İmam nikahından sonra yeniden düğüne dönüldü.
Git –gel…
Merdiven…
Avlu…
Yol…
Belim koptu.
Zaten altınlar hala üstümde.
Yürüdükçe ses çıkarıyorlar.
Sanki ben değil, param yürüyor.
Bir noktadan sonra dayanamadım.
Oturdum.
Zaten düğün de uzun sürmedi.
Oynamak yok.
Gülmek yok.
Sanki benim enerjimle düğünü de kısıtladılar.
Gece olunca eve geldik.
“Gelin yukarı.” dediler.
Çıktım.
Yine merdiven.
Yine ağırlık.
Odaya girdim.
Kapı kapandı.
Gelin odası dedikleri yer, Ağa evine yakışır cinstendi.
Ama bana değil.
Kapıyı açtıklarında ilk hissettiğim şey ferahlık değil, ağırlıktı.
Tavan yüksek, duvarlar kalın, taş gibi… Sanki oda değil de hüküm odasıydı.
Her şey fazla büyüktü:
Yatak, perdeler, aynalar…
İnsan kendini küçük hissetsin diye özellikle seçilmiş gibiydi.
Yatak dediğin şey yatak değil, kale burcu.
Oyma ahşap başlık, altın yaldızlı desenler, kırmızıyla kahverengi arasında boğucu bir renk.
Üzerine serilmiş örtü kalın, ağır…
Üstüne otursan insanın nefesi daralır.
Perdeler yere kadar uzanıyor.
Kumaşı kalın, dışarıdan ışığı değil umudu bile keser bu.
Pencere var ama açsan ne olacak. Bu ağırlık gitmez.
Bir köşede dev bir ayna.
İnsanın kendine bakası gelmiyor.
Bakarsan kaybolacakmış gibi.
“Burası senin odan.” dediler.
Ben içimden cevap verdim.
“Benim değil. Bana ait hiçbir şey yok burada.”
Bahoz gelir sandım.
Ya da annesi.
Ama kapı bir daha açıldı.
İçeri o kadın girdi.
Benden birkaç yaş büyük.
Bakışı alışık.
Bu eve, bu düzene, bu role…
Kapıyı kapattı.
“Önce sikiyle güzelce ilgileneceksin.” diye başladı.
“Sakın çekinme. Tamamen hazır olmalı. Bahoz Ağa kimseyi soymayı sevmez… Kendini de. Onu da sen soyacaksın.”
“Elini kaldırdım.”
“Dur.” dedim.
“Sen kimsin?”
Bana yukarıdan baktı.
Küçümseyerek.
“Sanane.”
O an içimde bir şey koptu.
“Bahoz artık benim kocam.” dedim.
“Ne demek sanane? Sen kimsin?”
Gülümsedi.
Ama sıcak bir gülümseme değildi.
“Sen yokken de ben vardım kızım.” dedi.
“Senin görevin çocuk vermek. Haddini aşma.”
Bir saniye bile düşünmedim.
“Öyle mi?” dedim.
“Sen niye vermedin o zaman?”
Sözüm biter bitmez odadan çıktım.
Koridorun başında kaynanam duruyordu.
Belli ki dinliyordu.
“Bahoz evli mi?” diye sordum.
Sesim titremiyordu.
Sinirden buz gibiydim. Belki de kuma olarak alınmıştım. Hiçbir şeyden haberim yoktu ki.
“O nereden çıktı?”
“Odamdaki kız kim?”
“Sibel.” dedi.
“Evin çalışanı.”
Güldüm.
Ama acı acı.
“Sizin evin çalışanları başka işlerde de çalışıyor belli ki.” dedim.
“O kız hemen şimdi kovulacak.”
Kolumu sertçe tuttu.
Canım acıdı ama belli etmedim.
“Ne sanıyorsun?” dedi.
“Koskoca Ağa oğlu bir seninle mi olacaktı? Sibel ne ilk ne de son.
Sen haddini bileceksin.”
Beni odaya doğru itti.
Kapıdan içeri sokarken Sibel ’e döndü.
“Anlattın mı bilmesi gerekenleri?”
“Anlatıyordum.” dedi kadın.
“Ama susturdu.”
Ben döndüm.
“Anladım.” dedim.
“Ben eğreti gelinsin yani.”
“Sensin eğreti.” dedi Sibel.
Gülümsedim.
“Sana kibarlık yaramıyor. ” dedim.
“Kocam bana karşı mahcup olmasın diye tuttuğunuz kadının işi bitti.
Kocamla ben ilgilenirim artık.”
Arkamı döndüm.
Kapıyı kapattım.
Gerdek odası sessizdi.
Aşırı sessiz.
İçeri yeniden Sibel girdi.
" Bahoz her pozisyonu sevmez. O oturacak. Sen sikinin üzerine oturacaksın. Becerebilirsin herhalde bu kadarını. "
" Ben seni kovmadım mı? Senin ne dediğinin bir hükmü yok bende. "
" Asıl senin bir hükmün yok. Dediklerimi iyi dinle. Bahoz sinirlenirse yana yakıla beni ararsın. "
Adam hakkında hiçbir şey bilmiyorum ki. Ben hep çocuk gibi bir adam gördüm ama ya saldırgan oluyorsa. Daha bu evdeki ilk dakikalardan daha fazla göze batmamak lazım. Ama yine de tutamıyorum ki çenemi.
" Sen gerdek ne biliyor musun? Senin dediğin gibi yapınca ben nasıl kaynanama çarşaf vereceğim? Sen bakireliği çoktan unuttun belli de ben telli duvaklı gelin alındım. Senin gibi oynasın diye önüne atılan oynaş değilim. " dedim öfkeyle.
O da bana öfkeyle baktı.
" Benimle düzgün konuş. Ben gelir bakarım Bahoz' un sikinde kan var mı diye? Sevmiyor başka pozisyonda. "
" Sen bundan sonra zor görürsün Bahoz' u. Hadi uza. Sana karı koca arasına girilmez demediler mi? "
Sibel gitti.
...
Ve sonunda Bahoz geldi.
Kapıyı usulca kapattı.
Yüzünde hala o çocukça ifade vardı. Ne heyecan tam, ne korku…
Sanki gerçekten bir oyuna gelmiş gibiydi.
“Hadi soyun, oyun oynayacağız.” dedi.
İçimden bir şey burkuldu.
Onun için her şey oyundu belli ki.
Adını koyamadığı, anlamını tam bilmediği bir şey.
Bende uzman değildim ki.
Kitaplardan okuduklarım vardı elbet, kulaktan dolma şeyler…
Ama okumakla yaşamak aynı şey değil.
Hele bu evde, bu koşullarda hiç değil.
Arkamı döndüm.
“Gelinliğin arkasını açamıyorum ki.” dedim.
Sesim yumuşak çıktı. Bilerek.
Bir an durdu.
Sonra çok doğal bir şey söylüyormuş gibi:
“Sibel açar.” dedi.
İçimdeki bütün sıcaklık o an çekildi.
Sanki biri camı açtı, rüzgar esti. Hatta mevsim kışa döndü.
Yavaşça döndüm.
“Sibel açamaz.” dedim.
“Ben senin karınım. Benim kocam da sensin. Kocalar açar gelinliği.”
Bana baktı.
Kafası karışmış gibiydi ama itiraz etmedi.
Arkamı tekrar döndüm.
Fermuarı bulur sandım.
Parmaklarını hissettim ama…
Bir çekiş oldu.
Kumaş ses çıkardı.
Sonra bir tane daha.
Gelinlik…
Yırtıldı.
Bir an öylece kaldık.
O ne yaptığını tam anlayamamıştı, ben de ne hissettiğimi.
“Bozuldu.” dedi üzgün bir çocuk gibi.
“Önemli değil.” dedim.
Gerçekten de değildi.
O gelinlik zaten bana ait değildi ki.
Sessizlik oldu.
Yatağın kenarına oturdum.
O da karşıma geçti.
Bu evlilik ne masaldı ne kabus…
Daha çok, anlamını sonradan öğreneceğim tuhaf bir yolculuktu.
Bahoz bana baktı.
“Oyun bitti mi?” diye sordu.
Gülümsedim.
Yorgun ama dimdik.
“Yeni başlıyor.” dedim.
Karşımda öylece duruyordu. Bahoz’ un bakışlarında acele yoktu; anlamaya çalışan bir çocuk gibi, ama çocuk değildi. Kalktım.
Elimi ceketinin düğmesine götürdüm. Dokununca irkildi, geri çekilmedi ama ne yapacağını da bilemedi.
“Dur.” dedi fısıltıyla, sonra sustu.
Durmamı istemediğini ikimiz de biliyorduk.
Düğmeyi açtım. Sonra bir tane daha. Kendi kendine nefesini tuttuğunu fark ettim. Ona bakmadım, çünkü bakarsam vazgeçebilirdim. Öğreten taraf bendim; bunu hissettirmem gerekiyordu.
“Böyle.” dedim. “Kıyafet. Sadece kıyafet.”
Anladı. Omuzlarını gevşetti. Ceketi üzerinden kaydırırken yardım etti bu kez. Saflığı oradaydı hala ama korku yoktu artık. Ne yaptığını bilmese bile, neyin yanlış olmadığını öğreniyordu. Sanırım sadece o kadının soymasına alışıktı. Soyun demişti ama devamını düşünmemişti.
Gömleğine geldiğimde durdum.
“Devam et.” dedi. Emir gibi değildi. Rica da değildi. Sadece hazır olduğunu söylüyordu.
İşte o an anladım.
Bahoz ’a her şey anlatılabiliyordu.
Yeter ki biri ona nasıl yapılacağını değil, neden öyle olması gerektiğini göstersin. Düzgün bir şekilde söylenen şeyleri anlıyordu. Uzun cümleler ve imaları anlamakta zorlanıyordu.
Sıra pantolonuna geldiğinde ellerim istemeden titredi. Küçük bir ter damlası alnımdan süzüldü. Bahoz yine öylece duruyordu, hiç acele etmeden, gözlerini bana dikmiş, anlamaya çalışıyordu.
“Tamam, rahat ol.” dedim kendi kendime. Sesim biraz titredi ama onu fark etmedim bile.
Ellerimi yavaşça pantolonunun kemerinden aşağı kaydırdım. Her hareketimde titreyen ellerim, aslında içinde bulunduğum durumun ağırlığını fark etmemden kaynaklanıyordu.
Bahoz ’un gözleri üzerimdeydi ama herhangi bir yargı yoktu. Sanki her şey açıklanabilir, her şey yapılabilir gibi bir saf anlayışla bakıyordu. Bu beni biraz cesaretlendirdi.
O an düğme ve fermuarı açarken titreyen ellerimi zor da olsa kontrol etmeye çalıştım. Bahoz ’un sakinliği ve dikkatli bakışı, titrememi biraz olsun yatıştırdı.
Devam etmem gerekiyordu; çünkü bu gece yaşanmak zorundaydı. Ben artık evliyim. Kocam şimdiye kadar tanıdığım gibiyse çokta kötü değil kaderim. Ama öfkesini hiç görmedim. Onu sürekli idare etmeleri belki de kontrolsüz öfkesinden korktukları içindi. Bazı şeyleri yaşarken öğreneceğim.