4.BÖLÜM "GÜNAH"

3603 คำ
Günler hızla birbirine dolanıp giderken yeni odama, evime alışmaya çalışıyordum. Ali Sahir’in istediği gibi ortalıklarda dolanmıyor, adeta o eve geldiğinde kayboluyordum. Her ne kadar onu görmek istesem de beni gördüğü an evden kovma düşüncesinde bulunmasın diye ona gözükmemeye çalışıyordum. Hava kararmaya başladığı an aşağı, odama iniyordum. Birkaç gün boyunca yaptığım tek şey evi temizlemek ve mutfakta kös kös oturmak olmuştu. Kendimi tutamayıp birkaç günde bitireceğim işi iki günde bitirmiştim, böylelikle konak işi bitmişti. O evden kurtulduğum için mutluydum çünkü istemediğim bir adamla evlenmek yerine ömrüm boyunca bir evi temizlemek daha kolaydı. Tabi bu evin Ali Sahir’in olması da cabasıydı. Beni tanımamasını anlıyordum zira onun hayatına kısa bir an için girmiş biriydim ama bilmiyordu ki hayatımda ne kadar yer kapladığını... Bunu sindirmek zor olsa da atlatmıştım. Beni sevmesinden ziyada nefret etmesini, bu kız deli mi dercesine bakmamasını istiyordum. Çünkü ona her baktığımda gözlerinde gördüğüm ifade benim gerçekten var olduğumu sorgulayan bakışlardan ibaretti. Biraz kaçık olabilirdim ama o kadar da değil. Ona ağaçlarla konuşurken yakalanmıştım, kendi kendime söylenirken, aklımı kaçırmış gibi davranırken...belki de böyle düşünmesi oldukça normaldi. Tek istediğim şu minnak kalbime karşılık vermesiydi ama bu oldukça zordu. Kibirli, küstah ve gaddar bir adamdı. Her ne kadar hayatımı kurtarmış olsa da o kibirli bakışları gözlerinden bir an olsun silinmiyordu bana üstten bakmıyordu ancak insanları kendinden uzaklaştıran bir ifadesi vardı. Ah, o bakışları bile güzeldi. Bana sinirlense de ona razıydım. Yeter ki beni sevsindi diye düşünüyordum bazen, sonra ise bana bakarken sevgi dolu, kıyamayan bakışlarını düşünüyordum. Her ne kadar bu sevgiyi ondan göremeyecek olsam bile... “Sarı kızım, yine dalmışsın.” Meryem Abla’nın sesi ile gözlerimi diktiğim yerden çıkardım ve karşıma oturan kadına baktım. Bir bardak çayımı alıp, oturmuştum masaya. Düşüncelere dalıp gitmiştim yine. “Dalmışım abla, sen bana sarı kız mı dedin?” Sandalyesine oturup, gülümsedi. “İçimden geldiydi de dedim kızım.” “Köyde bana hep öyle seslenirlerdi abla, kim görse ‘sarı kız gel buraya’ derdi.” Dediğime gülüp, elindeki çayı masanın üzerine bıraktı. “Eh haklılar kızım, güneşten bile parlak saçın var. Maşallah!” Heyecanla gülümseyip ellerimi saçlarıma attım. “Essah mı diyon abla? Çok bakarım saçıma, bıçak vurmam.” dediğim zaman ona meraklı bakan gözlerimde gezindi bakışları. “Essah diyorum tabi, güzelim saçları tıkmışsın bir de yazmanın içine.” dediği zaman saçlarımın üzerine örttüğüm yazma geldi aklıma. Ali Sahir bir kez daha bana kızmasın diye eşarp ile saçlarımı örtmüştüm ama yine de uzun saçlarımın hepsini kapatmamıştı. İki yandan güzelce örüp, omuzlarımın üzerine bırakmıştım. “Bey kızdı diye koydum abla. Yoksa eşarp takmam ki ben.” Sözlerimin ardından kaşlarını çattı. “Beyim niye saçlarına karışsın ki senin?” Bilmem dercesine omuzlarımı kaldırdım. “Bilmem valla, o saçlarını kapatacaksın yoksa seni işe almam dedi, bende kapattım.” İnanmayan gözlerle bana bakınca dudaklarımı büktüm. “Valla beyde tuhaf, demek ki ortalığa saç düşsün istemiyor. Neyse kızım.” “He valla abla, bende eşarp örttüm.” “İyi etmişsin kızım, çok da yakışmış.” dediğinde kıkırdadım. Ablamın yaptığı gibi eşarbı başıma takmıştım. İki ucunu boynumdan geçirip, üstten bağlamıştım. “Sağ ol abla.” “Bak ne diyecektim sana, bu gece yemeği sen ver kızım beye, benim erim hasta. Erkenden gidip ona bakayım dedim.” “Hayırdır inşallah abla, kötü bir şey yok değil mi?” Elini kaldırıp salladı. “Yok kızım ne olacak, bu erkekleri bilmez misin sen? Küçük bebek gibi mızmızlanıyorlar işte. Ayağını burkmuş benimki erken gidip de aş yapacağım ona.” “Ee sen durma abla, kalk git. Ben yemeği ısıtır veririm.” dedim, o an sesime yansıtmasam da heyecanlanmıştım. Ali Sahir’i görecektim. Acaba beni hiç merak etmiş miydi? Merak etse bir alt katındasın Melek, adam seni görmeye gelirdi herhalde. Omuzlarımı düşürdüm. Düşüncelerim niye bu kadar sertti? Ne yani beni merak etmiş olamaz mıydı? “Olur kızım ben gideyim, beyde birazdan gelir. Zehra’da yukarıda zaten.” dediğinde aklıma o nemrut sıfatlı kadın geldi. Birkaç gün bana bir şey yapmamış olsa da arada laf sokuyor, emirler yağdırıyordu. Sanki ikimize aynı evde çalışmıyorduk, kendini evin hanımı sanıyordu herhalde. Ben varken o biraz zordu ama neyse... Meryem Abla gittikten sonra sofrayı yavaşça hazırladım. O sırada Zehra gelip salona oturmuştu, tuhaf bir şekilde sakindi ve bana da bir şey dememişti o yüzden ona taraf bakmadan sofrayı hazırlamayı bitirdim. Mutfağa geçtiğimde aklıma üst katta katladığım çamaşırlar geldi. Hepsini güzelce yıkamış sonra da kurutmuştum ama yerlerine yerleştirmeyi unutmuştum. Hava kararmak üzereydi bu yüzden mutfaktan çıkıp merdivenlere yürüdüm. Üst kata çıkarak çamaşırları bıraktığım odaya doğru yürüdüm. Tam o sıra kulağıma gelen ince tiz sesi ile adımlarım duraksadı. Elif’in sesi geliyordu. Elif’in odası olduğunu tahmin ettiğim odadan ağlama sesi geliyordu. Belli ki Zehra uyuttuktan sonra bebek yine uyanmıştı. Odanın hafif aralık olan kapısından içeri girdiğimde onu yüksek bir beşiğin içinde ağlarken buldum. Ellerini havaya kaldırmış, kendini sıkarcasına ağlıyordu. Odanın içine doğru adımladım. Duvarları inletecek olan sesin sahibine baktığımda, gözlerinin kızardığını gözyaşlarının döküldüğünü gördüm. İçim adeta cız etti. Beni gördüğü an ellerini yukarı doğru salladığında kendime engel olamadım ve beşiğe doğru eğildim. “Gel bakalım.” Uzanıp ona kucağıma aldığımda sesi bir anda kesildi. Göğsünü omuzuma yaslayarak elimle sırtını sıvazladı. “Ağladın mı sen bakayım? Ha? O boncuk gözlerine yazık...” Göğsünün hafif inip alçalması ile bedenimi yavaşça sallamaya başladım. Elif’ten yayılan güzel bebek kokusunu içime çektim. Mis gibi kokuyordu, cennet gibi... “Uyu bakalım...” Ondan gelen hafif mırıltılar ile sessizce fısıldadım. “Atem tutam ben seni. Şekere katem ben seni. Akşama dayın gelende oy önüne atem ben seni...” Aklıma gelen il ninniyi söyleyerek bedenimi salladım. Hafif mırıltıları sessizliğe gömülürken avucu omuzuma düşen örüğüme takılmıştı. Bu gülümsememe sebep oldu. Ninniyi hafifçe söylemeye devam ettim. Bir süre sonra hareket etmeyi kesince uyuduğunu anlayarak onu yavaşça beşiğin içine bıraktım. Uyanmaması için verdiğim büyük savaş sonucunda uykusuna kaldığı yerden devam ettiğini görünce sessiz adımlarla odadan çıktım. Çamaşır odasına giderek katladığım kıyafetleri ayırdım. Ali Sahir’in gömleklerini ve kravatlarını elime alarak odadan çıktım. Ali Sahir’in odasına doğru ilerledim, tuttuğum kıyafetlerimi tek elime alarak kapının kolunu aşağı indirerek araladım ve içeri girdim. Kapıyı ardımdan kapatarak arkamı döndüğümde hiç beklemediğim bir manzara ile karşı karşıyaydım. Şansız olduğumu daha önce söylemiş miydim? Söylememişsem eğer, kesinlikle ayıp etmiş olmalıydım. Zira yüzümü görmek istemeyen adamı yarı çıplak odada basmak tam da benim gibi birinin başına gelebilirdi. Bedenim donup kalırken, karşımdaki manzara ile bozguna uğramıştım. Dudaklarım aralanmış, dolabın önünde bana çatık kaşlarla bakan adamı izliyordum. O, ne zaman gelmişti eve? Şaşkınlıkla ona bakan gözlerimi çekemedim bakışlarından. O da benden farksız bir şekilde açık olan dolabın önünde duruyordu. Parmakları arasında duran gömleğini üzerine henüz giymemişti. O an aklıma gelen şey ile hızlıca arkamı döndüm. Yüzüm utançtan yanarken aceleyle konuştum. “Kusura bakmayın, sizin geldiğinizi bilmiyordum.” dediğimde odada küçük bir sessizlik oluştu. Herhangi bir cevap vermedi. Odadan çıkmamı isteyeceğini düşünerekten kapıya doğru adımladım. “Çıkmana gerek yok, işini hallet.” Tok, kalın sesinin duyduğumda yürümeyi kestim. Beni odadan kovacağını düşünsem de bunu yapmamıştı, şaşırmadım desem yalan olurdu. Beni nerde görse kızıyor, azarlıyordu. Bu yüzden kovmasını bekliyordum. Usulca ona doğru döndüğümde gömleğini omuzlarına çıkardığını gördüm. Utançla bakışlarımı ondan kaçırarak dolaba doğru ilerledim. Kalbimin ritimleri bozuk bir plak gibi tekrardan hızlıca atmaya başlarken içimden kendimi telkin ediyordum. Onun yanında böyle heyecanlı olmamalıydım. Kendimi çok belli ediyordum, şapşal gibi gözüktüğüme emindim. Başım eğik bir şekilde usulca yanından geçerken bakışlarının ağırlığını üzerimde hissediyordu. O mavi gözleri ile beni seyrettiğini bilmek, içimdeki yangını körüklüyordu. Acaba bir şey mi diyecekti? Neden beni dikkatlice izliyordu? Onun hakkında aklımı meşgul eden birçok soru vardı. En önemlisi gök gözlerinin üzerine bırakılan o yara iziydi. Acaba nasıl olmuştu da kaşını yarabilmişti? “Sana dedim.” Sesini duymam ile dalgınca konuştum. “Hı?” Başımı çevirip gözlerinin içine baktığımda yine o bildiğim, hatta ezberlediğim yüz ifadesi ile yüzüme bakıyordu. “Sana eşarp takmanı söylemiştim.” dediğinde gözlerimi devirmeden edemedim. Bu tamamen iç güdüsel bir tepkiydi. Gözlerimi devirdiğimi gördüğünde tek kaşını çattı, mavilerini kıstı. “Gözünü mü devirdin sen bana?” dediğinde dudaklarım aralandı. Ne diyeceğimi bilemedim. Gözümü devirmeme de mi karışacaktı? “Hayır.” “Devirdin, küçük nemrut.” “Küçük nemrut mu?” diye şaşkınca sorduğumda parmaklarını gömleğinin üzerine getirdi ve alttan düğmesini iliklemeye başladı. Gözlerim küçük bir an esmer, gözlerimin önüne serdiği gövdesine kaydı, aceleyle çektim gözlerimi. Oda çok mu sıcak olmuştu ne? Yoksa bana mı sıcak geliyordu? “Evet küçük nemrut.” Bana sorarcasına bakarken, arkamı dönerek elimdeki gömleklerini ve kravatlarını güzelce dolaba yerleştirdim. Bunu yapmamın sebebi ondan, bakışlarından ve aramızdaki gerginlikten kaçmaktı. Derin bir nefes alarak, ona doğru döndüm. Bana öylece baktığını gördüğümde konuştum. “Bana neden küçük nemrut diyorsunuz?” Kendimi tutamadan sorduğum soruya karşılık gömleğinin düğmelerini iliklemeyi bıraktı. Bakışlarımı yüzünden aşağı doğru indirmeye korkuyordum. “Nemrut gibi sana söylediğim şeyleri dinlemiyor, itimat etmiyorsun küçük hanım.” dediğinde Hz.İbrahim’in hikayesinden bahsettiğini anlamam zor olmadı. “Ne yaptım ki?” dedim saf saf. “Saçlarını görmek istemediğimi söyledim.” dediğinde bu işin artık çok uzadığına kanaat getirerek kendimi tutamadan konuştum. “Saçımla ne alıp veremediğiniz var anlamıyorum, eşarp örttüm işte.” dediğimde bakışları saçlarıma değdi. Omuzlarımdan önüme attığım iki örüğüme baktı. Bakışlarını üzerimden çekmeden ağırca üzerime doğru yürüdüğünde gözlerim irileşti. “Saçını hala görüyorum.” “Ne yapayım keseyim mi?” dedim, çenemi hafifçe kaldırarak ona karşı bir tavırla konuştuğumda üzerime gelmeye devam etti. Sırtım dolabın iç kısmına astığım gömleklerine değdiğinde durdum. Aramızdaki iki, üç adımlık mesafeyi kapatmaya çalıştığında nefesimi tuttum. Bu adam ne yapıyordu? Kalbime mi indirecekti? Bedeninin gölgesi üzerime düştüğü an boğazımda küçük bir yumru oluştu. Yutkunamadım. Bu kadar fazla yakınıma girmesi hiç iyi değildi benim için. “Sana saçını kesmeni söyledim mi küçük?” diye sorguladığında bir an duraksadım. Ne diyeceğimi bilemedim. Dudaklarım aralandı, kapandı. Yüzüne alık alık baktım. Yanında kısa kalan boyuma yetişmek amacı ile hafifçe üzerime eğildiğinde kalbimin sesleri kulaklarımda uğulduyordu. “Hayır.” diye mırıldandım. “O halde niye o küçük dilini bana çıkartıyorsun?” dediğinde dudağımın iç kısmını ısırdım. Bu adam bedenimdeki tüm kısımlarım için bana sövecekti anlaşılan. “Siz demediniz mi saçını eşarpla ört diye bende örttüm, bağladım keçik yaptım.” dediğimde söylediğim kelimeyi anlamamış olmalı ki yüzüme anlamsızca baktı. “Keçik?” “Eşarbı bağladım demek istedim.” Gözleri yüzümden yukarı doğru çıktı. Sarı saçlarımın üzerine örttüğüm kırmızı oyalı eşarba baktı. Meryem Abla’nın bana getirdiği kıyafetler arasında bulmuştum, o yüzden de başıma takayım dedim. Elini kaldırarak saçlarımın uçlarına, eşarptan görünen kısmın üzerine değdirdiğinde gözlerinin içine baktım. Parmak uçları ile eşarptan firar etmiş saçlarımı hafifçe eşarbın arasına ittiğinde o an arkamdaki dolabın boşluğu ile bedenim kaydı. Dudaklarımdan çıkan küçük çığlık ile geriye doğru düşecekken uzanıp, ince belimi kavradı kolu ile. Bedenimi o anki iç güdü ile kendi bedenine doğru çektiğinde istemsizce ellerimi çıplak göğsünün üzerine yasladım. Düşmenin korkusu ile ona resmen yapıştım. Göğsüm gövdesi ile bir olurken, avuçlarımın içi çıplak tenine temas ediyordu. Sanki parmaklarımın ucuna bir şey batmıştı, aramızdaki bu küçük temas öylesine içime işledi ki geri çekilmek istedim. Kalbim az daha duracaktı. Beni sertçe kendisine çekmesi ile aramızda mesafe diye bir şey kalmamıştı. Adeta ona bal gibi yapışmıştım. Nefesim kesilmiş, kalbim duracak raddeye gelmişti. Hangi ara adamın kucağına düşüvermiştim ben? “Şey, ben...” Başımı kaldırıp, gözlerine bakmak istedim ancak başımı kaldırdığımda kaşım çenesine sürtündü. Kolu, sanki hiç ağır değilmişim gibi beni yukarıya doğru çekmişti. Sert soluğu saçlarıma doğru vurduğunda yutkundum. Yutkundu. Dudaklarının arasından çıkan nefesi bedenim sanki cehennem ateşinde yanmıyormuşçasına tuz biber oluyordu bana. Aramızdaki bu yokuş aşağı giden heyecan ve çarpıntı günah kokuyordu adeta. “Saçların...” Tek bir söz düştü dudaklarından. Önce anlamadım ancak boşta kalan elini uzattı boynuma. Boynumu tüy gibi hafif bir dokunuşla ezip geçen parmakları göğsümün kabarmasına sebep oldu. Parmakları usulca eşarba dolandı, bunu hissettim. Hafifçe aşağı çekilen eşarbın dokusunu, saçlarımın üzerinden kayışını hissettiğimde karnım burkuldu, bir zelzele almıştı bedenimi. Sırtıma doğru düşen eşarbı parmaklarının arasına aldı. Ne yapmaya çalıştığını önce anlayamadım, eşarbı neden saçlarımdan çekip aldığını düşündüm ancak bir sonuca da varamadım. O değil miydi saçlarını ört diyen? “Siz ne yapıyorsunuz?” dedim, aklımın içinde dönüp duran sorulardan birini dile getirerek. Parmaklarımı sıcak, esmer kavruk teninden çeksem de avuçlarım hala gömleği ile çıplak teni arasına temas ediyordu. Soruma cevap vermeye tenezzül etmeden saçlarıma doğru eğilmesi ile gözlerim irileşti. Burnunun ucunu hafifçe saçlarımın arasına sızdırdı, bedenime yayılan ılık his ile parmak uçlarım titredi. İçine çektiği derin nefesi hissettim, sanki alabileceği son nefemişcesine içine çekmişti saçlarımın kokusunu. O an aklım darmaduman oldu, ciğerlerine çektiği kokumu daha fazla almak istermişçesine üzerime eğildiğinde kollarının arasında donup kalmıştım. Ne yapıyordu bu adam? Görmüyor muydu kollarının arasında eriyip kül olacağımı? Yanlış, diye fısıldadı iç sesim. Her ne kadar onu sevsem de bana hem kızıp, azarlarcasına konuşup şimdi de bir şey demeden kollarının arasına alamazdı. Bu çok yanlıştı. Günahtı. “Kokun...” Devam etmedi, bu beni harekete geçiren şey oldu. Avuçlarımı bastırarak onu hafifçe itmek istediğimde bedeninin iriliğini aklımdan kaçırmıştım. O, çok ağırdı. “Çekilir misiniz?” dediğimde bedeninin kasıldığını hissettim. O an ne yaptığını fark etmiş olmalıydı. Bana neredeyse sarılıyor oluşunu, kokumu içine çektiğini yeni fark ediyordu...Bir hülyadan uyanırcasına başını saçlarımın arasından çekerek bana baktı. Göz göze geldik. Mavileri, yeşillerime karışmak istercesine gözlerime dokundu. Sanki yıllardır kara bir toprak görmeyen ormanlarıma hasret bir denizin bakışı gibi... “Bakma.” “Ne?” “Bana öyle bakma küçük nemrut.” dedi, hemen az önceki haline geri döndüğünde bakışlarımı aceleyle onan kaçırdım. Bakışlarımdan rahatsızdı, saçlarımı görmek istemiyordu, konuşmamı istemiyordu ama her nedense onun yanındayken benden uzak da duramıyordu. Bu nasıl bir çelişkiydi? “Ben nasıl bakıyorum ki?” dediğimde gözlerini hafifçe kıstı. Yüzlerimizin arasındaki küçük mesafeyi alaşağı etmiştik. Burnum neredeyse burnuna sürtünecek kadar yakındı, kollarının arasından çıkmak ile çıkmamak arasında çelişiyordum. Baktı bana. Soruma cevap vermedi ama bakışları ile bir şey söylemeye çalıştı. Aramızda bir ip vardı sanki, işte tam o sırada bir anda belimi kavramış olan sıcak avucunu sertçe çekerek hızla beni yere doğru indirdi. Topuklarımı yere bastırdım, yeniden eski halimize döndük. Boğazını gür bir sesle temizledi. Bedenim hafifçe yalpalansa da kendimi tutabildim. Bir iki adım geriye atarak sırtını bana döndü. “İşin bittiyse çık.” Af buyur? Soğuk sesi ile bir anda yüzüme gerçekler tokat gibi çarptı. Sanki az önce beni kolları arasına alan o değilmişçesine buz gibi bir sesle konuşmuştu. “Be-” “Odadan çık.” Konuşmama izin bile vermeden beni odadan kovduğunda az önce içimden geçirdiğim şeyin nasıl gerçekleştiğini fark ettim. Biraz erken davranmış olmalıydım. Ne de olsa onun bir öküz, kaba herifin teki olduğunu unutmuştum. Bir şey demeden kızgınlıkla odanın kapısına doğru yürüdüm ve hızlı adımlarla çıktım. Merdivenlerden aşağı kızgınlıkla inerken o an fark etmediğim ancak sonradan bulamayacağım bir şeyi hatırlayacaktım. Kırmızı bir yazmayı. * “Meryem Abla, keşke gelmeseydin ben hazırlardım.” Aşağı indiğimde kendimle küçük bir cebelleşme sorunun atlattıktan sonra sinirimi az da olsa bedenimden atmıştım. Yemekleri hazırlarken Meryem Abla gelmiş bana yardım etmek istemişti. “Olsun kızım sonuçta yemek senin işin değil. Hem benim erin yanında kızım var, o ilgilenir.” dediğinde bir şey diyemedim. Meryem Abla içeri yemekleri götürürken Zehra’nın sesini duydum içeriden. Daha sonra kulağıma dolan tanıdık ses ile dişlerimi gıcırdattım. Beyimiz aşağı teşrif edebilmişti demek ki. Mutfağın içinde kızgınlıkla kendimi yiyip bitirirken Meryem Abla içeri girdi. Ateşin üzerine koyduğu bir demlik çayı tepsinin içindeki bardaklara doğru doldurdu. “Bu çay ne için abla?” Çayın suyunu da koyarak, bana baktı. “Ben bunu dışarıda bekleyen yiğitlerime veriyorum kızım. Sabahtan akşama kadar konağın etrafında turluyorlar, yoruluyorlar. Onlara dağıtayım dedim.” “Ben vereyim abla, sen zaten yoruldun.” “Olur mu kızım? Sen otur ben ilgilenirim.” dediğinde uzanıp tepsiyi elime aldım. “Yok yok, ben dağıtırım. Hem şimdi sen gidersin o nemrut suratlı bey benden bir şey ister yapamam, beni maazallah işten falan kovar. Sen en iyisi bana ver.” dediğimde beye ettiğim hitaba karşılık elini dudaklarının üzerine yerleştirdi. “Aman kızım, yerin kulağı var duyar adam.” Omuz silkerek tepsi ile birlikte kapıya yürüdüm. “Duyarsa duysun abla, ondan korkan onun gibi olsun.” dedim. Konağın dışına çıktığımda hava neredeyse kapanmak üzereydi. Gün boyu içeride oturan bedenim tatlı, ılık hava ile karşılaştığında yüzümde bir rahatlama oluştu. Köyü kızıydım ben, böyle evin içine kapanmak bana zor gelirdi hep. Bir gün evde otursam ikinci gün muhakkak dışarı çıkar, dağlarda bayırlarda dolanırdım. Temiz havayı, çimenleri, güzelim çiçekleri çok severdim. Yüzümdeki hafif tebessümle konağın giriş kapısında bekleyen adamlara doğru yürüdüm. Buraya ilk geldiğimde kapıda benimle konuşan adının Osman olduğunu bildiğim adam beni gördüğünde hızla yanıma geldi. “Meryem Abla nerede?” “Onun işi vardı bende getireyim dedim.” Elimdeki tepsiyi alıp, arkasında duran adamlardan birine seslendi. “Gel bunu dağıt Davut.” dediğinde adamlardan biri gelip elindeki tepsiyi aldı ve gitti. Osman Abi ise içinden bir çay kendine almıştı. “Afiyet olsun, ben gideyim artık.” diyerek arkamı dönmek üzereyken beni durdurdu. “Hele bir dur bacım, sana bir şey soracaktım.” dediğinde merakla ona baktım. “Ne soracaktın?” Sıcak çayından bir yudum alıp, konuştu. “Hangi köyden geldin sen?” dediğinde yüzümdeki merakın yerini küçük bir telaş kapladı ama bunu ona belli etmedim. “Niye soruyorsun abi?” “Yav ben birin konağa alırken iyice bir araştırırım. O günde beyim seni çağırdığında sanki gözü seni pek tutmamış gibi geldi. Meraktan soruyorum ki bana bir şey dediğinde cevap vereyim.” Az önce bir arı çiçeğe nasıl yapışmışsa o da bana öyle yapışmıştı ama neyse... “Yukarı köyden geliyorum demiştim. Hem bey zaten bana ortalıkta çok görünme dedi o yüzden bende çok çıkmıyorum karşısına.” “Beyim çok insan sevmez.” dediğinde dilimi tutamadan konuştum. “Hayvan mı seviyor?” Söylediğim şeyi kendi kulaklarımla duyduğumda ağzım hayretle açıldı. Ne demiştim ben adamın çalışanına? Osman Abi bana ağzı açık bakarken telaşla konuşmak istedim ama beklemediği bir şekilde gür bir kahkaha atarak gülmeye başladı. “Allah seni ne yapmasın bacım!” dedi, bir yandan gülerken bir yandan konuştu. “Valla ağzımdan kaçtı, beye demezsin değil mi?” dediğimde telaşlıydım. Korkudan değil de ona hakaret ettiğimi bilmesin istedim. Zorlukla susarak bana baktı. “Yok bacım demem ama söylediğinde belki haklısındır. Hayvanları pek sever.” dediğinde kendimi tutamadan gülümsedim. “Valla mı?” “Valla. Atı var, köpeği var. Kuşları bile var, hepsiyle ilgilenir. İnsanlardan daha çok sever yani. Nedendir bilmem, insanlar ile pek yakın değildir. Hayvanlara daha yakındır.” Hayvan olduğundandır o, diye geçirdim içimden. Aklıma bana yaptığı şey geldiğinde dudağımı büzdüm, pislikti. “Sen yine de deme abi, valla duyarsa beni keser.” “Sen hiç endişe etme bacım. Bu lafın bizim sırrımız olur.” dedi cana yakın bir sesle. “Ne sırrıymış o?” Tanıdık bir ses duyduğumuzda ikimizde aynı anda konağa taraf döndük. Bizden birkaç adım uzakta duran Ali Sahir’i gördüğümde ona bakmak istemeyerek başımı önüme çevirdim. “Abi, hoş geldin.” “Ne sırrından bahsediyordunuz dedim Osman.” dediğinde karşımdaki Osman Abi’ye baktım. Göz ucuyla bir bana bir beyine bakarak konuştu. “Valla diyemem abi, bu benimle onun arasında.” Beni kollamayacağını düşünsem de tatlı bir şekilde arkamı kolladığında yüzümde adeta güller açıldı. “Asabımı bozma Osman.” “Bozulsun abi.” Ali Sahir’e değil bakmak gözümü o tarafa bile çevirmedim ancak bana baktığını biliyordum bu yüzden umursamadım. Çok dengesiz bir adam olduğu için ne yapacağı belli olmazdı. “Ya sabır! Ne yapıyorsun oğlum o zaman sen burada?” dedi yüksek bir sesle. “Çay içiyorum abi.” “Zıkkım iç Osman.” “Sağ ol abi.” İstemsizce kıkırdayarak avucumu dudaklarımın üzerine bastırdım. Osman Abi’nin cevapları gerçekten çok hoşuma gitmişti. Hiç çekinmeden lafı adamın ağzına yapıştırıyordu. İkisinin de bana baktığını gördüğümde elimi dudaklarımdan çektim ve gülmeyi kestim. “Sen ne yapıyorsun burada?” dedi, Ali Sahir sinirine hakim olmak istercesine. “Çay dağıtıyordum.” “Sana mı kaldın buradaki adamlara çay dağıtmak?” dediğinde gereksiz yükselen sesi ile ona dönüp hafifçe çemkirdim. “Meryem Abla yapacaktı bende o yorulmasın diye kendim dağıttım. Ne yoksa buradan da mı kovacaksınız beni?” dediğimde Osman Abi hayretle bana baktı. “Bu kadar şerefsizin içine seni mi gönderdi?” dedi, lafı tamamen yanlış anlayarak. Kızgın gözlerle ona baktım. “Ben kendim geldim buraya.” dediğimde başını hafifçe yana yatırıp kütletti. Arkada çay içen adamlara doğru baktı. “Kalkın lan! Hepiniz işinizin başına, kim dedi karı gibi oturup dırdır yapın diye.” Yerimden sıçramama sebep olacak bir yüksek sesle konuştuğunda adamlara üzüldüm. Osman Abi de benim gibi düşünmüş olacak ki konuştu. “Abi adamlar yeni oturdu.” “Sus Osman.” “Tamam abi.” Ali Sahir bana dönerek adeta yanan bakışlarla sakin bir sesle konuştu. Bana dönünce öfkesi dingin sulara dönüşmüştü. “Eve, hemen.” dedi emir verircesine. “Osman Abi gibi bende ‘tamam abi’ mi diyeyim? Konaktaki işim bitti, biraz hava almak istiyorum.” dediğimde dişlerini sertçe birbirine bastırdı. Dönüp Osman Abi’ye baktı. “Sen git.” Osman Abi yanımızdan adeta kaçarak uzaklaştığında hafif öfke ile Ali Sahir’e baktım. Bana döndüğünde ondan öne konuştum. “Ben sizin konakta çalışıyorum diye bana böyle baskı yapamazsınız. Saçım açık, kapat diyorsunuz. Dilin uzun, sus diyorsunuz. Gürültü yapma, onu yap, çık, eve git...ben emir kulunuz değilim.” dedim hızlıca. Yüzüme sakince baktı ve bir adım attı bana doğru. Hafif çatık kaşımla ona baktığımda gözlerinin içinde belli olan öfkeyi gördüm. Durgun deniz misali, alttan köpürüyordu adeta. “Ne?” dedim, bana bakan bakışlarına karşılık. “O küçük diline hiç yakışmıyor küçük nemrut.” “Ne yakışmıyormuş?” dedim ona bilmiş bilmiş bakarak. Ellerini kumaş pantolonunun cebine yerleştirdi ve gözlerini hafifçe dudaklarımda dolaştırdı. “Abi, demek.” Ona anlamsızca bakarken, hafifçe sırtını eğdi ve keskin bakışları yüzümü hedef aldı. Sanki içimi görürcesine baktı, öyle ki kendimi çıplak hissetmiştim. “Bir daha bana abi deme, yoksa o minik diline çok fena şeyler yapmak zorunda kalırım küçük nemrut.” dedi, aklımı da kalbimi de bulandırmak istercesine. Gözlerime son kez bakarak arkasını dönüp konağa doğru ilerlerken arkasından alık lık bakıp durdum. Parmaklarım hızca dudaklarıma gitti. Diline fena şeyler yaparım demişti. Kesecek miydi yani? Ne safsın Melek, fena şeyler yaparım diyor, fena...Bugünkü gibi saçlarına dokunduğum gibi diline de dokunurum diyor... Gözlerim irileşti. Parmaklarım dudaklarımın üzerini kapladı. “Ama çok günah!” diye geçirdim içimden. Daha neler neler yapacağımı bilmeden...
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม