkü İzmir'in mantıksızlık kontejyanını tek başına sen dolduruyorsun, değil mi? " "Öyle mi?" Bir adımda yine önümü kesince yüzümü buruşturdum. "Harun, gerçekten oyun oynayacak halim yok." dedim başımı yana eğip. "Yok canım," Omuz silkti. "Oyun oynayan kim? Ben sadece doğama uygun davranıyorum." Ellerini belime dolayıp beni omzuna atınca bağırmaya başlamıştım ki argümanımı çok naif bir sesle kesti. "Sonuçta ben uyuz, ukula ve mantıksızım, değil mi?" "İyi ki iyilik yapıp beni hastaneye götürüyorsun." dedim sarsak yumruklarımla sırtını dövüp. "Bilmesem saçımdan sürükleyip beni mağaraya götürüyorsun sanırdım." Ani bir şekilde kahkaha atıp beni kaputun üstüne indirdi. "Manyaksın sen!" dedim hece hece yüzüne doğru. Tam o esnada ensemden yakalamış ve yanağını yanağıma bastırmıştı. "Hmm." Dedi yanağı hala bana yapışık halde iken. "Tahmini... 38.5" *** Kabul üstün bir otoritesi var. Hayır diyemiyorsunuz gerçi deseniz de umursamıyor zaten. Hastaneye götürdü önce beni ardından nüfus cüzdanımı alıp eczaneye geçti. O esnada ise beni bir kafeye oturtup kahvaltılık sipariş etmemi 'emretti'. Açmış da! Ama açıkçasını söylemek gerekirse midem ve kafam böyle üç bin beş yüzken gelip beni arabasıyla alması ya da arabasına sürüklemesi (!) onu bir nebze beyaz atlı prense dönüştürmüştü gözümde. Evet, başta arabasına binmemek adına savaş vermiştim, doğru ama hastaneye arabayla ulaştığımda bile pilim bitmiş gibiydi. Herhalde dolmuş seferi yapmaya kalsam yollarda bayılıp kalırdım... Üstelik eczane işini de halletmişti. Yani ediyordu. Her ne kadar ona itiraf etmeyecek olsam da bu günümün kurtarıcısı olmuştu resmen. Özellikle de popoma yediğim iğneden sonra canlanan vücudumun gıda isteyecek olmasını bilmesi de müthişti. O geldiğinde kahvemi yoksa çay mı ikileminde bocalıyordum. "Resmen içinde savaş var." Dedi ilaçları göstererek. "Ağrı kesici, mide bulantısı kesici, antibiyotik hem de iki tane. Vırt Zırt. Bu kadar hasta olmayı nasıl becerdin acaba? Bu arada," Sorduğu sorunun mantık çerçevesinde bir anlamı olmadığını fark etmiş olmalı ki duraksamadan devam etti. " Şu ikisini aç karna içecekmişsin." Dedi. Dikkatini ilaçlara vererek. Paketlerinden çıkardığı ilaçların prospektüslerine dalmıştı. Su eşliğinde hapları yutarken gelen yumurtamı iştahla süzdüm ve kokusuna doğru sessiz bir inilti koyuverdim. Doğru ya, dün geceki pasta felaketinden sonra çıkarmıştım ve bir daha ağzıma lokma koymamıştım. Bu kadar aç olmam gayet doğaldı. O ise bir kahve istedi ve arada yeşil zeytinden yedi hatta çok fazla zeytin yedi ve kanıksayamayacağım kadar da çok fındık attı ağzına. Bu arada ise okudu, okudu, okudu bense sadece yedim. Ciddi anlamda yedim. "Doğruyu söyle hamile misin?" diye sordu prospektüsleri kaldırıp işletmeden gazete isterken. "Surat ifaden böyle bir soruyu sormak için çok ciddi." Dedim kahvemin sonuna göz atıp. Sonra hala sükut içinde bana bakan çocuğa dönüp incecik bir sesle cevap verdim. "HAYIR! Dün geceden beri doğru düzgünce bir şey yiyemedim hatta ağzıma su bile koyamadım, tamam mı? Bu benim açlığım, içimdeki herhangi bir organizmanın değil!" "İyi" "İYİ!" Sakinliği karşısında ilk defa bozulmayan sinirlerime sakin kalmaları gerektiğini söyleyip duruyordum ama pek başarılı olduğum söylenemezdi. O yine yeşil zeytin yerken doğruldum. Ağrısı durulan başım özerklik peşine düştüğünden beri biraz sallanıyordu. Tam olarak iyileşmeden kafamı adam akıllı dik tutamayacaktım anlaşılan yine de dik durmaya çalışıp gözlerimi ona diktim. Kestane rengi hafif dalgalı saçları az buçuk önüne düşmüş ama göz hareketlerinden anladığım kadarıyla görüşünü engelleyememişti. Pür dikkat okuduğu şeyi merak etmiyor değildim. O kadar dikkatliydi ki bana şurada köpek saldırsa fark etmezdi. Eder miydi? Şey bu sorunun cevabı biraz algıda seçicilik biraz ilgi meselesi olduğundan sadece omuz silkip onu gözlemlemeye devam ettim. Bir anda kaldırdığı kafasıyla çarpık gülüşüne yakalandım ve bu utanç verici sahnenin sebebiyle yüzüme akın eden kanın sıcaklığına lanet ederek derin nefes aldım. "Ekonomi haberleri." Dedi sıradan bir konuşmanın ortasındaymışçasına. Haberlere geri dönmeden "Antibiyotiklerin iç." Diye uyardı. -Harun- Antibiyotiklerin onu uyutacağını biliyordum. Daha kahvaltı masasından kalkamadan yüzü tabağa düşmüştü neredeyse. Sarhoş fareler gibi yalpalama kısmına geçmeden garsona ödemeyi yapıp Naz'ın yanına döndüm. Aslında adı Nazlı'ydı. Nazlı Beyruz. Kafa kağıdında görmüştüm. Nazlı daha güzeldi bence. Durup durup bana karşı çıkışlar yapsa da kendisine nazik davranılmayı hak ediyordu Nazlı Hanımefendi. Ayağa kalkıp karşıma dikilince kendimi gülmekten alıkoyamadım. Hafif kalkık kaşlar, pörtlek çikolata kahvesi gözler ve gergin dudaklar, kesin sızlanacaktı. "Doğruyu söyle," dedi yalpalamaya karşı dik durma savaşında neredeyse mağlup düşecekken. "Bana uyku ilacı mı verdin sen?" Gülerek verdiğim yanıt canını sıkmış olmalı ki topuklarını yere vurup yüzünü elleri arasına sakladı. Antibiyotikler zaten uyku getirirdi hele de hastalıktan bitap düşmüş bir vücudunuz varsa. "Ayakta uyuyacağım resmen!" diye sızlandı. Belli eli ayağı titriyor, güç bela ayakta duruyordu. Gidip kollarımı vücudu altına soktum ve yer çekimine yenik düşen Nazlı'nın bedenini kucağıma aldım. Önce sızlanacak gibi oldu ama daha ağzını açamadan yarı kapalı gözleriyle başı omzuma düşüverdi.
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม