3.BÖLÜM "BENİM OLAN"

3102 คำ
Hayatım boyunca hiçbir şeyi bu kadar merak etmemiştim. Bir şeyi beklemek ne zormuş aslında. Onun gözlerinin içine bakarken beni tanıyor olmasını, söylemesini beklemek öyle korkunç bir meraktı ki. Tanımış mıydı sahi beni? Hayatının birçok zamanını ona adamış olan kızı tanımış mıydı sahiden? Yoksa küçük bir hüsran mıydı benimki? “Beni tanıyor musun?” Sessizlik. Ne de zordu, dudaklarının arasından düşen birkaç sözcüğü beklemek. Her daim meraklı olan, sabırsız olan benim şuan ona sabırsızca bakıyor olmam normaldi. Beklenti ile umut bağlamıştı irislerim. Mavi hararelerinin içinde çakan şimşekleri görebiliyordum, bir kasırga kopuyordu sanki içinde. Gözlerini kaçırmadan dudaklarının arasından yavaşça, tok bir sesle konuştu. “İnan bana daha önce bu saçları görseydim unutmazdım, küçük.” Saçlarım. Sahi ne vardı saçlarımda, onu bu kadar kendimden uzaklaştıracak? Dudaklarımı açıp, bu saçları da beni de daha önce gördün demek istedim. Hayatımı kurtardın, yıllarca meyve vermeyen bir ağaç gibi yeşerttin beni demek istedim. O mavi bakışlarından süzülen aydınlıkla yeşerttin ormanlarımı… Diyemedim, küçük kalbim kırılmıştı. Ondan umut beklemek belki de hataydı benim için, zira onun beni hatırlaması imkansızdı. Kim bilir hayatından kaç kadın geçmişti, kurtardığı bir insanı mı hatırlayacaktı? Ama bilmiyordu ki nasıl umut bağladığımı… Nasıl sevdiğimi… Göz bebeklerimin içine düşen hüsranı fark etti, bakışları durgun olsa da içinde fırtınalar koptuğunu görüyordum. Yüzündeki ifade onu ele vermese bile bir şeyler hissediyor gibiydi. Ya da ben öyle düşünüyordum. “Ya görmüşseniz?” dedim, kırılan umutlarımı sarmalamak amacı ile. Kaşlarını öne doğru çattığında iki kaşının arasında küçük bir çizgi oluştu. “Ya görmüşsen de unutmuşsan?” Köhne bir umudun arkasına sığınmıştım zira yüzünde hiçbir tepki yoktu, beni tanıdığına dair bir iz bile… “Sahir Bey’im!” Odanın içinde yükselen ses ile gözlerimi ondan aceleyle çektim. Arkaya doğru bir adım atarak, geri çekildiğimde ondan alamadığım cevaba üzülüp durdum. Ben ondan geri çekilsem de bakışlarını benden çekmedi. Başımı eğip, ellerimi önümde ovuşturdum. Hararelerinin ağrılığını üzerimde hissedebiliyordum, tepkilerimi izliyordu. “Bey’im.” diyen ince, kadın sesi duyduğumda başımı çevirdim ve gelen baktım. Hemen birkaç adım uzağımızda, kapının girişinde bir kadın duruyordu. Oldukça alımlı –benim pasaklı halimi göz önüne alırsak- oldukça güzel, esmer siyah saçlı bir kadın duruyordu. Benden birkaç yaş büyük olduğu belliydi. Bakışlarım kollarını sardığı, henüz bir yaşına bile basmadığı oldukça belli olan bir bebek vardı. Parmaklarının arasında duran bez bir bebek vardı; şimdiki çocukların ilgilendiği örgüyle örülen bir bebek. “Söyle Zehra.” Zehra da kimdi? Meryem Abla’nın bakıcı dediği kız aklıma geldiğinde onun bu kişi olduğunu düşündüm. Kucağında tuttuğu kişi Elif olmalıydı. Ali Sahir’in yeğeni. Ali Sahir’in bir ablası veya abisi mi vardı? Adamı seviyoruz ama maşallah bir bilgimiz de yok. Kadın bana dikkatli bakışlarla bakarak yanımıza geldi. Benim kim olduğumu merak etmiş olmalıydı. “Elif’i size getirmiştim, görmek istersiniz diye.” Kucağındaki tatlı, hafif tombul olan bebeğe baktım. Koca koca boncuk gibi gözleri ile etrafa bakıyor, parmaklarının arasındaki bebeği sallıyordu. “Öğlen uykusunu aldı mı?” dedi Ali Sahir, bebeğe bakmaya tenezzül bir etmeden doğrudan kadına baktı. “Evet, az önce uyandı.” “O halde yemeğini yedir. Aç kalmasın.” Zehra, onun bu tavrına karşılık duraksadı, belli ki bebeği Ali Sahir’e vermek istemişti ama o değil bebeği almak yüzüne bile bakmamıştı. “Dayısı olarak siz-” “Dediğimi yap Zehra. Sana çocuğa bak demiştim, beni sorgulamanı değil.” Ali Sahir, sertçe hiç çekinmeden ketumca konuşarak bana küçük bir bakış attı ve ardından yanımdan adeta rüzgar gibi geçerek odadan çıktığında arkasından şaşkınlıkla baktım. Küçücük çocukla ne derdi vardı bu adamın? “Sende kimsin?” Kadının bana yönelik sorduğu soruya karşılık ona döndüm. Sırtımı dikleştirerek, gülümsedim. “Ben Melek, bugün bu evde çalışmaya başladım abla. Sende Zehra olmalısın herhalde, Meryem Abla öyle demişti.” Kadın kaşlarını huzursuzca çattı ve beni baştan aşağı süzdü. Yüzümdeki gülümseme onun aşağılayıcı bakışları altında bozulurken, sesimi çıkarmadım. “Bana abla değil Zehra Hanım de.” “Tabi derim abl- yani Zehra Hanım.” dediğimde memnun olmuşçasına çenesini hafifçe yukarı kaldırdı ve üzerime baktı. “Güzel, Meryem Hanım’a söyle sana bir odaya ayarlasın da üzerini değiştir. Aşağıda hamamda güzelce yıkan. Evin içinde böyle dolaşma.” dediğinde bakışlarımı üzerimdeki elbisede dolaştırdım. Ne vardı ki kıyafetimde? Eski de olsa hiçbir yeri yırtık olmayan çiçekli, hasır renkte bir elbiseydi. Dizimin altına kadar uzanıyordu, kumaşı da oldukça yumuşaktı. “Ama benim tek kıyafetim bu.” dediğimde ise kaşlarını hafifçe çattı. Bu kadını hiç sevmemiştim. “Başka elbisen yok mu?” “Yok.” Kucağında kıpırdanıp duran çocuğu güzelce omuzuna yasladı ve o sırada konuştu. “Meryem Abla’ya söyle o sana kıyafet verir, dediğim gibi konağın içinde çalışıyorsan üstüne başına dikkat etmelisin.” “Tabi.” dediğimde kucağındaki Elif, hafifçe kıpırdanarak bazı sesler çıkardı. İstemsizce gülümsedim, çok severdim bebekleri. Komşumuz Zarife Abla’nın küçük bir çocuğu vardı. Onunla sürekli oynar, severdim onu. Zehra Hanım’ın kucağındaki çocuğa ister istemez dokunmak istemiştim. Aramızdaki küçük mesafeyi kapatarak Elif’e baktım. Zehra Hanım ise dikkatle beni inceliyordu. Boncuk boncuk gözleri beni bulduğunda yumruk gibi yaptığı minik avuçlarını salladı. Allah’ım o kadar tatlıydı ki hafif tombul olan yanaklarını ısırmak istedim. Uzanıp yanağına dokunacağım sıra Zehra Hanım, çocuğu geri çekti. Elim boşlukta asılı kaldı. “Elin temiz değilse dokunma canım şimdi hasta falan olur.” Elimi aceleyle geri çekip başımı salladım, bir şey yokmuşçasına ancak istemsizce incinmiştim. Elim kirli olsa zaten çocuğa dokunmazdım ki ben. “Anladım.” “Sen şimdi aşağı in odana git, üzerini güzelce değiş.” Başımı usulca sallayarak arkamı döndüm ve odadan çıktım. İstemsizce elimi sıkmıştım, belki ben olayı büyütmüştüm. Zehra Hanım çocuk hasta olmasın diye öyle demişti diye düşündüm ancak içimden bir ses hiç de gerçeğin öyle olmadığını söylüyordu. Mutfağa gittiğimde Meryem Abla’nın pirinç taşı ayıkladığını gördüm. “Meryem Abla, kolay gelsin.” Geldiğimi gördüğünde pirinci ayıklamayı bıraktı. “Sağ ol kızım, ne oldu işe aldı mı seni bey?” Az önce olanları unutup başımı salladım mutlulukla. “Evet abla, beni işe aldı ama Zehra Hanım dedi ki Meryem Abla sana odayı ayarlasın, bir de üzerini değiştir.” dediğimde kadın yüzüme baktı, baktı… Sonra öyle bir gülmeye başladı ki hayretle baktım ona. Önünde sallanan ayva göbeğini tutarak gülmesini durdurmaya çalıştı. “İlahi kızım ne Zehra Hanım’ı. Zehra de sen ona ya da abla.” “Ama kendi dedi bana Zehra Hanım diyeceksin diye.” dediğimde gülmeyi kesip yüzüme aval aval bakmaya başladı. “Hayret belki sana kinaye yaptı. Neyse sen onu boş ver gel gidelim aşağı.” Birlikte mutfaktan çıkarak, yukarı doğru giden merdivenlerden aşağı doğru inmeye başladık. Merdivenleri indiğimizde karşımıza küçük bir koridor çıktı. Meryem Abla önümden yürüyerek koridorun sonundaki odanın kapısını açtı. Küçük ancak güzel bir odaydı. Yerde bir yatak vardı, küçük bir de dolap… “Osman çalışan getireceğim deyince bende bu odayı hazırlamıştım. İnşallah rahat rahat kullanırsın.” Odanın içine girip, etrafa bakındım. “İnşallah abla, eline emeğine sağlık.” “Şimdi gidip sana birkaç parça kıyafet getireyim, güzelce yıkan. Yarında ilk iş temizlik yaparsın.” dediğinde başımı salladım. Odadan çıkarak beni yalnız bıraktığında önce yatağa sonra da dolaba baktım. Hiç benim bir odam olmazdı, eski evde hepimiz salonda yatardık. Eniştemle kavga ettiğimiz andan itibaren başka odada uyumaya başlamıştım, o gün bugündür ilk defa kendime ait bir odam olacaktı. Meryem Abla tekrar geldiğinde elinde birkaç parça kıyafet vardı. “Bunlar benim kızımın, o da senin gibi böyle ufak tefek. Sana hayli hayli olur.” “Sağ olasın abla.” “Ne olacak kızım, hemen yan tarafta küçük bir hamam var. Orada da yıkan, giyin. Akşam birlikte yemek yeriz.” dediğinde gülümsedim ona. Beni tekrar yalnız bıraktığında getirdiği kıyafetler arasından birkaç parça esvap alıp, yan taraftaki hamama girdim. Meryem Abla’nın hamama sıcak su bıraktığını gördüğümde mutlu olmuştum. Kadın benim için çok uğraşmıştı, çok cana yakındı. İçimden ona minnet ederek yıkanmaya başladım. Onca saat yol geldikten sonra ister istemez üzerim kirlenmişti. Sıcak suyu bulmuşken güzelce yıkanmak istedim. Kirli kıyafetlerimi çıkartıp bir köşeye koydum. Güzelce su ile durulandım, sonra ise Meryem Abla’nın getirdiği katı sabun ile saçlarımı güzelce yıkayıp, köpürttüm. Uzun olması biraz yorsa da saçımı güzelce yıkayabilmiştim. Bedenimi tertemiz ettikten sonra temiz bir havlu ile bedenimi kurulayıp, üzerime kıyafetlerimi geçirdim. Saçlarımı güzelce kurulayıp, taradım. Hamamın içinde yükselen buharlar eşliğinde çıktım ve geri bana verilen odaya geldim. Islak saçlarımı güzelce kuruttuktan sonra Meryem Abla’ya yardım etmek için odadan çıktım. Kadını tek başına bırakmak olmazdı diye düşündüm. Üst kata çıkarak mutfağa girdim. Meryem Abla, mutfakta değildi ancak tezgahın üzerinde duran yemekleri gördüğümde sofrayı hazırladığını düşündüm. Tezgahın üzerinde duran tabakları elime aldığımda içeri Zehra Hanım’ın girdiğini gördüm. “Yemek hazır değil mi daha?” dedi, hızlıca beklemeden. “Bilmiyorum, bende yeni geldim.” Bana ters ters bakıp, fütursuzca konuştu. “Sen bu evde çalışmıyor musun? Haberin yok mu?” dediğinde ağzımı tutamadan konuştum. “Bana hamama gidip yıkanmam gerektiğini söylediniz, bende o yüzden aşağıdaydım. Hem bildiğim kadarıyla sizde bu evde çalışıyorsunuz. Sizin neden haberiniz yok?” dediğimde yüzündeki ifadenin bocaladığını gördüm. “Sen nasıl konuşursun benimle böyle? Ben bakıcıyım, senin gibi burada temizlik yapmıyorum.” “Dediğiniz gibi,” diyerek gülümsedim ve tabakları elime alarak konuşmaya devam ettim. “Ben temizlikçiyim, aşçı değil. Haberimin olmaması gayet doğal.” Bana çatık kaşları ile bakarken mutfağa giren Meryem Abla, aramızdaki gerilim dolu havayı bozdu. “Kızlar ne bekliyorsunuz burada? Hadi sofrayı hazır edin, beyim kızmasın yine.” “Ben Elif’i alıp, geleceğim.” diyerek mutfaktan çıkan Zehra’nın arkasından baktım. Bu kadının alıp veremediği şey de neydi? “Abla, bu Zehra neden bana böyle davranıyor?” dedim, kendimi tutamadan. “Aşağı git yıkan dedi, dediğini de yaptım şimdi de bana hesap soruyor sanki kendi bu evde çalışmıyor.” “Sen ona aldırma kızım, annesi de böyle bunun. Biraz üsten konuşup, durur. Sen boş ver onu, tabakları sofraya götür.” “Tamam abla.” Elimdeki tabaklarlar mutfaktan çıktım, salondaki masanın üzerine yerleştirilmiş olan yemeklerin yanına tabakları yerleştirmeye başladım. İki tabağı masaya koyup, düzgünce durmasını sağladım. “Meryem Hanım, yemek hala hazır değil m-” Ali Sahir’in sesini duyduğum anda sofranın üzerinde dolaşan bakışlarım onu buldu. Üzerindeki beyaz gömleğinin kol düğmelerini iliklemekle meşguldü. Parmakları kol düğmesinin üzerinde asılıyken, bakışlarını kaldırmış ve gözlerini bana çevirmişti. Bakışları üzerimde kalakalırken, ellerimi masadan çektim ve önümde birleştirdim. “Birazdan hazır olacak.” Bakışları saçlarıma değdiği zaman bana söylediği şey aklıma gelmişti. Aklıma eşarp takmadığım geldiğinde içimden kendime kızdım. Dudaklarımı aralamak üzereydim ki, içeri giren Zehra ile sustum. “İyi akşamlar beyim.” Ali Sahir, ona bakmadan başının ucuyla selamını kabul etti. Gözlerini kısa bir an daha gözlerime değdirdi ve koltuğa geçti. Zehra, bana küçük bir bakış atarak yanına, koltukta karşısına oturdu. Onun bu tavırlarından hiç hoşnut değildim. Ali Sahir’e karşı bazı duygular mı besliyor diye düşünmeden edemiyordum, belki bana olan sert tavrı bu yüzdendi ama endişesi saçmaydı. Değil Ali Sahir beni umursamak, saçlarımdan bile hoşnut değildi. “İnşallah bugün afiyettesinizdir?” Ali Sahir ona cevap vermeye tenezzül bile etmiyordu, sehpanın üzerinde duran gazetelerden birini eline alıp, okumaya başladı. Meryem Abla’ya yardım etmek için mutfağa geçtim ve yemekleri teker teker salona taşıdık. Sofra hazır olduğunda sükut ile oturan Ali Sahir, sofraya geçti. Zehra da hiç geri durmadan yanına sofraya oturduğunda ben ve Meryem Abla ayakta bekliyorduk. “Beyim başka isteğiniz yoksa ben eve geçeyim.” “Gidebilirsiniz Meryem Hanım.” dediğinde Meryem Abla bana baktı. Başı ile mutfağı işaret ettiğinde masada oturan Ali Sahir’e ve Zehra’ya baktım. İkisi sessizce yemeklerini yiyorlardı. Belki aralarında bir şey yoktu ama bana acı çektirmek isteyen tarafım sanki onlar bir çiftmiş gibi görüyordu ve bu sinirim bozuyordu. Orada daha fazla durmak istemediğim için salondan çıktım. Meryem Abla bana mutfakta yemek ayırmıştı ancak hiç iştahım yoktu. Bu yüzden o evine gittiğinde bende mutfakta öylece oturdum. Mutfağın duvarlarına baka baka içim bayıldı. Mutfağın konağın dış tarafına açılan kapısına bakıp ayağı kalktım. Yemekten kalkmalarına daha çok vardı, biraz hava alsam bir şey olmazdı diye düşündüm. Mutfağın arka kapısından dışarı çıktığımda hafif bir esinti yüzüme vurdu. Derin bir nefes çekip, gökyüzünde parlayan asılı kalan küçük noktalara baktım. İçimde tuhaf bir hava vardı. Bir yanım Ali Sahir’i bulduğu için memnundu ancak diğer yanım perişandı zira beni tanımamıştı. Beni tanımasını beklemek hata olurdu, hayatı çok karışık olmalıydı. Onunla ilgili merak ettiğim o kadar çok şey vardı ki misal; yüzündeki yara nasıl olmuştu, Elif kimdi ve annesi neredeydi, o neden küçük bir bebeği sevmiyordu…en önemlisi ise… Saçlarımda ne vardı ki sevmemişti? Dudaklarımı büzüp, huysuzca somurttum. “Sen kurban ol benim saçlarıma. Mis gibi saçlarım var benim.” diye iç geçirdim. İleride duran ağaçları gördüğümde istemsizce gülümsedim. Ayaklarımın altları karıncalanıyordu, parmaklarımı saran pabuçtan kurtulup yalın ayak dolanmak istiyordum ağaçların arasında. Etrafa baktığımda kimsecikler olmadığını gördüm. Vakit şimdidir diyerek ağaçlara yaklaştım ve ayağımdaki ayakkabıları çıkardım. Yerdeki çimlerle buluşan parmaklarım gıdıklandı. İstemsizce kıkırdadım. Çok tatlı bir histi. Pabuçlarımı elime alarak ağaçların arasında yürüdüm. İlerideki büyük, -kiraz ağacı olduğunu bildiğim- ağacın yanına yaklaştım. Dallarının arasından ay ışığı süzülüyordu. Hafif esinti ile içim huzurla doldu. En güzel huzur buydu. Kıvrıldım ağacın bir köşesine. “Biliyor musun ağaç, bugün hayattaki en güzel günüm!” diye kendi kendime konuşmaya başladım. “Yıllardır istediğim şeye kavuştum ancak mutlu değilim çünkü istediğim şeyin benden haberi bile yokmuş.” Yaslandığım ağacın gövdesine baktım. Kiraz ağacıydı, yaprakları salınıyordu. “Beni tanımadı! Nasıl tanımaz? Bu adam her gün birinin hayatını mı kurtarıyor? Hızır aleyhüselam mı bu adam? Ak sakallı dede mi ki? Nasıl beni tanımaz?” diye çemkirip durdum. Beni sessizce dinleyen ağaca baktım. “Haklı değil miyim ama Kiraz? Bu arada sana Kiraz diyorum çünkü kiraz ağacısın. Neyse, bana öyle bön bön bakıyor. Beni tanıyor musun diyorum.” dedim ve sesimi kalınlaştırdım. “Ben bu saçları görsem bir daha unutmam.” diyerek onu taklit ettim. “Gördün daha önce, unuttun da!” Sesimin kızgın çıkmasını engelleyemedim. Hafif biraz bağırdığımı fark edince sesimi kıstım. “Zaten bir o sinirimi bozdu bir de şu yılan Zehra! Sana ne oluyorsa? Sanırsın bana konağın hanımıdır.” dediğimde dalları sallandı. Heyecanla konuştum. “Bak sende bana hak veriyorsun! Çünkü haklıyım. Nemrut suratlı, yılan, akrep gibi gözleri ile bir de sürekli beni izliyor.” dedim ve dudağımı büktüm. “Umarım bu lafların bana değildir, küçük nemrut.” Kafamın üzerindeki ağaca baktım. “Yok haşa sana der miyim hiç Kiraz? Ben o yaşlı kendini beğenmişe söylüyorum.” “Sana deli derken kinaye ediyordum ama sen gerçekten de deliymişsin.” Tok, kalın sesi duysam da o an uykusuzluktan ağacın benimle konuştuğunu sanacak kadar dalgındım. “Deli meli, ayıp oluyor ama.” “Sen bana saydırırken güzeldi ama küçük nemrut.” Önce kaşlarım çatıldı sonra benimle konuşan kişinin aslında ağaç olmadığını anlamam uzu sürdü. Gözlerim irileşti, istemsizce büyüdü. Başımı eğip aceleyle karşımda duran adama baktım. Tek eli cebinde, bir elinde purosu ile bana bakıyordu. Onu görmem ile donup kaldım ancak benim aksime durgun mavileri ile seyrediyordu beni. Bir yandan purosundan içeri zehrini çekiyor, bakışlarını kıpırdatmadan bana bakıyordu. Aceleyle oturduğum yerden kalktım ve elbisemi düzelttim. “Beyim?” Dumanını dudaklarının arasından usulca bıraktı ve baştan aşağı süzdü beni. “İlk günden işten mi kaytarıyorsun küçük nemrut?” “Nemrut?” dedim, anlamayarak. Purosunun son demini içine çekerek yere attı ve ayağının ucuyla ezdi. “Nemrut, yaşlı bunak, akrep, yılan…Bunları demedin mi sen az önce bana?” diye sorguladığında ağzım açık kaldı. Dediklerimin hepsini duymuş muydu yani? “Yok haşa! Size der miyim hiç!” Derdim ama şuan söyleyemezdim tabi ki. O bana öyle bakarken pek cesaretim olmazdı. “Kime söylersin, konuşan ağaca mı?” dediğinde ne diyeceğimi bilemedim. Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım, aramızdaki mesafeyi örtmek istercesine yaklaştı bana. “Ağaç konuşmayacağına göre bana dedin, küçük nemrut.” “Valla size demedim, hem niye söyleyeyim ki size öyle bir şey. Bana iş verdiniz o kadar.” diyerek konuştuğumda aramızda iki adımlık bir mesafe bıraktı. “Kime dedin o zaman?” “Iı, şey…” “Ne?” diyerek diretti. “Zehra Hanım’a.” dedim, çekinerek. “Bana biraz ters bir tepki verdi ama asla şikayetçi değilim. Onunla ilgili dedikodu da yapmıyordum, ona laf da söylemiyordum sadece bana üstten üstten bakıp, konuşup durdu. Yoksa ben onu neden şikayet edeyim-” “Yeter.” Yavaşça sözümü kestiğinde sustum. Derin bir nefes alıp göğsünü şişirdi. “Hep böyle çok mu konuşursun sen?” “Ben çok mu konuşuyorum ki?” dedim aceleyle. Bana hafif şaşkınlık dolu ifade ile baktı. “Dilin yok.” Bana laf çarptığını hissettiğim zaman küskün bakışlarla baktım ona. “Saçıma laf ettiniz, şimdi de dilime laf ediyorsunuz. Hoşlanmadıysanız niye işe aldınız?” diye sual ettiğimde sözlerine ne kadar alınmış olduğumu fark etti. “Ayağın niye çıplak?” dedi, sorumu es geçerek çıplak ayaklarımı gösterdi. Eğilerek çimlerin arasındaki parmaklarıma baktım. “Pabuçlarımı hep çıkarırım ben, o yüzden.” Bana tuhaf tuhaf bakan bakışlarının esiri oldum. Bana dikkatle bakan mavilerine yeşillerimi değdirdim. Gözleri, açık saçlarıma takıldı. “Sana bir kural koymuştum.” Saçlarımdan bahsettiğini hemen anladım. “Yanımda gelirken hiçbir şey almadım, çok bir şeyim de yoktu zaten. O yüzden takamadım.” “Meryem Hanım’a söyle sana alır.” dediğinde bozuntuya vermemek için konuştum aceleyle. “Ama şimdi dışarıdayım. Siz bana evde takabilirsiniz demiştiniz. Ben şuan evde değilim yani takmamak benim kendi hür iradem.” Ellerini ceplerinden çıkardı ve bana doğru yaklaştı. “Hazır cevap insanları sevmem, hele de bana diklenenleri.” “Doğruyu söyledikleri için mi?” Lafına laf vurduğumda kaşlarını havalandırdı ve hafifçe burnunu çekti. Aramızdaki mesafeyi kapatmak istercesine bedenlerimizi birbirine yakınlaştırdı. “Hayır bana karşı koydukları için.” “Koyarlarsa ne olmuş?” dedim, içime doğru kaçan sesimle. Kendim kaşınıyordum, resmen adama diyordum ki gel beni kaşı. Aramızdaki mesafeyi katlanarak azalttı ve uzun boyu ile bana tepeden baktı. Ona bakmak adına başımı kaldırdığımda ay ışığının yüzüne vuran gölgesini gördüm. Kalbim titredi. Öyle hoştu ki, nefesimin tıkanmasına sebep oluyordu. Midemdeki kelebeklerin uçuşmasına sebep oluyordu. Sanki tüm uzvularım onu gördüğünde işlevini kaybediyor, duruyordu. “Bu ev, bu topraklar benim.” dedi, üzerine bastıra bastıra. “Ve ben benim olan bir şeyin bana karşı koymasına müsaade etmem.” “Ya karşı koyarlarsa?” dedim, fısıltı ile. Sesimin kısık çıkmasına rağmen beni duymuştu. Durgun bakışlarının arkasındaki fırtınayı görebiliyordum. Bir şeyleri anlamaya çalışıyordu, beni çözmeye çabalıyordu. “Benim olan hiçbir şey bana karşı koyamaz.” dedi, sesindeki sahiplenici tını tuhaf gelmişti. Bunu bir göz dağı olarak değil de bir uyarı olarak söylüyor gibiydi. “Sende bu evin bir parçasısın artık, bu ev benimse içindeki her şeyde bana aittir demek oluyor. O yüzden bana karşı koyma lüksün yok.” dedi kendinden emin bir şekilde, küstahça konuşmasına karşılık çenemi kaldırdım ve dik burnumla konuştum. Gardımı indirmeyecektim. “Bu evde çalışmam demek sizin olduğum anlamına gelmez. O yüzden bana istediğiniz kuralları koyun, ben özgürüm. Size her şekilde karşı koyarım.” Bakışlarındaki soğukluk ile gülümsedim ve saçlarımı özgürce omuzlarımdan öne doğru attım. “Tıpkı şimdi önünüzde saçlarımı açık bırakacak bir şekilde durabildiğim gibi.” “İnatçısın, küçük.” dedi, gülümsememi sağladı. Uzanıp yerde duran pabuçlarımı elime aldım ve gülümsemeye devam ettim. “İnatçıyım. Özellikle biri bana yapmamam gereken bir şeyi söylediğinde daha da inat ediyorum.” Gözlerine son bir kez daha bakarak yanından geçtim. Eve doğru koşar adımlarla giderken düşündüğüm tek şey ardımda bıraktığım adamın duvarlarını ezip geçtiğimdi.
อ่านฟรีสำหรับผู้ใช้งานใหม่
สแกนเพื่อดาวน์โหลดแอป
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    ผู้เขียน
  • chap_listสารบัญ
  • likeเพิ่ม