BÖLÜM 1 – TOPUKLULARLA GELEN
Bazı kararlar vardır, insanı geriye değil, kendine götürür. Benim kararım da öyleydi. Annemle babam bu ülkenin en fedakâr öğretmenlerinden biriydi. Hem de yalnızca sınıf içinde değil, hayatın tam ortasında.
Bir gün, bir yol kenarında bir bombayla tanıştılar. Ve ben o günden sonra ne çocuk kaldım, ne sıradan biri. Sadece “amaç” oldum. Çocuk yaşta yetim kaldım. Anneannemle dedemin kanatları altına sığındım. Onlar varlıklı, koruyucu ve… endişeliydi. Özellikle dedem, annemi de kaybetmenin yüküyle, beni dünyadan saklamak istedi.
Ama ben, Kanada’da sınıf öğretmenliği okurken kararımı vermiştim: Bir gün bu ülkeye dönecek, kalbimin götürdüğü yere gidecektim. Ve işte o gün gelmişti.
——————
Minibüs dağ yoluna girdiğinde, ellerim titriyordu. İki büyük valizim, sırt çantam ve bir de geçmişim vardı yanımda. Ayağımda annemin son gösterisinde giydiği topuklu ayakkabılar… Hem hatıra, hem inat.
Köy yolunun toprak kısmına gelmiştik ki şoför durdu.
“Bundan sonrası yürüyerek,” dedi
İndim. Valizlerim ağır, yorgunluğum daha ağır. Ama inadım daha güçlüydü. Dikkatli adımlarla ilerlerken, bir anda ayağım kaydı.
Ve hoop—
Diz kapağıma kadar bir tezek yığınına gömüldüm!
“Ah!” dedim, hem acı hem utançla. Valizlerim savruldu, sırt çantam yana düştü. Üzerimdeki bej trençkot ve beyaz pantolon… artık kahverengiydi. O sırada bir cip yaklaşırken fren sesi duyuldu. Kapılar açıldı, üç asker indi, paniğe kapılmışlardı.
“Miss! You need help?”
“You… okay? You fall into… cow!”
“Wait! We fix you!”
İngilizce çabalarını duyunca hem gülmek istedim, hem ağlamak.
“Rahat olun çocuklar,” dedim gülümseyerek.
“Türkçe biliyorum. Hem de çok iyi.”
Üçü birden birbirine bakıp kıkırdadı. Tam o sırada cipin kapısı açıldı ve o indi. Kamuflaj giymiş, düzgün yapılı, gözleri sert. Çene çizgisi kadar net bir karizması vardı. Sessizce bana baktı, sonra sordu:
“Turist misiniz?”
“Hayır,” dedim dik durarak.
“Sınıf öğretmeniyim. Atamayla geldim.”
Kaşlarını çattı.
“Bu kıyafetle mi? Bu köye mi?”
“Evet,” dedim sakinlikle.
“Gönüllü yazıldım.”
Bir süre bakıştık. Adını sormadım. O da söylemedi. Ama askerlerin “Komutanım” demesiyle diğer askerlere göre daha rütbeli olduğunu anladım.
“Valizleri alın. Lojmana götüreceğiz,” dedi sertçe.
——————-
Lojmanın önüne geldiğimizde kapıyı açıp indim. Askerler valizleri indirdi. Komutan göz ucuyla bana bakıp hiç konuşmadan cipine bindi ve gitti. Köy halkı camlardan bakıyordu. Kadınlar fısıldaştı:
“Topukluyla gelmiş!”
“Yok artık, bu muymuş öğretmen?”
“Yabancıya benziyor.”
“Ben turist sandım!”
Köy kahvesinin içinde de dedikodular başlamıştı. Bars’ın ciple getirdiğini öğrenince dudak büktüler.
“Kesin nişanlısı!”
“Öğretmen mi? Hadi oradan!”
“Köyü karıştırmaya geldi.”
Ama o sırada bastonuna yaslanan yaşlı biri konuştu:
“Kız daha adımını atmamış.
Belki de bizim en çok ihtiyaç duyduğumuz şey odur.”
O adam, Hüseyin Ağa’ydı. Köyün en yaşlısı ve en sözü geçeniydi.
——————
Lojmananın kapısını açıp tam içeri girecekken, biri yanıma yaklaştı.
“Ben Hüseyin. Bu köyün ağasıyım. Hoş geldin kızım. Korkma. Biz seni yargılamayız. Yeter ki kalbini bu çocuklara ver.”
İlk kez birinin samimiyetle “hoş geldin” deyişiydi bu. O an, geldiğim yerin ne kadar doğru olduğunu anladım.
——————-
O gece, aynaya baktım. Üstüm başım çamur içinde. Ama gözlerimde başka bir ışık vardı.
“Merhaba yeni hayat,” dedim.
“Kendimden başka kimsem yok. Ama bu köye kendimi getirdim.”
Ve ilk gecemde, yıldızlarla konuşan bir sessizlikte yemin ettim:
“Bu köyde bir şey değişecek. İlk önce ben değişeceğim. Sonra çocuklar… Sonra belki herkes.”