Aralık ayının sert soğuğu, dağın ardına kurulmuş köyün damarlarına işlemişti. Ama içimde tarifsiz bir sıcaklık vardı. Belki de sabahları ısıtıcıdan önce sobayı yakmayı öğrenmenin, belki de artık sınıfta çocukların sesini duymanın getirdiği bir huzurdu bu. Üç ay geçmişti… Zaman, hem akmış hem de durmuştu sanki. Günler, birbirini tekrar eden görevler gibi görünse de her sabah başka bir umutla uyanıyordum.
Aralık ayının ortalarıydı. Kar, köy yollarını örterken ben de sabahçılar ve öğlenciler arasında mekik dokuyordum. Artık birleştirilmiş sınıf düzenine geçmiş, sabahları 1. ve 2. sınıflarla, öğleden sonra ise 3. ve 4. sınıflarla ders yapar olmuştuk. Haftasonları ise köyün üniversite hayali kuran gençlerine gönüllü dersler veriyordum. Onların gözlerindeki ışık, içimdeki karanlıkları aydınlatıyordu.
Soğuk, gri gökyüzünün altında okulun içinde hayat vardı. Kalın pencerelerin ardında defter sesleri, kalemlerin kaygan izleri… Sobaların başında ısınan eller, okumaya çalışan gözler… Dışarıda kar, içeride umut…
Artık halk bana alışmıştı. Her sabah karşılaştığım köylüler başlarını sallayarak selam verir, kimi zaman çay davetleri bile gelirdi. Ama her şey bu kadar kolay değildi. Terör yandaşları, her fırsatta gölge gibi dolaşıyor, bazı aileleri korkutarak çocuklarını okula göndermelerini engelliyordu. Ne söylesem, ne yapsam fayda etmiyordu. Bu sessiz direnişe karşı ben de sessiz bir inatla savaşıyordum.
Selin’le artık çok yakındık. Sağlık ocağında çalışmayan günlerinde bana geliyor, birlikte köyün çamurlu yollarında yürüyüşler yapıyor, hayallerimizi paylaşıyorduk. Onun zekâsı, titizliği ve ince gözlemleri, yalnızlığıma iyi gelmişti.
Bu gün öğrencilerimden biri yanıma geldi; heyecanlıydı.
“Öğretmenim, ağabeyimin düğünü var! Köyde sokakta olacak. Siz de gelin ne olur…”
O kadar içtendi ki… Reddetmem mümkün değildi. Günler sonra ilk kez kalbim heyecanla çarptı. Hazırlanmak istedim. Gri bulutların altında bile parlayabilecek bir şeyler…
O akşam, aynanın karşısında kendime baktım. Uzun, sade ama vücuduma oturan bir elbise seçtim. Açık renkli, krem ile buz mavisi arasında bir ton… Omuzlarımı örten ama sırt kısmında hafif açıklık bırakan bir modeldi. Kalın çoraplar ve uzun çizmelerle tamamladım. Kırmızı rujumu sürdüm. Sıcaklığımı değil, kararlılığımı göstermeliydi.
Sokakta kurulan düğün, beklediğimden de kalabalıktı. Renkli ışıklar, tepsiler dolusu yiyecekler, halay çeken çocuklar… Gözüm kalabalığın içinde onu gördü.
Bars.
Kışlık üniformasının içinde dimdik, yanında askerlerle konuşuyordu. Ama ben gelince bakışları bana kaydı. Bir an göz göze geldik. O an içimi garip bir şey sardı. Kar taneleri havada süzülürken, zaman da durdu sanki.
Halk, beni görünce şaşkınlıkla karışık hayranlıkla baktı. Sonra kadınlardan biri bana seslendi:
“Öğretmenim, hadi gelin halaya!”
Gülümseyerek kabul ettim. Halayın tam ortasında kendimi bulmuştum. Birkaç adım sonra, biri elimi tuttu. Başımı çevirdiğimde Bars’tı. Köylüler ellerimizi birleştirmişti. Dirseklerimiz değiyordu. O ne benle konuşuyordu, ne de gözlerini kaçırıyordu.
Kalbim hiç böyle atmamıştı.
Düğün kalabalığı dağılmaya başlarken hava iyice soğudu. Sessizlik istedim. Ahırın arkasına doğru yürüdüm. Toprak hafif eğimliyken, birden ayağım kaydı. Topuklu çizmelerim karla kaplı zemine tutunamadı.
Tam o sırada biri bana çarptı.
Bars.
Refleksle beni tutmaya çalıştı ama hızımızı kesemedi. İkimiz birden ahırın yanındaki saman yığınına devrildik. Ben önce yere, o ise üzerime…
Gözlerim açılmış, nefesim tutulmuştu. Bars burnumun hemen üzerindeydi. O kararlı, dikkatli gözleri şimdi sadece bana odaklanmıştı. Göz göze, nefes nefese…
O an öylece kaldık. Ne bir söz, ne bir hareket… Sadece sessizlik… Tenimiz arasında birkaç santim, belki daha az…
Arkamızdan birkaç asker geldi. İçlerinden biri alaycı bir gülümsemeyle, “Yüzbaşım iyi misiniz?” dedi.
Bars başını bana eğdi. Sonra doğrulup bana elini uzattı. O eli tutarken kalbim göğsümden çıkacak sandım.
Ayağa kalktığımda, “İyi misiniz?” diye sordu.
“Sanırım… artık iyiyim,” dedim gülümseyerek. Yanaklarım kızarmış, saçlarımda saman kalmıştı.
“Bars Bozkurt. Yüzbaşı.”
“Elbette biliyorum.”
“Ben de sizi tanıyorum. Esem… Öğretmen.”
O gece, karların ve utangaç bakışların arasında, ilk kez resmen tanıştık.